Ortalama okuma süresi: 12 dakika

Yeni bir şeye başlamak istedim. Tutulursa sesli yayın (podcast) şekline bile dönüştürebilirim. Bakacağım. Bu arada Podcast, iPod-broadcast kombinasyonudur. Broadcast yayın demektir, pod ise iPod’dan gelen ve sesi yayın dediğim (bilmiyorum Türkçesi var mı) hale dönüştürülmüştür.

Hafta Gündemi Nedir?

Normal yazılarım 3 bin sözcüğü buluyor ve taaa temelinden anlatmaya başladığım için bir çok insanı sıkma ihtimali yüksek. Bu nedenle daha kısa ve o hafta televizyonda, sosyal medyada gündem olan bazı konuları bu şekidle ve “kısa kısa” yazmayı planladım. Sıkıp sıkmadığı, gündem hakkında öneri ver görüşler ve diğer her şeyi iletisim@emrecetinblog.com adresine yazabilirsiniz.

Türban Yasağı ve Darbeci Zihniyet

Önce buradan başlamak istedim. Bir çoğunuz, Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı’dan bağımsız, bambaşka bir yapı zanneder. Oysa Osmanlı ile Cumhuriyet arasında; rejim ve bir kaç fark dışında fark yoktur. Ne anlamda? Asker aynı askerdir, disiplin aynı disiplindir, bürokratları aynı bürokratlardır. Evet daha iyi olması için uğraşıldı ve daha iyi oldu, o dönemde ne kadar büyük imkânsızlıklar olduğunu (örneğin Osmanlı2dan sadece 4 fabrika kalması, salgın hastalıklar vs), “Atatürk’ün girişimleri, imkânsızlıklar, salgınlar ve Hıfzıssıha” konusundaki “Yeni Kurulan Türkiye’nin Durumu” başlığından okuyabilirsiniz. Yakında burayı yepyeni konuya yazacağım.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğunun devamıdır. Rejim değişmiştir, Osmanlıyı yıkan köhne zihniyet yani bilimi uzaklaştıran, özgürlükleri kısıtlayan ve Yükseliş Dönemi ile ilgisi olmayan, din odaklı anlayış yıkılmıştır. Yerine Avrupa ve diğer devletleri yakalayabilecek ve hatta geçebilecek bir rejim, anlayış getirilmiştir.

**

Türban olayına gelirsek… Özgürlüklerin en büyük savunucusu Atatürk’ün türbanı yasaklaması gibi bir durum olamaz. Bugün, eski dönemlerde türbanlı kızların üniversiteye girişini engelleyen ancak solcu ve/veya Atatürkçü geçinenlere çok ağır eleştiriler de yöneltiyorum. Böyle bir şey KABUL EDİLEMEZ. Peki ne oldu?

Cumhuriyetin İlk Yılları ve Devletin Dini

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, Anayasa’da “devletin dini İslâmdır” yazıyordu. Önce kaldırıldı, sonra laiklik getirildi fakat 1930’ların sonlarına doğru oldu. Neden? Devletin dini olmaz. Devlet her vatandaşına eşit yaklaşmak zorundadır. Devlet, din ve devlet işlerini ayırmak zorundadır. Bugün yaptığımız yanlışlardan birisi; Türkiye’de Musevi, Hristiyan veya ateist insanların da olduğunu unutmamızdır. Bunlar vatandaşlarımızdır. Müslümanlar gibi vergi veriyor, devlete bağlı. Musevi tanımadım fakat Ermeni ve Rum kökenli insanlar tanıdım, ülke sevgileri ve dürüstlükleri yüksek derecede. Dolayısıyla ben devletin ayrımcılık yapmasına karşıyım. Devletin dini olmaz!

Öte yandan Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmiyor. Devlet böyle bir şeyi diyebilecek konumda değildir! Gördüğünüz gibi devlet eğer İslâm dinine mensupsa, işler ilerliyor ve devlet Sünni oluyor. Sonra? Devletin tarikati olacak mı? Bu nedenle devlet bu tür işlerden uzak durarak; isteyenlere inanç özgürlüğünü sağlamakla yükümlüdür. Devlet, herkesin sahiplenmesi gereken ve herkesi sahiplenecek bir kurumdur. Dini, politik görüşü falan olmaz. Devletin uzantısı orduda da bu nedenle Allah değil, tanrımıza hamdolsun deniliyordu. Allah Arapça, Rab Farsça, Tanrı ise Türkçe idi. Kendi dilimizden de uzaklaştık.

Cemaat Yapısı ve Darbeye Giden Süreç

Osmanlı döneminde Türk karşıtı ve İngilizlerin sömürgeciliğini isteyen (hatta bir bölüm aydın! Amerika’yı istiyordu), Hürriyet ve İtilaf partisi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında İkinci Grup var. Kim bunlar? İngilizlerin desteğiyle, propaganda ajanı Armstrong’un yazdığı ve doğruların arasına Atatürk’ü karalamak için bolca yalan eklediği Bozkurt kitabındaki yalanları hâlâ söyleyen İngiliz sevici gurplar.

Mesela Seyit Rıza’nın Londra arşivlerinde, bizzat gönderdiği mektupta ne yazıyor, bakalım [1]:

(…)
Ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkı hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım. Seyit Rıza.”

Geçmişten günümüze söylemleri değişmiyor, din elden gidiyor diye dolanıyorlar. Oysa Sinan Meydan, kitap ve belgelerle bunların yalanlarına tek tek cevap verdi. Programı da şuraya bırakayım:

**

Türkiye, 1938’den sonra sürekli kötüye gitti derken evet İsmet İnönü’yü de; Atatürk’ün halka ulaşıp devrimi halka anlatmasını anlayamamış veya anlasa dahi yanlış yapmış İsmet İnönü’yü de kast ederek söylüyorum. Türk devrimi, İngiliz ve Fransız devriminin aksine milletin desteği ile olmadı. Bu nedenle millete anlatmak önemliydi. İsmet İnönü çok iyi bir sağ koldur, çok iyi bir diplomattır, çok iyi bir askerdir. Fakat liderliğin bambaşka bir şey olduğunu anlıyoruz. Öte yandan o dönemin Türkiye’sinde İnönü yerine kim gelecekti? Bunun cevabı da kolay değil.

Kısaca neler oldu [2]:

  • İnönü döneminde ilk kez kuran kursları açıldı
  • İnönü döneminde 4. ve 5. sınıflara seçmeli din dersi geldi
  • Adnan Menderes döneminde ortaokullara ve Süleyman Demirel döneminde liselere din dersi geldi
  • 1974 döneminde CHP-MSP koalisyonunda İmam Hatip Liseleri açıldı

Bu bilgileri de okurken, Türkiye Cumhuriyeti’nin başına gelenlerden kimler Amerikan lisesi mezunu, kimler Amerika ve İngiltere’ye gidip oralarda yetişmiş; kimler Atatürk’ün kapattığı Mason locaları ve bir çok tarikat, topluluğu tekrar açmış (evet Menderes) bir zahmet araştırınız.

Darbe dönemine doğru… [3]

  • İlk türban eylemi 1967’de Anadolu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yaşandı, Hatice Babacan üniversiteden atıldı.
  • 1980’de darbe oldu
  • 1982’de kılık kıyafet yönetmeliği getirildi ve burada yine ATATÜRKÇÜ OLDUĞUNU İDDİA EDENLER, Atatürk’ü kullanarak özgürlük ve demokrasi karşıtı tutuma gitti.
  • 1982’de YÖK türbanı yasakladı
  • 1983’de sivil hükumet kuruldu (buraları karışık tabii)
  • 1984’te YÖK, türban yasağını kaldırdı.
  • 1987’de yine disiplin suçu olarak kabul edildi
  • Özal Hükümeti’nin, türbanı serbest bırakmak amacıyla YÖK Yasası’nda yaptığı değişiklik veto edildi. Özal hükümeti 1988’de 2. yasa değişikliğini çıkardı.
  • Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 1989’da iptal etti.
  • 1990’da türbana izin veren 3’üncü kanunu çıkarıldı. SHP Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Reddedildi.
  • Prof. Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanlığı’nda, 15 Eylül 1997’de bir genelgeyle türbanlı öğrencilerin okullara alınması yasaklandı.

Buraya göre ne diyeceğiz? Yahu bunlar ne din düşmanıymış değil mi? Aslında Türk kültüründe türban kavramı yok, başörtü vardır. Türban bu yapılanlarla siyasileşti ve yine yurtdışı destekli çeşitli STK’lar ve cemaatler tarafından bunun için özel uğraş verildi ve Atatürkçü gibi görünen ancak özünde bambaşka olan darbeci yönetim, alttan alta solcu ve sağcı çocukları ve insanları temizlerken; boşalan devlet kadrolarına FETÖ’cüler yerleşmeye başlamıştı.

  • 1982 Anayasasının 24. Maddesi ile birlikte darbeciler, zorunlu din dersini müfredata koydu.
  • 1997’de Bülent Ecevit’in girişimiyle, Kuran kurslarına gitmek için en alt sınırın 5. sınıf olduğu getirildi. Tabii bu da cemaatlerin elinden kurtaramadı çocukları.

AKP dönemine gelirsek…

Başakşehir’de oturuyorum, oy vermek için bazı okullara bir gidiyorum, yer gök Arapça. Sanki Arabistan’dayız. Türklükten uzaklaşan, her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan bir zihniyet bizi İslam adı altında Araplaştırıyor. Arap gibi gösteriş meraklısı bir millet haline döndük. Diğer yanda ise batı özentiliği ile yozlaşanlar var. Çocuklara 2. sınıfta Arapça öğretiyorlar.

Belki “e İngilizce öğretilirken iyidi” diyenler olabilir. Doğru, İngilizce eğitimi de desteklemiyorum. Üniversiteye gitmeden önce devlet okullarında 7 yıl İngilizce dersi aldım, hiçbir şey öğrenmemişim. HİÇ! Hadi benim beceriksizliğim diyelim, DAÜ’deki hazırlıkta, bütün Türk öğrencilerin durumu böyle. O zaman vermiş olmak için verme. İngilizceyi öve öve bitiremediniz şimdi konum yerine lokasyon diyen; Türkçesi varken İngilizce, Arapça, Farsça, Fransızca sözcükleri kullanınca kendini bir şey sanan ve tarihini, kültürünü, dilini bilmeyen saçma sapan çocuklar meydana geldi.

Türkiye Cumhuriyeti, İstiklâl Mücadelesinde dönemin süpergüçlerine yoksulluk içerisinde ders verdi ve inanılmaz bir başarı sağladı. Nasıl? Türk olduğunu hatırlayarak. Türkiye Cumhuriyetini bölüp parçalamak için; kahramanlarını itibarsızlaştırıyorlar, Türklüğü ayaklar altıan alıyorlar, Türkçe ve Türk kültürü yerine başka dilleri ve kültürleri aşılıyorlar. Maalesef başarılı oldular.

İnanç ve Yaşam Özgürlüğü

Özgürlükler alanında tam olarak liberal bakış açısına sahibim. Demokratik haklar, insan hakları, denge ve denetim, güçler ayrılığı, kişisel hak ve özgürlükler… Buralarda devletin olabilecek en az müdahalesi olmalı ve çocuklara bu haklar daha anaokulundan itibaren öğretilmeye başlamalı.

İsteyen türban takar, isteyen mini etek giyer. Sokakta, üniversitede veya başka yerde KARIŞMA HAKKIN YOK! Ne devletin ne de milletin bunlara müdahale hakkı yok. Müdahale edenlere, ağır şekilde yaptırım uygulatmak gerek.

İsteyen inançsız olur ve bunu açıklar, isteyen başka dine geçer, isteyen muhafazakâr şekilde yaşar. Kimsenin bunlar üzerine karışma hakkı yok, devletin müdahale hakkı da yoktur.

Diyeceksiniz ki, “kimse müdahale etmiyor zaten”. Emin misiniz?  Etek giyen kadına saldırı, adliyede mini etek giyene hakimin uyarısı, başörtülü kadına saldırı (başörtüsü nedeniyle) ve bunun gibi sağda solda “şort giyen erkeğe saldırı, sakallı adama saldırı” gibi neler duydum, gördüm okudum.

Bunlara ağır cezalar gelmesi gerek. Bir polisin, hakimin, savıcının bir kadına taciz ve tecavüz olaylarında; “gece saatlerinde orada ne işin vardı, neden etek giydin, ne giyiyordun” gibi sorması rezilliktir. Kadın çırılçıplak yürüse dahi, kavahatler kanunundan ceza yazabilirsin. Fakat çırılçıplak yürüyen bir kadına tecavüz etmek, kadını taciz etmek bir HAK değildir. Bu zihniyetlerden arınmamız gerek.

Kadınlar türban takıyor, internette türbanlı kadınlar ile ilgili bin bir çeşit ahlaksızlık yürümüş gidiyor. Üstelik twitter’da… Dolayısıyla sorun kadının etek, askılı, şort, türban vs giymesi değildir; sorun, bizim milletin kişisel hak ve özgürlükleri bilmemesi ve çiğnemesidir!

Bunları düzelteceğzi. Negatif özgürlük budur; benim yaşantıma, inancıma, giynişime, düşüncelerime kimse bir şey diyemez. Özellikle aile, akraba, arkadaş, mahalle baskısı ve sosyal medyada linç haline gelen bu rezilliklere karşı ağır cezalar verilmelidir.

Dün yazdığım “başımızın belası, özgürlüklerin kısıtlayıcısı politik doğruculuk nedir?” yazısını okuyabilirsiniz.

 

Ayasofya

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler mezunu olarak; en temel siyasi teorileri bilmeyen, gündemi sadece gazete manşetleriyle (içeriğini de okumuyor) ve takip ettiği sayfalar ile oy verdiği partidekilerin söylemleri ve gönderilerine göre yaşayanlara bir şeyleri anlatmak kadar zor başka bir şey görmedim. 6 yıldır blog üzerinden de bunun mücadelesini veriyorum.

Dünyayı “5 büyük ayile yönetiyor” diye inanan insana ısrarla çıkar lobilerini, güç mekanizmalarını vs anlatmaya çalışıyorum. Haliyle çok zor. O aileler kim diyorum, Roşçşilt ile Rakafeller diyorlar. Başka aile de sayamıyorlar. Fakat bu ailelerin, Türkiye’de eğitim sistemini kötüleştirdiğine, suçu arttırdığına, yosluzluğu yükselttiğine falan inanmışlar. Evet maddi gücü olan insanlar siyasi güç kazanabilir; evet bu insanların istemediği yasaların çıkması çok zor olabilir, evet kendi çıkarları için çeşitli girişimlerde bulunabilirler. Fakat her istediklerini yapamazlar.

Türkiye’deki en büyük 5-10 aileyi ele alalım, en büyük 5-10 holdingi ele alalım. Bunların istemediği bir iş dünyası düzenlemesi çıkabilir mi sizce? Çıkabilir diyorsanız, hemen CTRL+W’ye basın.

**

İngilizler İstanbul’u işgal ettiğinde, Ayasfoya’yı kilise yapmaya çalıştılar. Galiba böyle bir dönemi de var. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında; çeşitli kurumlara girip, 4-5 günlük İStanbul tatili alıp, gelip gezemiyordunuz. 1920’ler ve 1930’lardaki diplomatik ve uluslararası ilişkiler yapısı ile bırakın 1400’leri, 1800’ler arasında muazzam bir fark var.

1934’te müze olarak alınan bu karar sadece Ayasofya için değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kabul görmesi, dipomatik gücü olması ve dünya üzerindeki diğer İslâmi eserlerin korunması konusunda da önemli idi.

Ayasfoya Bizim Kararımız! Mı?

Ayasofya bizim kararımız, bizim içişlerimiz. Başta evet dedim, diğer ülkelerin fazlasıyla müdahalesi yanlış. İçimizde konuşup tartışmamız gerek. Fakat tartışmadan, Danıştay’ın apartopar bir kararı vardı. Yani içimizde dahi tartışma olmadı. Uzmanlar konuşmadı ve Erdoğan daha önce şu sözleri söylemişti:

**

Hani siyasi tezgah idi, hani politik sonuçları olurdu? Hani bu can bu bedende olduğu sürece böyle bir şey olmaz idi?

Oylar düşünce işler değişiyor sanırım.

Ayasofya’ya içişlerimiz demek ne demek biliyor musunuz? Dünyanın herhangi bir yerinde, camiyi ahıra çevirebilirler, meyhane yapabilirler, erotik film oynatabilirler. Yapılamaz mı? Bunların hepsini Yunanlılar yaptı. Peki şimdi yaparlarsa? En önemli camileri, Osmanlı eserlerini, Atatürk’ün evini çeşitli soykırım müzelerine, erotik dükkanlara, meyhaneye, genel eve falan dönüştürürlerse?

Erdoğan ve AKP’den birileri çıkıp yüzsüz şekilde eleştirecek mi yoksa Ayasofya bizim kararımız dediği gibi, bu işler de onların kararı mı diyecekler? Onların içişleridir, bizleri ilgilendirmez mi diyecekler?

Akıl ve Mantıkla Bakalım

Ayasofya neden cami olmalı? Tamamen duygusal tepkiler… Kılıç hakkı, ele geçirdik, şu oldu bu oldu.. Akıl ve mantık ne diyor peki?

İlber Ortaylı, “müze olarak kalmalı” diyor [4]. Tek tek vermeyeyim ancak; uluslararası ilişkiler uzmanları ne diyor? Eski diplomatlar ne diyor? Hukukçular ne diyor? Siyaset bilimciler ne diyor? Yani bilim, akıl ve mantık ile yaklaşmak için; bu alanlardakiler, tarihçiler falan dinlenmeli. Ne diyorlar? Dinlenildi mi? Hayır.

Ayasofya’yı camiye dönüştürmenin nedeni nedir? Namaz kılmak mı? Bak ne diyor Cuhmurbaşkanı, “sen önce Sultan Ahmet’i doldur”. Ayasofya’da namaz kılınması, kılınmaması beni ilgilendirmiyor. Bu ayrıca dini açıdan tartışılabilir. Ben bu işin diplomatik, politik ve ekonomik yaptırımlarını; dünya üzerindeki Türk ve İslami eserlerin başına gelebilecek sorunlarını anlatıyorum.

Filistin’in İsrail tarafından ilhak edilmesi de o zaman içişleridir. Türkiye’nin karışacağı bir şey değildir? Böyle bir mantık olabilir mi? Dedemin abisi, Türk ve Müslüman olduğu için Bulgaristan’daki faşist Bulgar yönetimi tarafından Belene kampında işkence gördü, sırf adını değiştirmesin diye. Türk adı yerine Bulgar adı koymamak için direndi ve işkence gördü. Ne diyeceksiniz? Kendi içişleri, karışmayalım mı diyeceksiniz?

Mahallelerde adım başı cami var, Ayasfoya’da namaz kılmak daha mı sevap? Böyle bir kafa olamaz. Bu karar Cumhuriyet’ten öc almaktır. Osmanlı fermanları, padişah istekleri; Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel politikalarından daha önde tutuluyor.

Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sallayanların unuttuğu bir şey var; eğer Atatürk ve Cumhuriyet olmasaydı, şu anda Ayasofya’ya gidip, “bir zamanlar burası bizimmiş” diyecektiniz:

**

Atatürk ve Cumhuriyet hakkında ileri geri konuşmadan önce dönüp tarihe bakın. Lozan’da Sevr yırtılmıştır, Ayasofya’nın statüsünü belirleme hakkı elimizdedir. İstanbul ve Trakya bizdedir, Akdeniz bizdedir, Ege bizdedir, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bizdedir, Karadeniz bizdedir! TAPUSU LOZANDIR, kahramanları başta Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere tüm İstiklâl Mücadelesi kahramanları ve bu insanlara inanıp güvenen yüce Türk milletinindir.

Çok büyük yanlış yapıldı. Ne kadar ağır bedeller ödeneceğini de önümüzdeki süreçte göreceğiz.

 

İfade Özgürlüğü ve 15 Temmuz

Yukarıda da anlattığım üzere, 1980 öncesinden itibaren ancak özellikle darbeciler ve sonrasında gelenler tarafından cemaatlere önemli yatırımlar yapıldı ve CIA dahil yabancıların kullandığı FETÖ yapılanması da bir çok kurumda yerini aldı. AKP döneminde de ne istedilerse verildi.

Evet bir çok insanın hakkı yendi, bazılarının hakları verildi ve siyasi ayağına dokunulmadı. Fakat şunu kabullenmek gerekir, başta böyle düşünmesem dahi devlet kurumlarıyla iş yaptıkça gördüm ki, Erdoğan’ın FETÖ’yü temizlemeye karşı adım attığı ortada. Özellikle bazı dönemlerde bu konuda yalnız kaldığını İlker Başbuğ anlatıyor ve söylüyor.

15 Temmuz’da olan şey nedir? Siyasi durum bir kenara bırakılırsa,

  • Türk askeri silahsız insanlara ateş açmazdı, garip bir disiplinden gelen yaratıklar, sivillere ateş açtı
  • İnsanlar yaralandı ve öldü
  • Polislerin muazzam bir çabası var bunu es geçmeyelim, TSK içerisindeki Atatürkçüler bu işlere bulaşmadığı gibi, bir noktadan sonra stratejik noktaları vurdu bunu da es geçmeyelim çünkü Atatürkçülerin bu kalkışmaya bulaşmaması çok önemliydi
  • Bundan sonra Türkiye’de yurtdışı destekli birilerinin darbe yapabileceğini düşünmüyorum, yeni çağ başladı

15 Temmuz’un üzerinden 4 yıl geçti ve Erdoğan her seferinde “bu bir Malazgirttir, Çanakkale Muharebesidir, ikinci Kurtuluş Savaşı’dır” diyor ve buna kesinlikle karşıyım, katılmıyorum. Evet 15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti açısından önemli bir gün olabilir, 50-100 yıl geçtikten sonra farklı açılardan daha iyi irdelenecektir. Fakat 4 yıldır ısrarla Çanakkale Muharebeleri ve İstiklâl Mücadelesi ile bir tutmaya çalışması; AKP tabanında dahi 15 Temmuz’a bakış açısı konusunda bazı fikirler veriyor.

Öncelikle 15 Temmuz bir darbe değildir, kalkışmadır. Bunun ayrımını yapmayı herkesin öğrenmesi gerek. Envanter internette var, 15 Temmuz’da kullanılan her şey var. Dolayısıyla ordunun değil, yabancı destekli küçük bir grubun beceriksiz kalkışması olduğunu söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı çıkıp ısrarla İstiklâl Mücadelesine, Çanakkale’ye atıfta bulunacağına; demokrasinin önemine, kişisel hak ve özgürlüklere, devlet içinde devletin olmayacağına, milli birlik ve beraberliğe atıfta bulunsa daha doğru olacaktır. Demokrasinin önemini, kişisel hak ve özgürlükleri, milletin her türlü farklılığa rağmen bir kalabilmesinin önemini anlatması daha doğrudur.

Bunu sert şekilde eleştirdim ve eleştireceğim. Sadece politik değil, askeri, ekonomik ve tarihi açıdan 15 Temmuz’da yaşanılanların Malazgirt Zaferi, Çanakkale Muharebeleri, İstiklâl Savaşı, 1974 Kıbrıs Barış Operasyonu, Kardak Krizi vb gibi hiçbir şey ile ilgisi yoktur! Terörle mücadele belki denilebilir ancak saydıkları hiçbir şey ile siyasi, askeri, ekonomik ve tarihi açılardan BENZERLİĞİ YOKTUR!

Öte yandan 15 Temmuz’u eleştirecek insanlar var, olabilir. İfade özgürlüğüdür. Fakat bunu yaparken ipin ucunu kaçıran bir milletiz. 15 Temmuz’u destekleyenlere karşı gerçekten cani duygular besleyenler var iken, 15 Temmuz’u eleştirenlere karşı vatan haini diyebilecek kadaar ileri giden bir güruh da var. Vatan hainliği falan bu kadar kolay mı yahu? Bana kalsa vatan haini olmadığı halde vatan haini diyen birisini vurmak ceza kapsamına girmemeli. Böyle bir şey olamaz. Herkes herkese vatan haini diyor.

İfade Özgürlüğü Nedir?

Ünlüler, politikacılar, partililer, fenomenler, devlet politikaları veya herhangi birinin (blog yazılarım gibi veya twitter’da herkese açık yazılarım gibi) her şey ELEŞTİRİLEBİLİR. Eleştiri nedir? Yazdığım, söylediğim, yaptığın şeylerin yanlış ve doğru olduğunu söyleyip yazabilirsiniz. Nedenlerini yazabilirsiniz. Devlet politikaları ve partilerin tüzükleri, politikacıların söylemleri, ünlülerin şarkıları veya yaptığı işleri eleştirilebilir.

İfade özgürlüğünü tam anlamak için şu metni okuyabilirsiniz: Anayasa.gov.tr:İfade Özgürlüğü.

İfade özgürlüğü, negatif özgürlüktür, yani devlet veya başka bir kurumun; düşünce, görüş ve söylemlerinize karışmamasıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre:

1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamları
tarafından müdahale edilmeksizin ve ulusal sınırlar dikkate alınmaksızın, görüş
sahibi olma, bilgi ve düşünceleri edinme ve yayma özgürlüğünü içerir. Bu Madde
devletlerin yayıncılığı, televizyon veya sinema işletmelerini izin alma koşuluna
bağlamasını engellemez.

2. Bu özgürlüklerin kullanımı, beraberinde ödev ve sorumlukları
getirdiği için, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu emniyeti
menfaatlerine, düzensizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık
veya ahlakın korunması, başkalarının şöhret veya haklarının korunması,
gizli olarak elde edilen bilgilerin açıklanmasının önlenmesi veya yargı
organlarının otorite ve tarafsızlığının sürdürülmesi için yasa tarafından
öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan formalitelere,
koşullara, kısıtlamalara veya cezalara tabi tutulabilir.”

İlk bölümde sınır çizilmiş ancak ikinci bölümde belirli koşullarda kısıtlama ve ceza getirilebileceği de yazmıştır. Yani hiçbir özgürlük, hiçbir hak sınırsız değildir. Çeşitli denge mekanizmaları ve gereklilikler nedeniyle sınırlandırılır.

“Faşizm, ırkçılık, ayrımcılık, savaş propagandası veya nefret içerikleri ise insan hakları açısından ifade özgürlüğünün norm alanına girmediği genel olarak kabul edilmektedir”

Ne demek bu? Benim ifade özgürlüğüm var diye toplumu kutuplaştırıcı söylemlerde bulunamazsın. Veya propaganda faliyetleri ile birlikte STK’lar adı altında çeşitli hesaplar açıp; savaş veya ülke güvenliğini zedeleyecek söylemlerde bulunmak gibi bir yol da kapatılıyor. ÜStelik sağlık, devlet güvenliği, başkalarının şöhretinin korunması vb gibi durumlarda (yukarıda var), ifade özgürlüğün kısıtlanabiliyor.

Hukukun ilginçliği ve güzelliği (şahsen uluslararası hukuka bayılıyorum) ortaya çıkıyor. Ayrımcılık, ırkçılık, başkasının şöhretine müdahale, devlet güvenliği gibi kavramlar neleri içeriyor? Örneğin Libya’da şehit olan MİT ajanı mecliste söylenmiş ve devlet tarafından yayımlanmış olmasına rağmen bunları gazetece yazanları içeri aldılar. Burada bir sorun oldu.

Siyasi İfadeler

6 yıldır blog yazıyorum, 1,5 milyondan fazla insan ziyarete gledi (tekil). Hiçbir şey kazanamdığım gibi dava ile de uğraştım. Eş ve dosttan, “yazma çocuğum içeri alırlar” demeleri de cabası. Sürekli böyle diyorlar, ben ise yazıyorum. Ben devleti, siyasileri karalamak için yazmıyorum. Fikirlerimi açıklıyorum, sorunları nedenleriyle birlikte anlatıyorum ve çözümlerini anlatıyorum. Yeri geliyor iktidarı, yeri geliyor muhalefeti, yeri geliyor devlet politikalarını eleştiriyorum. Bazen olmayan ancak çözüm gördüğüm şeyleri anlatıyorum. Nelere göre?

Oturup bir çok kanunu okumak zorunda kaldım. Tabii ki insanım, arada hata yapabilirim, sinirlenip yazabilirim. İlk zamanlarda böyleydi ve mümkün olduğu kadar sakinleşip yazmaya çalışıyorum. Fakat yasalara uygun şekilde eleştirmek ve yazmak çok önemli.

Avrupa İnsana Hakları Mahkemesi’ne göre, “siyasi tartışma özgürlüğü, tüm demokratik sistemlerin temel ilkesidir”. Metinde şöyle bir söz geçiyor:

“hükümetler yalnızca yasama organı ve yargı organlarınca denetlenmemelidirler, hükümetlerinaynı zamanda halk ve kitlesel medya tarafından da denetlenmeleri gerekmektedir.”

Yani partilerin (iktidar ve muhalefet dahil) ve politikaların eleştirilmesi; sadece hukuki anlamda değil, aynı zamanda ülkenin geleceği ve toplum huzuru konusunda da önemlidir. Üstelik yanlışlar ve yeni fikirler konusunda da önemli olduğu için, doğru eleştiri artı değer katar. Bu nedenle muhalefetin doğru şekilde muhalif olması gerek. Doğru ve güçlü muhalefet, aynı zamanda iktidarı da güçlendirir. Yıllar önce demiştim; “Bahçeli ve Kılıçdaroğlu gibi bir muhalefetin olduğu ülkede %50 almak süpriz değil”.

Ayrıca şöyle bir ekleme var:

“Hükümetler hem en ağır eleştirilere hoşgörü göstermeli, hem de öngördükleri sınırlayıcı önlemlerin ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki doğurmasını engellemelidirler.”

Nedenleri ise, yukarıda saydıklarım. Güçlü ve doğru eleştiri, iktidarı dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ileri taşıyacaktır.

“Yurttaşların bu görevi yerine getirirken ağır ve sert bir üslup kullanması mümkündür. Mahkeme’ye göre hükümet kendisine yöneltilen ağır ve sert eleştirilere etkili bir şekilde cevap verebilecek bir konumdadır. “

Burası da çok önemli, ağır eleştiri gelse dahi (yurttaşlardan politikacılara ve devlet görevlilierine); devletin ve politikacıların bunlara cevap verebilme imkânları vardır diyor.

Ne demek daha da açayım; siyasetçiyi, ünlüyü, devlet politikasını eleştirdiğiniz için ceza almayacağınız durumlarda aynı uslüp ile BİREYİ eleştirirseniz, ceza alabilirsiniz. İşin özü budur.

**

İfade özgürlüğünü kullanırken; hakaret, ayrımcılık, aşağılama, bir grubu hedef alma, nefret ve kin ile, öfke ile bunları yazma gibi çeşitli durumlardan sakınmanız gerekiyor. Gayet medeni şekilde eleştirmeniz gerek. Aslında mahkemelerin önü açılsa (bknz: 2030 projem şipşak mahkeme: basit suçlara hızlı çözüm), bu tür hakaret davalarında acıma olmadan tazminatlar yağmaya başlamalı.

Siber zorbalık nedeniyle çocuklara ve insanlara çok ağır hakaretler geitriliyor ve kimse mahkemeye başvurmadığı için, uğraşmak istemediği için (sonuçta aylarca bekleme, avukat şu bu gerekiyor), bu tür insanların yaptıkları anlarına kâr kalıyor.

Bırakın sadece hakaret edilmesini, “başımızın belası ve özgürlüklerin kısıtlayıcısı politik doğruculuk” konusunda yazdığım üzere; senin kim olduğunu ve ne dediğini dinlemeden, sırf yazdıklarını beğenmediği için seni hemen homofobik, kadın düşmanı, ırkçı, faşist, vatna haini falan ilan edebiliyorlar. Bunları da ifade özgürlüğü arkasına sığınarak söyleyebiliyorlar. İşin kötüsü mahkemeye başvursam, bunlardan bir şey çıkmayacağını düşünüyorum. Yasal zemin biraz net değil. Fakat olmalı.

Birisi vatan haini, ırkçı, kadın düşmanı, homofobik değilken; bu insanlara bunları söylemek ve “sadece yazdığını beğenmediği için” bunu söylemek gerçekten sorun. Burada mide bulandırıcı bir durum var ve benim gibi insanlar alışsa bile, hayatında bir iki kez böyle durumla yüz yüze gelen insanlar, bir daha bir şeyler yazmaktan çekinir hale geliyor.

Kişisel hak ve özgürlükler ile diğer demokratik kavramlara çok önem veriyorum. Bu nedenle, sosyal medya kısıtlanacağına; sosyal medya üzerinde bu tür siber zorbalık yapan iğrenç zihniyetli yaratıkları şikayet ettiğimde tazminat alacağım ve hızlı çözüme ulaşacak yeni düzenlemeler ve yeni yasalar getirebilir.

Hadi ben 30 yaşındayım ve 6 yıldır hiç duymadığım yaratıcı küfürlerden hakaretlere kadar bir sürü şeyi duydum; Youtube ve bir çok mecrada ve hatta okullarda, çocuklara yöneltilen çok ağır söylemler var. Tacizleri ve cinsel içerikleri geçtim; çok ağır hakaretler var, çocuklara da birbirlerine çok ağır hakaretlerde bulunuyorlar. Bunları çözmek gerekiyor.

Çocuklara hak ve özgürlükleri anlatmamız gerek. Aynı zamanda birbirine hakaret eden çocuklara da okullarda özel işlemler uygulanmalı, gerekirse bir kaç haftalığına özel okullara ve kamplara gönderilip burada rehabilite edilmeli. Bu işin başka çözümü olduğunu düşünmüyorum.

 

Kaynaklar

[1] Seyit Rıza’dan İngiltere’ye mektup (15 Kasım 2014). https://www.aydinlik.com.tr/arsiv/seyit-rizadan-ingiltereye-mektup#1

[2] Serdar Nazım YÜCE. Zorunlu din dersi tarihi (18 Maysı 2017). http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/zorunlu-din-dersi

[3] Türban yasağının geçmişi (10 Şubat 2008). https://www.hurriyet.com.tr/gundem/turban-yasaginin-gecmisi-8201449

[4] İlber Ortaylı’dan çarpıcı Ayasofya yorumu (8 Haziran 2020). https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ilber-ortaylidan-carpici-ayasofya-yorumu-5862397/

Son Değişiklik: 16/07/2020 - 13:47