Yurt dışından gelen Yeni Rakı’dan bir duble koydum, kararlıyım bu ülkede alkol vs gibi vergilerden devlete kazandırmayacağım. Yurt dışından gelme rakı içeceğim, araba almayacağım, mümkün olan en az benzini harcayacağım.. Bu nedenle yurt dışından gelen rakıdan koydum. Ne kadar karşı olsam da, yurt dışına gitme kararlılığının bir öncesindeki plan sanıyorum?

Ülkede tam bir gıda terörü var. Artık soya katılmamış, oynanmamış, düzgün sucuk bulmak zor. Bu nedenle Eskişehir’de Bulgaristan göçmenlerinin mahallesinde, Bulgaristan’dan gelme yiyecekler satan bakkaldan 13,5 liraya aldığım “iste pişirilmiş” inek sucuğundan da kestim ki mükemmel meze…

Genelde çok müzik sevmem yazarken ama arka planda da Hüsnü Şenlendirici’nin Sarı Sıcak programındaki canlı müziklerin olduğu Youtube oynatma listesini aldım. 2006’da başlamıştı. O dönemlerde Samsun Havza’da, bir köyde dinliyordum ki öncesinden itibaren Hüsnü Şenlendirici sevdiğimde, Sarı Sıcak atmosferi hâlâ köy dönemini hatırlatır… Ah nostalji! (kısa bilgi: Nostalji, antik Yunan’da, kapanan yaranın sızısı anlamını taşırmış).

(Taksim Trio ile Cinare Melikzade’nin 2 parçası Kral’ın Youtube hesabında yayınlanmış bu arada, bu da ayrı not).

**

Yazıyı yazmaya başladım fakat gerçekten zor. Zorlanmamın nedeni ne yazacağım diye düşünmek değil, aksine anlatacak o kadar çok şey var ki, insanlara doğru şekilde ve en öz şekilde nasıl anlatırım diye düşünüyorum bir süredir. Hazır beraat almışken, rahatlamak için bu yazıyı yazmak şart oldu.

Yıllardır genç arkadaşlara bir şeyler anlatmaya çalıştım, kendi yaptığım yanlışları anlatmaya çalıştım; gelecekleri ve hayatlarına bir şeyler katmak için uğraştım. Çünkü gençlere güveniyorum, herkesin ve bazen benim bile söylediğimin aksine, güzel bir gençlik geliyor. Sadece bazı şeylere dikkat etmeleri gerek, bunu başarabilirlerse; Türkiye’yi bambaşka yere çevirebiliriz. Bunun olacağına inanıyorum.

 

30 Yaş Nedir? Hayat 30 Yaşında Nasıl Görünüyor?

24 Ağustos 2019’da, 30 yaş bariyerini geçtim. Hani şu benimle yaşıt hanımefendilerin 2-3 yıl 29’da kalacağı bariyer (:

Hayatım boyunca yaş takıntım olmadı, yaşlanmaktan da korkmadım. Doğum günümün kutlanmasını sevmedim, başkasının doğum gününü kutlamaktan da hoşlanmadım. Pasta başına oturmak, mum koymak, üflemek, İngilizce’den devşirilme şarkı söylemek… Bir tek bana saçma geliyor olamaz? Fakat ailenin bir araya gelmesini seviyorum. Yani düzgünce pasta yiyecekseniz, kutlayalım ama o kadar. Mum, saçma şarkılar olmasın!

**

Şöyle bir bakınca, çok değil 15 yıl öncesinde her şey farklıydı… 11 yaşımda programlama öğrenmeye başlamış, mahalledeki kız ve bilgisayar yüzünden yüzmeyi bırakmıştım. Hatta programlama yüzünden eve kapanmış ve 16 yaşımda psikoloji ve beden dili kitapları alacaktım. Böylece kitap okumaya başlayacaktım!

Eğer programlama öğrenmeseydim, sonra “asosyal oluyorum” diyerek psikoloji, beden dili, psikolojik savaş ve sonunda siyaset kitapları okumasaydım bu blog, bölüm ve diğer “şeyler” olmayacaktı! Üstelik bilgisayar bilimini öğrenmem, programlamanın bana kattığı bakış açısı, DAÜ’de bilgisayar mühendisliğine başlamam ve sonra sadece Türkiye’de değil bölgede en iyi “uluslararası ilişkiler” eğitimini veren bölüme de geçemeyecektim. Yani yaşadığım her şey o kadar yerli yerindeymiş ki…

Hepsine tek tek geleceğim.

 

Potansiyeli Kullanamama ve Tek Pişmanlığım

Bu hayatta abuk subuk tonla şeyle uğraştım; dans, okçuluk, yüzme, dans, voleybol, basketbol, tenis, bateri, gitar, dağcılık, kaligrafi… Abuk subuk tonla şey… Hepsi bitti, fakat tek pişmanlığım yüzmeyi devam ettirememek.

Ortaokul ve lisede yüzdüm, toplamda 3,5 yıl ve Anadolu Üniversitesinin kulübündeydim. Girdiğim ilk yarışlardan derece aldım. Lise yarışlarında 3’ü takım 1’i bireysen toplamda dört üçüncülüğüm var. hoca gelip tahtaya günlük programı yazıp gidiyordu, çoğu arkadaş kaytarırken ben hepsini yapıyordum. Fakat çok saçma nedenlerle bıraktım. Devam eden arkadaşlar yurt dışında burslar aldı ki devam etseydim yüzmede başarılı sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda sağlıklı vücudum olacaktı. Hoş yine yüzüyorum ancak sporcu olabilirdim… Tek pişmanlığım yüzmeye devam etmemek.

**

4 yaşımda, babam araba direksiyonu tutturmaya başladı. Kartal, Flash, Megane, Focus vs gibi araçların yanı sıra babamın dükkanı olduğu için Mitsubishi minibüsler falan vardı. Pazar günleri pikniğe gider, orada kullanırdım. 7-8 yaşlarımda go-kart sürüyordum, Eskişehir’de tek idi. Büyükleri geçiyordum. Hatta etraftan ilgi çektiği için, go-kart işletmecisi fazladan tur veriyordu (o dönemde süre değil, tur sınırı vardı). Eğer şimdi olsam İstanbul’da kulüplere girip, yarış pilotluğuna devam ederdim. Orası kesin. Bu da heba oldu. Fakat herkes çocuğuna ufak yaştan itibaren araba sürmeyi öğretmeli. Çünkü refleks haline geliyor, hayat kurtarıcı hamleler yapıyorsunuz.

Küçükken satrancı da çok iyi oynardım. Etrafımdaki herkesi yenerdim. O dönemlerde lichess, chess.com yok tabi; büyükler, ailem, okuldaki ve mahalledeki çocuklar var. Sonra bıraktım. Fakat üniversitede devam edebilirdim, nedense hiç aklıma gelmemiş. Satranca yeniden başladım (ilgili konu). Neredeyse sıfırdan başladım… Bunu da devam  ettirebilirdim.

KISACASI,
Mutlaka hobileriniz olsun ve bırakmayın. Küçüklükten itibaren uğraşın. Artık imkân var. Bir sürü şey yapabilirsiniz. Fakat ne sevdiğinizi bulun. İnönü’de ücretsiz planör eğitimi var. Benim gibi küçüklüğünden beri uçak pilotu olmak isteyen gidebilir. Go-kart ve araba yarışlarını seven, çeşitli kulüpler ve TOSFED’in çeşitli etkinliklerinde kendini geliştirebilir. Yüzme, bateri, gitar, dans, okçuluk… Artık imkânlar çok geniş. Fakat siz siz olun, başladığınız zaman devam ettirin. Hem düşüncenizi, hem hayatınızı etkileyecektir.

 

Sorun Bende Değil (miş)!

15 yıl önce, insanlarla konuşmakta zorlanırdım. Düşünce tarzım ve yapım farklıdır. Öğretmenlerim beni “Emre Sultan” diye severdi. Kimseye saygısızlık etmezdim fakat kızların eteklerini kaldırdığı için çocuk dövmüşlüğüm var. Kibar ve saygılı olmam; saygısızlığa ve haksızlığa da göz yumduğum anlamına gelmiyor. Konuya geri dönecek olursak, küçüklüğümden beri etrafımdakileri zor anlardım. Okulda çocukların neden bu kadar iletişimden uzak olduğunu çözemezdim. Kavga, gürültü, küfür, laf sokma… Haliyle iletişim kurmakta zorlanırdım. Eskiden beri çok sınırlı insanı hayatımda tuttum. Güvenmeyeceğim insanları da hayatıma almadım.

Eskiden bunun kötü bir şey olduğunu düşünürdüm. Bende sorun olduğunu düşünürdüm. Ortaokulda yaşıtlarıma bakardım; herkes dakikasında birbiri ile kaynaşıyor, 2 hafta sonra bozuşuyorlar, sonra başkasıyla arkadaş oluyorlar… Sevgili konusunda da böyle… Herkes herkes ile hemen çıkıyor, kısa sürede ayrılıyor. İnsanların arasındaki bu dalgalanmayı bir türlü anlayamadım. Sorunun bende olduğunu düşündüm, hatta üniversiteye başladığımda da herkes diskoya gidiyor, bir şeyler yapıyor ve ilk yıllarda zorlamıştım ben de gitmek, “onlar” gibi yaşamak için. “Normalleşmek”(!) için.

Kitap Keşfi

Asosyal olduğumu düşünüp psikoloji kitaplarını falan aldım. Derken psikolojik savaş kitaplarına yöneldim, yeni bir alan keşfettim, sonra politika… 16 yaşıma kadar toplasan 5 kitap okumamışımdır fakat birden kitap okumayı sevdim. Çünkü nasıl kitapları sevdiğimi anladım. Bu kitapları okudukça bambaşka bir hayat vardı… Ülkeler, insanlar, yönetim, çıkar lobileri… Atatürk! Kurtuluş Savaşı!

Okudukça okudum, sevdim. Derken psikoloji, beden dili, propaganda ve üniversite döneminde PUA (pickup artist) adı verilen bir şey ile tanıştım yabancı forumlarda. Alfa erkeği, “kız tavlama” süreci matematikselleştirilmişti. Psikolojik temellere indirilmişti. Denedim, denedikçe doğru olduğunu gördüm. Fakat öyle bir hâl aldı ki, tamamen robotlaşıyorsun. İlişki? Duygusal bağ? Bütün her şey yataktan mı ibaret? Öğrendiğim, araştırdığım, okuduğum her şey gibi burada da işime yarayan şeyleri aldım. Her zaman kullandığım teknikler değil ancak toplantılarda dangalağın birisi saçma bir şey söylediği zaman NEG veya diğer teknikleri kullanabiliyorum. Yani her bilgiyi, bir şekilde kullanıyorum ama her zaman değil.

Eğer hayatımı bu bilgilere, teorilere göre yaşarsam; o zaman robotlaşacağım. Gerçek Emre Çetin kaybolacak. Oysa hayalleri, düşünceleri, duyguları olan bir Emre Çetin var. Ben bunları anlatmak, bunlar içinde yaşamak istiyorum.

 

Üniversite ve Gelişim

Geriye dönecek olursak… Üniversitede dostlarımı buldum. Ortaokul’dan Eskişehir’deki bir kaç dostumla görüşmeye devam ettim. Kitaplar okudum, kulüplere gittim; yabancı bir sürü öğrenciyle görüştüm. Aşık oldum, tonla şey yaşadım. Sonra fark ettim ki bazı şeylerin doğrusu yanlışı olmuyor!

Ben pop müzik sevmiyorum. Hüsnü Şenlendirici, İsmail Tunçbilek, Aytaç Doğan gibi gerçek müzik yapan ve sözsüz müzikleri seviyorum. Senfonilere gitmeyi seviyorum (burada da yanlış anlaşılmasın öyle geniş bir klasik müzik kültürüm falan yoktur). Fazıl Say’ın “bizim kültürümüzü” yorumlamasını seviyorum. Caz ve blues parçalardan bazılarını seviyorum. Fakat pop sevmiyorum. Rap öyle hepsini sevmem. Ortaokulda Eminem dinlerdim, sonra Ceza ve Norm Ender’i keşfettim. Şehnaz Longa falan severim mesela, Türk müziğini, Türk kültürünü ve/veya gerçek müziği seviyorum. Sözleri değil! Pop ve disko hiç değil!

Kızlarda göğüs, kalça, yapılı dudak, dekolte sevmiyorum; saçı önemli, eli önemli. Bakımlı kadın severim ama bunun anlamı makyaj değil! Bakımlı kadın, saçından belli olur (ne demek istediğimi bilenler anlar). Alman, Rus, Türkmen, Kazak, Bulgar, Sırp kadınları gördüm, bazılarıyla yakınlaştık. Bir kadının cesur görgülü, kültürlü, bilgili olduğu zaman (bakımlı olması koşuluyla) dekolte ve makyaja hiç ihtiyaç duymadığını gördüm. Hatta bir kadının en çekici hali bu benim için. Oysa Türkiye’de maalesef kaprisli, kıskanç Türk kızlarından başka bulmak çok zor (buraya özellikle geleceğim).

“Kanka, pampa, bro, kaarrrşiiim” gibi takılmak değilmiş istediğim. Böyle takılanlara da lafım yok fakat; politik konulara, Türk kültürüne ve tarihine kafa yoranları gördükçe, olağan şeyler dışında bir şeyler düşünen ve böyle yaşayanları gördükçe, konuştukça; istediğimin bu olduğunu anladım. Böyle dostlarım var. Kendini geliştiren, oturduğumda ve konuştuğumda çok farklı şeyler öğrenebileceğim; konuşurken yeni fikirleri aklıma getiren dostlarım. Maalesef her gün görüşemiyoruz (coğrafi nedenler).

**

Müzikten kızlara, dostlardan hobilere anlatacak çok şey var ama kısaca KENDİNİZİ KEŞFEDİN! Başkaları gibi olmaya çalışmayın. Eğer biraz farklıysanız toplumdan dışlanma ihtimaliniz bile olacak. Dışlanacaksınız hatta. Sürekli bir şeyler diyecekler hakkınızda! Fakat yıllar geçtikçe, düzgün insanları bulmaya başlıyorsunuz. Orjinal insanlarla bir araya geliyorsunuz. Oturup saatlerce konuşsanız bile yetmiyor. Bir dağ evinde, şömine karşısında haftalarca konuşsanız ancak özlem giderebileceğiniz dostlarınız oluyor.

OLMAYA ÇALIŞTIĞIM insanlar var ya… Yıllar sonra daha iyi görüyorsunuz bazı şeyleri. Lisede “cool” olan, serseri tiplerden birisiyle karşılaştım geçen yıllarda. Bir benzin istasyonunda araba yıkıyordu. Ben ise okuyordum. Çocuğu olmuş. Hayata erken atılmış. Aslında düzgün bir çocuktu, hocalar kurtarmak için uğraştı. Okuyabilirdi, akıllıydı. Fakat “asi” olacak ya! Kendi hayatını yaktı maalesef.

 

İlişkiler

Bu, en muhataralı bölüm… “Abiciğim ne diyorsun, muhataralı ne yahu?” diyenler olacaktır. Haklılar. Onca Türkçe, Türkçenin Dirilişi falan diyorduk. Yani riskli, tehlikeli bölüm ama anladığımız gibi değil birazcık daha gizemli, karışık anlamda tehlike (içerisi görünmeyen mağara gibi).

Okuduğum tonla belge, makale ve kitap ile birlikte hiç tanımadığınız bir kadına ne demeniz gerek söyleyebilirim. Bilimsel ve binlerce kişinin deneyimleyip, bilimsel gerçeklerle oluşturduğu ve benim de defalarca kullandığım ve büyük ölçüde sonuç aldığım (10’da 8-9 vardır) şeyler. Mystery’nin yaklaşımları, PUA forumlarında anlatılanlar, sözler neler neler…

Fakat ortalama üzeri bir bireyseniz şunu anlıyorsunuz; bir kadının dekolte ya da mini giydiğinde 10 erkeğin 9,5’tan 10’unun bakması kadar yüzeysel durumlar. Belki istediğiniz şeylere(!) ulaşabilirsiniz ancak 30 yıl sonunda bunun benim istediğim şekilde; cesur, özgüvenli, bilgili, kültürlü vs vs gibi bir kadın olmayacağı aşikâr.

Kıbrıs’ta okuyup 40 kişilik sınıfın 35’inin yabancı olduğu sınıflarda derse girmenin de hiç yararı olmadı! Tacik kız görüyorum, arkadaşım. Hava yağmurlu, görüşeceğiz ve derse gideceğim. Hafiften geç kalmışım. Kız bir yandan şemsiye tutuyor, bir yandan eldiveni çıkartmaya çalışıyor. Gerek yok dedim, olmaz dedi. Çok ayıp dedi. Eldivenle görüşmek ayıp! Eski nesil ile konuşunca, bizde de ayıp imiş!

Küçük yaşta jimnastiğe gitmiş, bacaklarını sıfır açan, sonra futbola devam etmiş ve programlama bilen Rus kızla baş başa kalınca; felsefe, politika, tarih bildiğini anlıyorsun. Nasıl diyorsun? Rusları güzel olarak biliriz, tamam eyvallah ancak sadece güzel değiller! Rus, Kazak, Kırgız, Özbek, Taciz, Azerbaycan Türk’ü…. Bu kadınlara bakıyorsun; bakımlı, bilgili, özgüvenli, kültürlü….

Kimse kusura bakmasın da (ya da bakın bana ne kardeşim!), dönüp bakıyorsun Türk kızlarına… Amacı zengin koca bulup kendini kurtarmak olan ve eşine bedeni harici başka hiçbir şey sunamayacak olan bir kadınla ben ne anlaşayım? İletişim kurmayı bilmiyoruz başta! Türk erkeği olarak biz de mükemmel değiliz tabi, yabancı kıza karşı bir ayılık yaptığımızda kız bize bağırıp çağırmıyor, bak böyle yaptığın için ben de böyle böyle hissettim diyor. Sonra ben de, “ulan ne ayıymışız arkadaş” diyorum. Türk kızına bakıyorsun bır bır bır bır bır… Söyleniyor, başının etini yiyor. Suçluysan bile cinlerini tepene çıkartıyor.

Dediğim gibi bu alan oldukça karışık. Fakat ben Türkiye’den bir kız ile evlenebileceğim ihtimalini sıfırladım. Azerbaycan, Kazakistan, Bulgaristan gibi bir yerde yaşayan Türk olur, Tatar olur ama Türkiye’de yaşayan Türkler ile yapamayacağımı anladım. Yapabileceğim kız illa vardır, onlarla da ben denk gelmedim demek ki. Kapris, trip, kıskançlık ile uğraşacak değilim…

Dolayısıyla, “ben yalnız yapamam” diyorsanız, aman kızlara katlanın. Yoksa benim gibi, veganlıktan politikaya, minimalizmden topluma ve felsefeye kadar çeşitli şeyleri konuşabileceğim; oturup günlerce muhabbet edebileceğim bir kız arıyorsanız işiniz zor olacaktır.

Andıç: PUA dedik, bilmem ne dedik… Öyle herkesle takıldığım falan izlenimi verdiyse acayip yanlış bir izlenim. Hatta tam tersi, kızlara tahammül edemediğim için yarım saat içinde “işim çıktı” deyip kalktığım ve bir daha görüşmediklerim oldu. O kadar güzel kızların karakter ve zeka olarak bu kadar boş olabileceği…. Neyse ki her kör satıcının kör alıcısı var (ya da umarım vardır).

 

27 Yaş ve Üstünün Güzelliği

Kadınlar biraz daha erken olgunlaşıyor. Bu nedenle kadınlarla, erkeklerle anlaştığımdan daha kolay anlaşabiliyorum belki. Fakat 27 yaş civarında ve sonrasında insanlar daha çekilebilir oluyor. Milletimizde bulunan (ne yazık ki) tripler, kaprisler daha azalıyor. İnsanlar daha fazla karaktere, zekaya önem veriyor. Şekilcilik, görsele önem verme, saçma şeylerle ilgilenme 25’e kadar önplanda. Bu nedenle hayatımda en sevdiğim dönem 27 ve üzeri diyebilirim. Abuk subuk tripler, kaprisler, kıskançlıklar, saçma sapan davranışlar yok. YETİŞKİNLER var karşımda. Tabi bu “yetişkinlik” düzeyine de yabancıların 20’li yaşların başında ulaşabilmesi ve hatta öncesinde bile ulaşabilmesi; çocuk yetiştiremediğimizin, bunu bilmediğimizin kanıtı gibi.

 

Nesil Farkı

Liseli stajyerlerimiz var ve geçen deprem oldu. Biz 1999 depremini konuşurken birden stajyerlerin 2000-2001 doğumlu oldukları ve depremi bilmediklerini fark ettik. O zaman yaşlandığını ya da tercihe göre büyüdüğünü anlıyorsun. Bana göre 2003-2004 bile sanki 3-4 yıl önceydi. Devir değişiyor.

1985 ile 1995 arasında doğanları, geçiş nesli diye tarif ediyorum. Genel anlamda sokakta oynayan son, bilgisayar ile oynayan ilk nesiliz (1989’lu olarak merhaba diyorum). 2001’de eve bilgisayar aldı ve ekolay vs gibi şeylerle internete bağlanıyorduk. Sürekli değildi. Haliyle programlama öğrendim. Oradan hack ile ilgilendim. 2007-2008’e kadar bilgisayarla uğraşanlar (MIRC, ICQ, karı kız peşinde takılmış olanlar haricinde); genellikle korsanlıkla ilgilenir. Emule’den tutun da bilgisayarlara sızmaya kadar… Haliyle biz korsan nesiliz. Müzikten oyuna ve kitaba kadar korsan alışkanlığımız var. Hatta okulda “korsan” olarak libgen’den kitabı indirebilir arkadaşlar demiştim, öğretmen de ben korsana karşıyım dedi. Ben de dedim ki; “bir kitap 150₺, yazan akademisyen, alan öğrenciler. Dolayısıyla öğrencileri sömürüyor bu hoca. Ben de öğrencilerin sömürülmesine karşıyım. Üstelik burası KKTC ve korsanlık ile ilgili hiçbir yaptırımı da olmayacaktır” (bunu İngilizce söyledim bir de! -gözlüklü cool adam smilesi buraya-).

İşin şakası bir yana durum bu. Çok sevdiğim sanatçıların parçalarını ve çok sevdiğim oyunları alırım. Fakat öncesinde korsan olarak yükleyip oynamışlığım ve dinlemişliğim vardır. Şu var, öğrenciyken dibine kadar korsan diyordum. Çalışmaya başlarım, para kazanırım; sonra korsan biter diyordum. Öyle de oldu. Öğrenciyi sömürmeyin be! Öte yandan şimdi yiğenlere bakıyorum; yıllar içinde yüzlerce lirayı oyuna gömüyorlar ve üstelik üniversite öğrencisi bile değiller.

Aynı şekilde annemin nesline bakıyorum (1967’liler, üzgünüm anne, düzelteyim: 25 yaşındalar :P), oyuncak yok, bilgisayar yok, internet yok…. Ne var? Sokakta oyun var, doğa ile ilgilenme var, el işi var, bir şeyler üretme var, araştırma var… Yani şimdiki neslin altında internet ve sınırsız imkânlar var fakat tembelliği getirdi. Araştırmıyorlar, uğraşmıyorlar. Eski nesiller daha yaratıcıymış. Şimdi bunca teknolojiye rağmen şimdiki gençlerin yaptığı oyun oynamak. Hele 10-15 yaş arası gençler Twitch’i izliyor ve orası rezalet! Sigara firmalarının sponsorluğunda, saçma sapan kültürel sapma yaşanıyor. Sırf bu konuda bir gönderi yayınlasam yeridir. Barış Özcan, Sunay Akın gibi düzgün kanallar izlenmiyor örneğin. Saçma sapan şaklabanların; İngilizce özentiliği (Anadilini konuşamıyor daha), ve saçma sapan hareketleri izleniyor… Toplum olarak batıyoruz!

 

Nesil Farkının Politik Açıdan Ele Alırsak

Düşününce 2000’lerin başında doğanlar tamamen AKP Türkiyesi ile büyüdü ve karşılarında AKP Türkiyesi dışında bir alternatif yok. Benim gibi 1990’ları görenler, Türkiye’nin onca soruna rağmen özgür, mutlu ve daha da öncemlisi KENDİ KAYNAKLARINA SAHİP ülke olduğunu biliyor. Özelleştirmelerle, politikalarla sömürge haline getirilmediğimzi dönemleri de biliyor. Dinin her yere bu kadar girmediği, yobazların bu kadar artmadığı; fakat suçun da düşük olduğu dönemi biliyor. Çünkü dindarlar, Anadolu Müslümanları idi. Bunların getirdiği düzenle bir bölümü sonradan da görememiş insanlar ve Arap Müslüman yaşantısını “İslam” olarak sundu.

Türk kimliğimizden, kültürümüzden koptuk. Bugün konu olan mevlüt ve nicelerine baktığımızda; yaptıkları şeylerin Anadolu kültüründe olmadığı gibi, İslam kültüründe de yeri yoktur. Peki nasıl bu hale geldik? Sorulacak soru bu.

Dolayısıyla, AKP iktidarı dışında bir dönem görmemiş insanlar oy kullanmaya başladı. AKP’nin kurduğu sistemde yetiştiler, AKP’nin eğitim sistemiyle büyüdüler, yandaş kanalları izlediler. BAZILARI düşündü ki, böyle olursa Türkiye’yi istediği yöne çekecekler. Oysa gençlerin önünde sınırsız kaynak internet var. Eğer aileleri gençlere okuma, araştırma, sorgulama yetisi vermiş ise; insanlar hemen internetten, kitaplardan öğrenmeye başlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde liselerde Nutuk dağıtılıyordu mezuniyetle. Okuyan kaç kişiydi? Şimdi gençlerin hepsi Atatürkçü kitapları okuyor, Nutuk okuyor, İslam’ı ve Türk-İslam sentezini anlamaya çalışıyor. Bir bölümü AKP’den o kadar bunaldı ki; Erdoğan’ın söylediği “milliyetçiliği ayaklar altına aldık” sözlerinden o kadar usandı ki, Şamanizm’i, Türk tarihini ve Türkistan (Orta Asya) bölgesindeki yaşayışlarımızı araştırıyor. Bu insanlar Türklerin İslamiyetinin Allah sevgisi, Arap Müslümanlığının da temelinde Allah korkusu olduğunun farkına varıyor. Attürk’ün önemini fark ediyor.

Türkiye’nin kurucu değerlerine, Atatürkçülüğe, Türklüğe yüklendikçe; gençler bir şekilde bunları daha bilinçli şekilde okuyor. Önceki nesiller, “bir şey olmaz hakim var, savcı var, avukatlar var, aydınlar var” diye evde rahat rahat oturuyordu. En kötüsü olursa, askerler müdahale eder diyorlardı. Şimdi gördüğümüz üzere hepsi bir şekilde ele geçirilmiş veya susturulmuş. Eskiler bunu gördü, umarım bir şeyler yapmak gerektiğini anlayacaklar. Yeni nesil ise gezip gördükçe, Youtube’dan başka videolar izledikçe; Türkiye’nin ne kadar kötü yönetildiğini anlamaya başlıyor.

Tehlikeli bölüm şu; gençlerin gördüğü “güzel yaşam” tamamen Avrupa’dan ve Amerika’dan ibaret. Türkiye’nin Avrupalı odluğunu düşünmüyorum, tam tersine küçük Amerika olduk. Ya İslam adı altında Araplaştık ya da çağdaşlık adı altında yozlaştık. Kendi tarihimizi, kültürümüzü, dilimizi unuttuk.

Uygulama demek yerine aplikasyon, konum yerine lokasyon diyen; lavash, pilove, qaburga gibi mekan isimleri açan ve buralara bayılan değişik bir tür üredi bu nedenle. Oysa Fransa’dan İngiltere’ye, Amerika’dan Japonya, Çin’e kadar hiçbir ülke ve kültür; başkalarının taklit ederek yükselmez!

Güney Kore Amerikalılaştı, fakat kendi kültürünü PAZARLIYOR. Olayın özü bu. Türk kültüründen koparsan, Türk gibi değil de Amerikalı gibi yaşarsak, Türkçesi varken İngilizce veya İngilizcemsi şey koyarsan; orada sömürgeleşirsin. Gönüllü sömürge olursun. Zaten olduğumuz da budur.

Bunlarla ilgili plan yapabilecek hiçbir devlet kurumu yok! Stratejileri nedir? 2025’e doğru daha da radikal İslam hareketleri başlatıp İranlaşmak mı? (ki İran gibi bile olamayız, daha beteri oluruz çünkü kültürümüzü kaybediyoruz ve çalışkan bir millet değiliz). Türklük, kültür diyorsun; iktidarın anladığı Osmanlı dönemi. Yahu biz Türkistan’da nasıl yaşıyorduk?  Onlar yok. Neden? Şamanizm var bir şeyler var.

İşte bu kadar acı durumdayız. Fakat bazı şeyleri yaşamadan, dibe batmadan da anlamayacağız. 2025’e kadar tepe taklak yuvarlanacağız. Eğer ekonomik, politik, kültürel ve diplomatik krizlerden köşeye sıkıştığımızda bunları anlarsanız; 2025’ten sonra umut doğacak, yoksa 50-60 yıl daha toparlanamayız.

 

Sonuç Olarak

Aslında yazacağım çok şey vardı fakat 3. dubleden ve 1,5 saatten sonra uyku bastırdı. Saat 00.11 oldu. Spordan geldim, uyuyacağım…

Yukarıda da açıkladığım üzere; 30 yaşına geldiğimde insan ilişkilerinde doğru ve yanlışın çok değişken olduğunu ve hatta toplumun büyük bölümünün doğru bildiği şeylerin doğru olmadığını gördüm. Yani toplum gibi olayım diye uğraşmayın. Eğer toplumdan farklı düşünüyorsanız, toplumdan farklıysanız; çok acılı bir hayatınız olacak. Hatta toplum için iyi şeyler yapmak isteseniz bile, toplum size direnecek ve “topluma rağmen” toplumu kurtaracak işler yapmak zorunda kalacaksınız.

Bütün bu süreçten sonra söylebileceğim şeyler var:

1- Hobileriniz olsun ve süreklilikleri olsun. Devam edin!

2- Okuyun! Okumayı sevmiyorsanız, önce hangi kitapları sevdiğinizi bulun. Sonra okumaya devam edin. Okuyun, okuyun, okuyun.

3- Dil öğrenin. Çok zor değil, hele bu devirde. İngilizce öğrendiğinizde, karşınıza geniş bir dünya açılacak. Sonra istediğiniz her şeyi öğrenebilirsiniz.

4- İyi insan olmaya, kibar olmaya gayret edin. Görgü kullarına dikkat edin. Türkiye’de yaşıyorsanız, görgü anlamında karşınızda tam bir kütük takımı olduğunu göreceksiniz. Okumamış insanlardan kendini üstün gören üniversite mezunlarından, asansöre bindiğinde “merhaba/selamun aleyküm/selam” demekten aciz insanlara kadar nice kütük! Bunların karşısında doğru olanı yapmaya çalışın.

5- Doğrular doğrudur, yanlışlar da yanlış… Hiçbir şart altında yanlışlara sapmayın. Kolay para kazanmak, kısa süreli olacaktır. Uzun süreçte bedelini ağır şekilde ödersiniz. Doğru, dürüst, ahlaklı kalın. Parayla arkadaş, itibar, çevre sahibi olmayın ki paranız bittiğinde bunları kaybetmeyin. Bırakın dürüstlüğünüz, karakteriniz para kazandırsın.

6- şekilci olmayın. Maalesef Türkiye’de en büyük sorun bu. Lüks arabalar, en yeni telefonlar, alışveriş, instagram gönderileri için en kral yerlerde yemekler… Şekilci olmayın. Minimalizme kulak verin! Verimliliği öğrenin.

**

15 yıl önceki ben ile şimdi arasında dağlar kadar fark var. 15 yıl önce yanlış olduğumu düşünürdüm, şimdi doğru olduğumu iddia etmiyorum ama yanlış olmadığımı da biliyordum. 15 yıl sonra nasıl biri olacağım bilmiyorum. Fakat bırakın 10-15 yılı, 5 yıl öncesine bakarak, kendimi inanılmaz olgun hissediyorum. Seçilme yaşının 30-35 ve hatta 40 olmasının doğru olduğunu düşünüyorum örneğin.

18 yaşında, gerçekten bazı şeyleri görmekte zorlanıyorsunuz. Gençlik güzel, düşünceler güzel; fakat çoğu şeyin uygulanabilirliği yok. Sadece kulağa hoş gelen şeyler anlatılıyor.

45 yaşında nasıl biri olacağım bilmiyorum. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak; gençlerin refah, huzur ve mutluluk içinde yaşadığı bir ülkeyi inşa etmek istediğimi biliyorum.

Diyeceğim son şey: hayal kurun ve hayallerinize ulaşmak için uğraşın gençler!

Saygı ve sevgilerimle…

 

kendime not: kafan güzelken yazı yazma! Ne yazdığımı ben de merak ediyorum. Yarın okuduğumda çok ilginç olacak.

%d blogcu bunu beğendi: