Ortalama okuma süresi: 8 dakika

Salgından faydalanılarak, gündemin yoğun olması ve halkın dışarıya çıkmayacağı düşünülüp; Salda gölü tahrip edilmiş, alelacele geçirilen yasayla “Ergenekon savıcısı tahliye edilmiş”, Tosuncuk lakaplı dolandırıcının bu aftan yararlanacağı iddiaları var ve hukukçular ısrarla 13 yaşında kıza tecavüz eden birisinin 15 yaşından büyük olması ve evlenmeleri durumunda cezasız kalmasının önünün açılacağını (işin özü tecavüzcüsünle zorla evlendirecekler) söylüyorlar.

Süreç böyle devam ederken; “milliyetçiliği ayaklar altına alan”, her fırsatta Atatürk ve silah arkadaşlarına saldıran bu zihniyete ve son dönemdeki bu olaylara güvenen bazı “trol hesaplar” ile sosyal medyada, “Atatürk öldü 5816 kaldırılsın” deniyor, yani Atatürk aleyhine işlenen suçlara ceza.

ÇOK NET SÖYLEYECEĞİM İYİ OKUYUN!

  1. Atatürk bedenen ölmüş fakat yaptıkları ve fikirleri ile yaşıyor ve gün geçtikte güçlenerek daha fazla insana hitap ediyor. 200 yıl sonra dahi fikirleri yaşayacak, bu topraklarda insanlara yol gösterecektir!
  2. Atatürk demek, bu topraklarda; bağımsızlık (istiklâl) demektir, Türklük demektir, Türkçe demektir… Bu topraklarda Atatürk; demokrasidir, laikliktir, kadın-erkek eşitliğidir, üretimtir, yerli olana destektir, emekçileri düşünmektir, okumaktır, araştırmaktır, aydın olmaktır, dilini/kültürünü/tarihini iyi bilmektir…
  3. Atatürk’ü koruyan şey kanun değil; Atatürk’süz Türkiye Cumhuriyeti’nin olmayacağını bilen Atatürkçülerdir, yani biziz! BİZ KİMİZ? Türk tarihine, Türk kültürüne, Türkçeye, demokrasi ve Cumhuriyete, laikliğe inanan ve güvenen, Atatürk’ün 6 ilkesini takip edenleriz.

Bugün Atatürk’e saldıranların en büyük kaynağı, İngiliz istihbaratçısı Armstrong’un Bozkurt kitabındaki “doğrulara gizlenmiş yalanlardır”. Bozkurt kitabı, tüm dünyaya Atatürk’ü kötü göstermek ve karalamak için yazılmış kitaptır. Görseli rezalettir. Atatürk’ün cevabını okuyunuz.

Bugün cemaatlerden, en azılı Atatürk düşmanlarına kadar herkes; STK’lar, cemaatler ve/veya çeşitli şekilde hizmet ettikleri bu güçlerin uydurduğu yalanları kullanmakta.

Hatay Devleti belgeseli ve sömürülen ülkelerde görebileceğiniz üzere; sömürgecilerin yaptıkları ilk şey, halkı kutuplaştırmak ve halkı birleştiren (Bizdeki Türklük ve Atatürkçülük gibi) her türlü değeri yok etmek, halkın kahraman gördüğü insanları itibarsızlaştırmaktır.

Bugün Türkiye’ye hakim olan bu kirli zihniyet, ancak sömürgeci güçlere hizmet etmektedir. Bu toprakları bölmek, parçalamak ve Orta Çağ düzenine döndürmek için ancak milleti birleştiren ve ileriye taşıyan Türklüğü, laikliği, demokrasiyi, Cumhuriyeti ve aydınlanmanın ve bağımsızlığın simgesi olan Atatürkçülüğü yok etmek gerektiğini çok iyi biliyorlar!

Buna izin vermeyeceğiz!

Geçmişte denendi, olmadı. Şimdi deneniyor, olmayacak. Gelecekte de denenecek ancak gelecekte de olmayacak!

 

Coştuğunuz Mehter Bile İttihat ve Terakki Eseridir!

Bknz: Mehteri’i İttihat ve Terakki Canlandırmıştır

Yeniçeri kırımından sonra Yeniçeri ocağı dağıtılmış, Mehter’de tarihe gömülmüştür. Yeniçerileri tarihten silmek için mezar taşları kırılmış, belgeler yok edilmiştir. Almancılık, politika vb konularda sevmediğim Enver Paşa ve benzeri nedenlerle uzak durduğum İttihat ve Terakki cemiyeti; “asker organizasyonu ve Türklük, laiklik” açısından takip edilecek, izlenecek bir oluşumdur. Önemli çalışmaları başlatmışlardır. Mehter ise Enver Paşa ve İttihat&Terakki ile birlikte tekrar canlandırılmış, halk eserleri tekrar bestelenmiş ve yeni besteler yazılmıştır. Böylece asker örgütlenmiş, morali yükseltilmiştir. Bilin bakalım eski eserlere ne oldu? Paragrafın başına gidin.

Bugün Osmanlıcılıkla coşan Atatürk düşmanları dahi; “Türk milleti Türk milleti” diye coşkuyla eşlik ettiği Mehter Marşlarının İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yazıldığını ve tarihi gerçekleri bilmez!

 

Hürriyet ve İtilaf Artıkları

Osmanlı döneminde iki parti vardı; şeriatı koyu şekilde destekleyen, Sevr döneminde “hangi sömürgeci ülkenin sömürgesi olsak” diye tartışan, Türklük ve laiklik karşıtı, sadece Enver Paşa ve takımına değil, Atatürk ve İstiklâl Mücadelesine de karşı duran ve sömürgeci güçlerin emirlerini meclisten geçiren zihniyetin temsil ettiği Hürriyet ve İtilaf ile Türklük, laikliği destekleyen İttihat ve Terakki’dir.

Bugün sosyal medyada Atatürk üzerinden Türklük, laiklik, demorkasi ve Cumhuriyet; kısacası İSTİKLÂLİMİZE ve birliğimize, bütünlüğümüze dil uzatarak nabız yoklamaya ve “yavaş yavaş kaynayan su içindeki kurbağa” deneyinden yola çıkarak, Atatürk’e karşı operasyon yürütenler bu Hürriyet ve İtilaf artıklarıdır.

 

Buradayız ve Burada Olacağız

Atatürk’ün temsil ettiği her türlü değeri benimseyen; “millet olduğumuzu” yani Türklüğü bize hatırlatan Atatürk’ün izinden giden, laikliği, Cumhuriyet ve demokrasiyi, özgürlüğü savunan bireyler olarak her zaman Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü savunacağız.

Türklüğün ve Atatürkçü değerlerin olmadığı bir Türkiye’de yaşamaktansa, ölümü göze alırız. Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe yürüyeceğiz, küçük yaşlarda her gün bunun sözünü verdik.

Türkiye’deki mevcut durumdan yola çıkıp, her fırsatta düşmanın yaptığı gibi Atatürk’e ve Türklüğe saldıran bu artık zihniyet şunu bilsin ki; Atatürkçülüğü canımız pahasına koryacağız. Değil hapis, ölüm bile bizi korkutamaz.

Günümüzdeki iktidar zihniyetine, yasaların ve denetimin gevşekliğine güvenerek Atatürk’e, silah arkadaşlarına laf atan ve Türklüğü ayaklar altına almaya çalışan kim varsa şunu bilsin:

ER YA DA GEÇ ELİNİZDEKİ GÜÇ BİTECEK! Bugün cesurca söylediğiniz sözler ve bugüne kadar yaptıklarınızın bedelini çok ağır ödeyeceksiniz.

Çok fazla zamanınız kalmadı, en fazla 2030.

Orta Çağ zihniyetiniz, yabancılara bağlı yaşamınız; Türkiye Cumhuriyeti’ni ekonomik ve kültürel sömürge haline getiren fikirleriniz bu topraklardan “bir daha dönmemek üzere” defolup gidecektir.

 

Çağdaşlık Adı Altında Yozlaşanlar

İslam adı altında Araplaşanlar, Orta Çağ zihniyetiyle ülkeyi cehenneme çevirenler değil; aynı zamanda tarihini, kültürünü, dilini bilmeden Avrupa’yı çağdaş görerek “çağdaşlık adı altında yozlaşanlar, kendi kültürünü kaybedenler” de bu sınıfa girecektir.

Türk kültürünü bilmeden, gelinin belindeki kırmızı kuşağa laf eden sözümona feminister (bknz: kırmızı kurdele Şaman adetidir)
Aynı şekilde bay-bayan/erkek-kadın/oğlan-kız ayrımlarını bilmeyen tiplere: (bknz: ne nerede kullanılır? Bay-bayan)
Bölümlerdeki akademisyenlerimizin Avrupa hayranlığı yaparken Türk kültürü ve tarihine bakmaması (bknz: ülkemizdeki cahillik ve kafası karışık olan milliyetçiler)

daha niceleri…

Daha düne kadar Avrupa’ya KAÇAN, KAÇMAYI DÜŞÜNEN; her fırsatta Türkçesi olmasına rağmen, İngilizce sözcük kullanarak “kültürlü” olduğunu düşünen ahmaklar vardı, ne oldu onlara? Konum, uygulama demek yerine lokasyon, aplikasyon diyenler vardı; Türkçe lokmadan lokanta demeyi “köylü, içşi” işi görüp, “restorant” diyenler vardı?

Avrupa’ya gidip, yaşayıp, orada “Alaman hükumeti süper, Alamanya süper; Avrupa’da insana değer var” diyenler 30 yıl sonra Türkiye’ye dönüyor… Ölürse kendi toprağında ölsünmüş. Salgında Avrupa devletleri bizi sallamadı, Türkiye’de Türklere daha iyi bakılıyor; iş “göt korkusuna gelince” buraya kaçtık diyemiyor. NE OLDU KARDEŞİM?

Avrupa ve Amerika hayalleri ertelendi, 30 yıl sonra dönmeye başladınız bakıyorum? Avrupa’da ırkçılıktan korkup sol partilere oy verip, burada gelip sağ partilere oy veriyordunuz; Avrupa’da yaşayıp, buradan 3-5 daire alıp “Türkiye süper, iktidar süper” diyordunuz. Şimdi her şey değişti değil mi?

Ben iktidarın yerinde olsam 5 yıldır ve daha fazla Avrupa’da olanları almazdım. Oranın sistemine, oranın kurallarına alıştınız; gelmeyin derdim, salgın bulaştırmayın, almıyoruz.

Gidip; eğitim görüp, mesleki anlamda kendini geliştirip, sonra buraya geleceklere sözüm yok. Fakat diğerlerinin oy hakkı bile olmamalı! Havalimanlarında falan oy kullanıyorlar, ne münasebet? Çok sevdikleri Avrupa devletileri baksın!

Parazit gibisiniz, Türkiye’de işler zorlaşınca kaçıyorsunuz ancak orada can korkusundan tekrar geri buraya.

Akademisyeninden gurbetçisine kadar bu kadar Avrupa ve Amerika seven; Türk tarihi, Türk kültürü ve Türkçeyi sadece sözde kullanan veya bunları tamamen reddeden insanlar da elbette bu durumdan nasibini alacak.

Bizdeki Yabancı Hayranı Aydınlar

Osmanlıda Türklüçülük akımları, AVRUPALI TARİHÇİLER TÜRKLÜĞÜ ARAŞTIRMAYA BAŞLADIKTAN SONRA ortaya çıktı. O dönemde okuma yazma bilenlerin, aydınların çoğu asker idi. Dolayısıyla Avrupa’daki kitapları, gelişmleri ve Fransız devrimiyle artan ulus devlet isteklerini takip edip, Türklüğü öğrendi ve akımı ülkeye getirdi. Ondan önce Türklüğün adı yoktu! (bknz: Atatürk’ün girişimleri imkansızlıklar ve Hıfzıssıha).

Bakıyorsunuz bizim akademisyenlere komünizm, feminizm, bilmem ne.. Bakıyorsunuz Henry Kissinger, ekibiyle birlikte oturup “Osmanlı Orta Doğuyu nasıl yüzlerce yıl idare etti” diye araştırıyor:

**

Bakıyorsun Orhun yazıtlarına, Türklerle ilişkisini bulan Rus Türkolog Vasili Radlof fakt öncesinde Rus çarı Büyük Petro (ki çok severim kendisini) emriyle bitki bilimci ve ekibi keşif etmiş.

Üstteki konularda var, Osmanlı İmparatorluğunun doğru düzgün ve dönem dönem siyasi vilayet haritaları bile yok! 3 farklı kaynaktan düzenleyerek ben ilgili konuda yayınladım.

BİZİM AKADEMİSYENLER NE İŞ YAPIYOR?

Tabi ki Halil İnalcık ve İlber Ortaylı gibi göz önünde bulunan veya İstiklâl Mücadelesinin yapıldığı toprakları 5 yıldan fazla süredir “karış karış” gezen Dr. Selim Erdoğan (bknz: Türk Bitti Demeden Bitmez SAKARYA kitabı), ya da Anadolu bitkilerini keşif eden (hatta adına bitki verildi) Prof. Dr. Hüsnü Can Başer ve hatta Türk müziğini dünyaya duyuran Fazıl Say ve Hüsnü Şenlendirici gibinice akademisyen, sanatçı, tiyatrocu, bilim insanı ve nice insanlar var…

Bu insanların değerini bilmiyoruz, kullanamıyoruz ve iktidar sürekli bu insanlarla kavga halinde. Dinlemiyor! O kadar dik kafalılar ki, yanlış yaptıklarını kabule debilecek konumda değiller.

Fakat böyle insanlar bir elin parmaklarını geçmez. Böyle üniversiteler Türkiye’de 10, taş çatlasın 15 tanedir. O kadar! Ya diğerleri? HiKAYE!

 

Önemli Olan %10’un Ne Kadar Bir Olduğu

Her toplumda, her toplulukta; ileriye taşıyan, topluma katkı sağlayan insan sayısı yaklaşık %7 ila taş çatlasın %12 civarındadır. Avrupa ve Amerika’da bu insanlara saygı gösterilir, araştırmaları ve yaptıkları desteklenir. Türkiye gibi ülkelerde ise “sahte aydınlar, bilim insanları, sanatçılar” sadece popüler kültürün parçası olur ve gerçekten bir şeyler yapanlar ise bin bir çeşit zorlukla boğuşur.

Önemli olan halkı bilinçlendirmek, halka katkı sağlamaktır. Uzman olmamama rağmen bu blogu açmamın en büyük nedeni, “halkın anlayacağı dilde” tarihi, siyaseti anlatamayan akademisyenlerdir. İlber Ortaylı gibi iki elin parmaklarını geçmeyecek tarihçi, siyasetçi, ekonomist hariç; televizyon tartışma programlarında ve köşe yazılarında emekçinin, işçinin veya mühendis vb gibi farklı bölümlerden olanların anlayamayacağı kadar “terim” kullanan egolu, kompleksli akademisyenler ise bolca var!

Önemli olan topluma katkı sağlayan bu %10 civarındaki insanların durumudur. Ne kadar birler, ne kadar birlikteler? Şu an Türkiye’de herkes ayrı ayrı ses çıkartıyor ve farklı şeyler söylüyorlar. Oysa laiklik, demorkasi, Cumhuriyet, Türklük ve Atatürkçülük için tek ses gerekir. Güçlü, birleşmiş ve tek ses!

Bu er ya da geç olacak. Fakat İslam adı altında Araplaşan ve çağdaşlık adı altında yozlaşan zihniyetlerden kurtulmamız gerek!

Millattan Önce, Türk boylarında kadının önemi büyüktü. Türk kadını boy yönetti (bknz: Tomris Hatun). Dolayısıyla benim Avrupa’dan kadın haklarını öğrenmeme gerek yok! Onlar Türk kültüründen öğrenecek. FAkat biz de İslam adı altında Araplaşarak kadını sosyal hayattan sokmaya ya da çağdaşlık adı altında kadını cinsel obje haline getirmeye son vereceğiz!

Bugün Avrupa ve Amerika basınında Türk kolonyası tanıtılıyor. Amerika’da taharetli tuvaletler ortaya çıkmış. Tabi ki bizden ileride olan ülkelerden ilgili her şeyi “kendi kültürümüze yedirerek” alacağız. Teknoloji, bilim, matematik ya da insanlığı geliştirecek ne gerekiyorsa. Ancak kusura bakmayın da; kendi tarihini ve kültürünü bilmekten aciz, Türkçenin değerini kavrayamamış insanların ortalıkta uzman gibi dolaşarak her fırsatta Avrupa ve Amerika’yı övmesini de kabul edemem!

**

%10 birleşecek, bütünleşecek. Halka ve gençliğe tarihimizi, kültürümüzü öğreteceğiz. Sorgulamayı, bilimsel düşünmeyi öğreteceğiz. Dilimize, kültürümüze, tarihimize sahip çıkarak; dünyanın en önemli ülkelerinden birisi olabilirz. Tek yol bu.

Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdi hedefe ilerleyerek; muhasır medeniyetler seviyesine ancak böyle çıkabiliriz. Atatürk’ün izinden, Atatürkçülük ile.

Bu konuda da şunu vererek bitirmek istiyorum

Atatürk ve Dehası

Atatürk’ün elindeki portakal. Atatürk’ün dehasının da bir göstergesi. Oymapınar barajından; Şişecam, demir çelik, basma fabrikalarına kadar bir çok şey, içlerindeki cihazlar Sovyetler Birliğine yaptırıldı ve oradan getirildi. Eğitimi veren eğitmenler dahi Sovyetler Birliğinden. Peki borç içinde olan, yoksul; elinde avucunda hiçbir şey olmayan millet nasıl yaptı? Yüce Türk milletinin önderi Atatürk’ün dehasıyla. O portakallar İtalya’dan getirtildi. Tıpkı Karadeniz’deki çaylar gibi, narenciye de yurt dışından getirtildi ve Sovyetler Birliği’ne Narenciye, meyve ve sebze olarak ödendi. Elinde toprak vardı, kullandı. Yurt dışından getirilen ürünlerle, yabancılara fabrika yaptırdık, makine aldık. Siyasetten uzak durmak için 100 yıl içinde ne yaptığımıza değinmeyeceğim. Fakat deha ve tarihi bu şekilde aktarmak gerek. Türk milletinin rahatı, ilerlemesi için tek bir yol var; Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe yürümek.

**

Düzenleme (Yılmaz Özdil’in “Dikili ağaç” yazısından):

Tek örnek vereyim…
Mustafa Kemal’in 1937’de bizzat açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda 2 bin 500 kişi çalışıyordu. Tee 1937’de, işçilere kadınlı-erkekli balo düzenleniyordu, danslar ediliyordu. 700 kişilik sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı, haftada altı gün film gösteriliyordu. İşçilerin tiyatro kulübü vardı, müzik grubu vardı, korosu vardı, fabrikanın radyosu vardı, fabrikada piyano vardı, piyano… Resim-heykel sergileri açılıyordu, bahçesinde havuz, havuzun içinde bronz kadın heykeli vardı. Spor kulübü vardı, Sümerspor… Türkiye’nin ilk alttan ızgaralı futbol sahası oradaydı, basketbol-voleybol sahası vardı, güreş minderi, boks ringi, tenis kortu vardı, paten pisti vardı, bisiklet parkuru vardı. Ameliyathaneli, laboratuvarlı, 40 yataklı hastanesi vardı, eczanesi vardı. İlkokulu vardı, kadın işçilerin bebişleri için kreş vardı, 1937’den bahsediyoruz. Giyecek kooperatifi vardı, fırını vardı, işçileri şehirden fabrikaya getirip götürmesi için Gıdı Gıdı adı verilen mini treni vardı, kendi enerjisini kendi üretiyordu, santrali vardı, Nazilli’ye elektrik veriyordu. Özetle… Cumhuriyet mucizesiydi. Mustafa Kemal açılışa geldi, Nazilli halkı teşekkür için 22 ayar altından anahtar yaptırmıştı, sembolik kapı o anahtarla açılacaktı. Mustafa Kemal “memlekete hayırlı olsun” dedi, açtı. Bugünkülerin yaptığı gibi hatıra ayaklarıyla anahtarı cebine atmadı, “altın milletin hazinesine aittir” dedi, Celal Bayar’a verdi, Celal Bayar emaneti aldı, Ankara’ya gider gitmez hazine’ye kaydetti. Zeka’yla akıl’la kurulmuştu… Makineleri Rusya’dan satın alındı ama devletin kasasından, milletin kesesinden tek kuruş para ödenmedi, her şey narenciyeyle, portakalla mandalinayla ödendi. Türk tekstilinin temeliydi. Fabrika bünyesinde, Nazilli halkına, özellikle genç kızların meslek edinmesi için ücretsiz kurslar düzenleniyordu, okuma yazma kursu veriliyordu. Civar köylere sağlık personeli gönderiliyordu, hastalar tedavi ediliyor, ücretsiz ilaç veriliyordu, bölgedeki sıtma salgını, fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutuldu. İşçilerin 264 dairelik, bin kişilik lojmanı vardı. Hamam vardı, sadece işçilere değil, Nazilli halkına da açıktı. Altı ayda bir yöre halkına ücretsiz basma dağıtılıyordu.

*
Sonra bu arkadaşlar geldi.
*

 

 

**

Ayrıca:

İdeal Cumhuriyet Köyü projesi…. Danimarkalılar tarafından gerçekleştirildi.

Son Değişiklik: 16/04/2020 - 12:17