Ortalama okuma süresi: 10 dakika

Düzenleme: başlık, “Atatürk Sadece Ücreti Değil Nice Bedelleri Ödedi!” şeklindeydi fakat anlaşılmayabilir. Bu nedenle değiştirdim.

Çin, 2 milyon korona tanı kitini ücretsiz göndermiş ve, “Atatürk ücretini ödedi” demiş [1]. Bu bir sahte haber mi yoksa Atatürk olduğu için gizlenmiş gerçek mi ilerleyen günlerde göreceğiz. Haber kaynaklarına göre yine birilerini övüp yerin dibine gömmek için abartılı işler yapanların eseri gibi. Fakat doğru olan bazı şeyleri paylaşmak gerek. Bu haber yanlış çıkabilir ancak ben size doğruları anlatayım…

Konuyla ilgili düzenleme:

Şu Çin’in Türkiye’ye gönderdiği 2 milyon korona kiti ile ilgili doğru düzgün bir haber kaynağı yok.
Görünen o ki, birileri Atatürk üzerine balon haber yaparken, diğerleri ise bundan yararlanıp bak Atatürk değil, Erdoğan getirdi diyecek.
Kesin olan şu: 2 milyon kit Türkiye’ye getirildi. Bu da “ajanslara düşen haber” diye verilmiş. Kim verdi, hangi ajansa bulamadım. İlgili haber: “Çin’den alınan ilk parti hazır tanı kitleri Türkiye’ye geldi“.
“Çin’in Şanghay kentinden alınan hızlı tanı kitlerini taşıyan Turkish Cargo’ya ait geniş gövdeli kargo uçağı sabaha karşı 04:00 sıralarından Atatürk Havalimanı’na iniş yaptı” deniyor.
Yandaş basın şöyle demiş: üretim yapan firmanın ortakları arasında Katarlılar var, Cumhurbaşkanı Erdoğan devreye girerek yapılan 3 milyon kitin 2 milyonunun Türkiye’ye verildiği bilgisi var. İlgili haber: “Başkan Erdoğan devreye girdi, tanı kitleri bu sabah geldi
**
Her bilgiye atlamayın, her bilgiyi paylaşmayın! Doğrulayın. Tamam Hıfzıssıhha önemli merkez, Atatürk’ün yaptıkları da önemli ancak yalan ve yanlış haberler paylaşmak; kraldan çok kralcılıktır. Lütfen dikkat ediniz! Anadolu Ajansı, Anka, DHA, İHA gibi ajanslara; bakanlıklara, bakanlara ve yetkili kişilerin sosyal medya açıklamalarına güvenin!

Dr. Refik Saydam… Sağlık Bakanlığı da yaptı. İstiklâl Mücadelesinden sonra, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti bir çok zorlukla boğuşuyordu. Bunlardan bir tanesi de hastalıklar idi. Atatürk’ün hayatını okuduğunuzda, sürekli olarak rahatsızlıklar çektiğini göreceksiniz. Sadece siroz, böbrekler falan değil; Sakarya’da Atatürk’ün sigarasını yakmak için çakılan kibritten ürken at, şahlanınca Atatürk düştü ve kaburgaları kırıldı. Bunun gibi nice olaylar (ki ben okudukça şaşırıyordum), sadece Atatürk’ün değil, Türk milletinin kaderiydi. Çünkü bilimin peşinde gitmek varken, üfürükçülerin peşinde giden bir yönetim; ilimi (bilim) ve fenni (matematik, fizik, kimya, biyoloji) bırakmıştı.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, hastalıklara ve salgınlara da çözüm bulmalıydı. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, 1928 yılında kuruldu.

Peki katkıları neydi? [2] [3]:

  • Başlangıçta Kimyahane ve Bakteriyolojihane’yi barındırmış; 1936’dan itibaren aşı ve serum üretim ve araştırmalarına tahsis edilmiştir
  • Hıfzıssıhha Müessesesi’nin asli görevi halk sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla araştırma yapmaktır. 6 maddelik yasa verilen görevin ilki araştırmadır!
  • Yapılan araştırmalardan bazıları : (tularemi’nin biyolojik silah olarak SSCB’de kullanımını burada biraz bahsettim), bununla ilgili çalışmalar var. Yıl? 1930’lar. Yani bilime, Atatürkçülüğe devam edilseydi; şu anda biyoteknolojik savunma konusunda da epey ileride olacaktık!

  • Farmakodinamo/farmakoloji şubesinde ise; Güneydoğu Anadolu’da toplanan 369 cannabis (kenevir) örnekleri ve nice örnek incelendiği gibi hükumet isteği üzerine hormon preparatları ve İNSİLÜİN üretilmiştir! Bugün Türkiye’ye ambargo uygulansa, Türkiye’de kaç tesiste insülin üretilebilecek? Kaç insanımız bu tür kronik sorunlara karşı “yerli üretim” olmaması nedeniyle hayatını kaybedecek? Bunu da düşünmemiz gerek.
  • Dünya çapında çok önemli bir kurum olarak kabul edilen bu merkezde verem, tetanos, difteri, kolera, tifüs aşısı, kuduz ve akrep serumları üretilmiş, dünyada bir ilk olan çiçek aşıları ABD ve Çin’e bile gönderilmiştir!..

Kapısında Sağlık Tanrısı Asklepion’un kızı Hygieia’nın rölyefi bulunan bu kuruma, 1997 yılında başkan olarak atandım diyen Dr. Erol Afşin şöyle devam ediyor [4]:

  • Kapısında Sağlık Tanrısı Asklepion’un kızı Hygieia’nın rölyefi bulunan bu kuruma, 1997 yılında başkan olarak atandım.
  • Öncelikle stratejik bir ürün olan, ülkemizin dışa bağımlılığını engelleyecek ve halkımızın ihtiyacını karşılayacak aşıların üretilmesi konusuna yöneldik. Bu amaçla Aşı Üretim Merkezi Master Planı’nı hazırlatarak ülkemiz kaynaklarıyla fabrika inşasının plan ve projesini yaptırdım.
  • O şartlarda Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin bahçesindeki bir binada Tetanos Aşısı Fabrikasını yurt dışından getirdiğimiz modern cihazlarla kurup aşı üretimine başladık.
    Bugün o canım tesis kapalı, değerli bilim insanları ayrılmış ve ne yazık ki cihazları da çürümeye terk edilmiş durumda!..
  • O dönemde planladığımız aşı fabrikasının maliyetini 200 milyon dolar olarak hesaplamıştık.
  • Eğer merkezi tasarladığımız gibi inşa edebilmiş olsaydık, şu anda dünyada pandemi (küresel salgın) yaratan ‘Koronavirüs’ aşısını burada üretebilirdik!
    Ağustos ayında ‘Faz-3′ aşısını hazır hale getirebilirdik!..
  • Aşı üretim tesisleri biyolojik savaş ve korunma açısından çok önemli merkezlerdir. Dünyada birçok ülkenin böylesine stratejik bir kurumun kapatılmasından çok mutlu olduklarını hem sizin, hem de milletimizin bilmesini istiyorum

Durum bu! Neden önemli? Çocukluğum, bu ülkede “milliyetçilik” kavramına örnek verebileceğim bir Profesörün ekibinde olan annemin de bulunduğu TBAM’da geçti. Yani Tıbbi Bitkisel Araştırmalar Merkezi. Neden milliyetçilik dedim? Çünkü Atatürk milliyetçiliği, boş şekilde bazı söylemlere girmek değildir! Milletini, topraklarını, tarihini, kültürünü, vatanını sevmektir! İznini almadığım için ismini yazmayacağım fakat gerektiğinde Anadoluyu karış karış gezerek burada Anadolu bitkilerini bulan, hatta bir tanesine adı verilmiş olan bu insan ve ekibi; Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katkı sağladılar! Buradaki bitkileri araştırdılar. Üstelik bilimsel yönleri de güçlü olan bu insanlar, yurt dışındaki akademisyenler tarafından, saygıyla dinlendi! Türkiye Cumhuriyetine olan bakış açısını değiştiren insanlardan birisidir.

Neden önemli? Çünkü Hıfzıssıhha gibi, TBAM gibi bilimsel kurumlar ile birlikte, dünyaya bir mesaj verirsiniz. Yapılan çalışmalar, insanlığa katkı sağlar. Size bir örnek… Karagandi’ye (Kazakistan) gittim. Orada da bitkisel bir enstitü kurulmuş. Hayranlıkla ve umarım gelecekte bir benzerini Türkiye’de kurma isteğiyle de geri döndüm. Annemin ilaç firması kurma isteğinden sonra, bu şekilde endemik yani Türkiye’ye özgü bitkilerin ıslahı ve araştırılması üzerine “enstitü-vari” bir isteği olduğunu da yıllardır biliyorum. Bana da anlatırdı ancak gidince önemini bir kez daha anlamakla birlikte, bugün Hıfzıssıhha merkezi ile bir kez daha gördük. Neyse, Karagandi’de önümüze konan bir bitki örneğine olan şapşal bakışımdan anlayabileceğimiz üzere ilginç bir şeyler var ve ikinci fotoğrafta biraz daha yakınlaştıracağım:

 

Maalesef telefon ile çektiğim net fotoğraf, yadisk’e yüklenmediği gibi, telefonu sıfırlamak zorunda kaldığımdan, gitmiş. Fakat Artvin’in Damar köyünden gönderilen “centaurea hypoleuca” imiş. Bu, 1977’de gönderilmiş. 1938’de gönderilen başka bir bitki daha vardı. Tabi bu bitkiler nederen anlayamadım. Ankara dediğine göre 1977’de Ankara’da bitki bilim üzerine çalışacak hangi kuruluşlar vardı bakmak gerek ancak Hıfzıssıhha merkezi olması da muhtemel.

Kaynak 3’te bazı aşı ve söylemler var ama 1931 deniyor. Maalesef her işte olduğu gibi bunda da doğru düzgün bir araştırma, doğru düzgün bir tarih yazıma rastlamak mümkün değil! Anayasa kanunu üzerindeki çalışmalar incelenmiş, bir kenara aldım o makaleleri çünkü çok önemli. Ancak neler yapılmış?

Verem, tetanos, difteri, kolera, tifüs aşısı, kuduz ve akrep serumları üretilmiş, dünyada bir ilk olan çiçek aşıları ABD ve Çin’e bile gönderilmiştir; bu bilgi Uğur Dündar’ın yazısında var. Fakat başka bilgiye ulaşmak güç. Çapraz doğrulama yapayım dedim bazı şeylerden, maalesef Türkiye’de basın basın olmadığı gibi, akademisyenler de ayrı dert!

**

Belki bu yazıyı 3 ay önce yazsam ne anlama geldiğini anlamayabilirdiniz. Belki hâlâ anlayamıyorsunuz. Size koronavirüs için her şeyi abartmayın dediğim bir kaç yazı yazmıştım. Belki anlamakta zorlandınız. Maalesef dünya gündemini takip etmeyen ve dünyada neler olup bittiğini bilmeyen kitlelerin aşırı panik veya aşırı rehavet durumları cahillikten. Önlemlerimizi alacağız, sağlık kurum ve kuruluşlarını dinleyeceğiz. Ancak panik yapmayın.

Dünya Sağlık Örgütüne göre, “grip” diye geçtiğimiz şey nedeniyle her yıl 290 ila 650 bin kişi ölüyor. 3 ila 5 milyon insan bu salgınlara yakalanıyor. Tabi ki ölüm nedeni kronik hastalıkları. İtalya ve Çin’de yapılan araştırmalarda, ölenlerin ortalama 2,7 kronik hastalığı olduğu ortaya çıktı. Yani korona değil, normal gripte dahi risk altındalar.

Bunun nedeni nedir? Su içmiyoruz, yeşillik yemiyoruz, spor yapmıyoruz; abur cubur, sigara, şeker…. Bunlara dikkat edeceğiz. Bunlara dikkat etmezseniz, ilerleyen yaşlarda normal grip salgınında dahi risk grubuna girersiniz. Babam sigaradan dolayı akciğer kanseri oldu ve ciğerinin birisini aldılar. Dolayısıyla bizim 3-4 günde atlattığımız gribi 1,5-2 ayda nasıl zor atlattığını biliyorum. Yani korona salgınını atlatacağız fakat sonra ne yapacaksınız? Önemli olan bu. Metro ve otobüslerde milletin yüzüne öksürmeye devam edecek misiniz? Hapşırdığınız elinizle yürüyen merdivenleri tutacak, asansöre basacak mısınız? Haberiniz olsun, normal grip salgınlarında da bu tür bağışıklığı zayıf olan, kronik rahatsızlığı olan insanlar için RİSK teşkil ediyorsunuz. Önümüzdeki yıllarda, hastalandığınızda ve toplum içine çıktığınızda maske takacak mısınız göreceğiz. Öte yandan maske takmak kadar mühim olan diğer şey, maske çıkartmasını bilmek. Millet eldivenleri ve maskeleri direkt sokağa atmış. Cehaletin bu kadarına pes!

Bunları da geçtim; dünyada her yıl 3 ila 3,5 milyon çocuk “yetersiz beslenme” sebebiyle ölüyor. Yine her yıl, bildiğiniz ishal nedeniyle 1,5 milyon insan ölüyor. Üstelik ishal ilacı sanıyorum 2 lira kadar bir para! 1,7 milyon bebek, yenidoğan hastalığından ölüyor. Bu çocuklar ve insanlar sizleri hiç rahatsız etmiyordu değil mi? Çünkü sizin bebekleriniz değil, sizin sevdikleriniz değil! Doğaya karşı yapılan vahşeti, Afrika’daki sömürü düzenini ve gelir adaletsizliğini eleştirenlere de “vatan haini” dediniz değil mi? Fakat iş size dokununca, ne oldu? Henüz 11 bin kişi koronadan öldü. Türkiye’de trafik kazalarında 6-7 bin kişi ölüyor. Ancak ölüm ihtimalinizi hissettiğinizde nasıl panik oldunuz değil mi? Korona salgınından sonra gelişmemiş ülkelerde hastahane, doktor, ilaç olmadığı için; yemek ve para olmadığı için ölen milyonlarca insanı umursamanız dileğiyle…

 

Yeni Kurulan Türkiye’nin Durumu

Gelelim yeni kurulan Türkiye’nin durumuna… Yukarıdaki her yıl gerçekleşen ölümleri niye anlattım? Akraba evliliğinden ve engelli olacak çocuğu “günah” diye kürtajla almamasından, sigaradan, şekerden, sporsuzluktan, aşırı hayvansal besin tüketiminden dolayı millet olarak sağlıksız nesiller yetiştiriyoruz. Şu an korona korkunuzu ölçün, işte 100 yıl kadar önce durum daha kötüydü.

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal kitabından direkt vereceğim:

Yıl 1923, 29 Ekim’de cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’nin durumu:

Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu.
40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu.
30 bin köyde cami yoktu.
Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı.
Ayçiçeği üretim yoktu, şeker üretimi yoktu.
Ekmeklik un ithaldi, pirinç ithalde.
Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu.
Bit ile başa çıkılamıyordu.
Beş bin köyde sığır vebası vardı.
Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu…
bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu.
Verem, tifüs, tifo salgını vardı.
Bebek ölüm oranı %40’ın üzerindeydi. Dünyaya gelen her iki bebekten birisi ölüyordu.
Anne ölüm oranı ise 18 idi, her beş anneden birisi ölüyordu.
Ortalama ömür 40 idi.
Memlekette sadece 337 doktor vardı.
Sadece 60 eczacı vardı ve sadece sekizi Türk idi.
Sadece dört hemşire vardı, ve sadece 136 ebe vardı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin idi.
Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi.
Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu ancak kiremit bile yoktu!
Limanlar, madenler yabancılara aitti.
Demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi.
Toplam sermayenin sadece %15’i Türk idi.
Osmanlı’dan kala kala ayakta dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri.
Sanayi denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu.
10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı, bunların 250’si yabancıların idi.

Kişi başı milli gelir 45 dolardı.
Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Güya vardı demek daha doğru olur…
Çünkü elektrik üretimi sadece 50 kilovatsaat idi (kıyaslamanız açısından, Ayvalık’a kurulacak 3 rüzgar gülü ile 3 milyon kilovatsaat elektrik alınacak).
Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, 1.490 otomobil vardı.

Kadın insan değildi!
Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadı kullanma hakkı yoktu.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
Arkeolojik eserler yurdışına kaçırılmıştı.

Kimisi alaturka saat kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediliyordu. Kimisi zevalli saati kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken gurubi saati esas alıyordu. Kimisi güneşin tamamen battığı ezan saati esas alıyordu.
kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu.
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uyduruyordu ne de uzunluğumuz. Ölçülerimiz Ortaçağ idi.

600 yıl boyunca Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca-İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorduk.

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2,5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı. Erkeklerin sadece yüzde yeisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkekleirn ezici çoğunluğu subay veya gayrimüslim idi.

Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci vardı.
Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Medreselerde de Türkçe yasaktı.

**

30 Ekim 1923 sabahı, Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye mektup yazdı…

“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.
yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.
Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu.
Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız.
Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız.
bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun”.

**

Ve başardılar!

Bugüne baktığımızda, “Osmanlı” diyerek gelenler, Türkiye’ye ancak Osmanlının çöküş dönemini tekrar yaşatıyor. Ekonomik, kültürel; bilim, eğitim, teknoloji alanlarında sömürgeleştirme çabası içerisindeler! İslam adı atında Araplaşıyor, çağdaşlık adı altında yozlaşıyoruz. Türk kültürü, Türk tarihi ve Türkçeyi unutuyoruz. Atatürklükten ve Atatürk’ün izinden saptığımızda; Türkiye Cumhuriyeti çöküşe geçecektir!

İşte bu nedenle 2030 için, “Türkiye’yi bölgede ve dünyada model bir ülke haline getirmek istiyorum” dedim. Sizin imkânsız dediğiniz şeyi, Atatürk böylesine zor şartlarda başardı. O tek idi. Şimdi milyonlarca Atatürk, aydın ve aklı çalışan insan var. Üretimimiz var, eğitim görmüş insanlarımız var. Türkiye’yi tekrar şahlandırmak, 2030’da 1938’de kaldığımız yerden devam etmek ve Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe doğru yürümek daha kolay olacak. Tek eksiğimiz birlik olamamak!

Atatürk, o dönemde ağır bedeller ödedi. Dünyanın süpergüçleri İtalya, Fransa, İtalya ve onların desteklediği Rumlar, Ermeniler ve içerideki gerici ve bölücü hareketlere karşı dik durdu; hepsini dize getirdi! Aklındakileri de yaptı. Bugünün insanı olmayın! Dün yapılan şeyler ve atılan adımlar bugünü etkiliyor. Bunlardan ancak ders çıkartabiliriz. Üzerinde düşünmeyin! Dünün ve bugünün insanı olmayın. Geleceği planlayın. Geleceği görmenin en iyi yolu ise, onu inşa etmektir.

Biz de 2030’da, 1938’de kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Mazhar Müfit Kansu’nun Atatürk ile ilgili şu anısını hiç unutmam ve siz de aklınızdan çıkartmayın. Çünkü Atatürk’ün dediği gibi, “Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyenindir”.

Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:
“Mazhar not defterin yanında mı?”
“Hayır paşam.”
“Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.”

Mazhar Müfit Kansu’nun aşağıya gidip elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra: “Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Kalem Mahsus Müdürü Süreyya bileceksiniz, şartım bu…”
Paşa’nın şartı kabul edildi.
Atatürk “Öyleyse tarih koy” dedi.
28 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.

“Pekâlâ, yaz” diyerek devam etti. “Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır… Bu bir. İki Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”
Bu anda kalem Kansu’nun elinden düşüverdi. Mustafa Kemal’in yüzüne baktı. O da onun yüzüne bakıyordu.
Bu, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı.
Kansu, Gazi Paşa ile zaman zaman senli benli konuşurdu. “Neden duraksadın?” dedi. “Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” diye cevapladı Kansu.

Atatürk güldü…
“Bunu zaman gösterir, sen yaz” dedi. “dört Latin harflerini kabul etmek.” “Paşam yeter, yeter…” dedi Mazhar Bey. Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile: “Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter” dedi…

Daha sonrasını Kansu’nun cümleleriyle dinleyelim…
Defterimi kapattım. “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşça kalın” dedim. Yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. O anda olayların beni nasıl aldattığını ve Mustafa Kemal’i doğruladığını ve Mustafa Kemal’in beni nasıl bir cümle ile yıllar sonra susturduğunu tarih önünde açıklamalıyım…

Aradan yıllar geçmişti…
Çankaya’da akşam yemeklerinde birkaç defa: “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum’da şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders daha verdi.

Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’ndan dönüyordu. Ankara’ya geldiği zaman da otomobille eski meclis binası önünden geçiyordu. Ben de kapı önünde bulunuyordum.. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:
“Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?”

Sadece İstiklâl Mücadelesi sırasında değil, öncesindeki Balkan Savaşları, Arap coğrafyasındaki savaşlar, İstiklâl Mücadelesi ve sonrasında da Türk milleti çok büyük bedeller ödedi. Atatürk, silah arkadaşları ve bu ekibe inanan yüce Türk milletinin kanla çizdiği bu sınırlar ve oluşturduğu Türkiye Cumhuriyeti ise hepimize emanettir. Atatürk, savaş sonrası kitaplarını mermi sandıklarına koydurtmuş ve “asıl savaşımız şimdi başlıyor, cehalete karşı” demiştir. Biz cehalete karşı savaşamadık. Atatürk’ün devrimlerini ve Atatürk’ü halka anlatamadık. Bu bizim ayıbımız. İşte bu ayıbı düzelteceğiz. Gördüğünüz üzere yoktan bir devlet var edilmiştir. İmkansızlar aşılmıştır.

Son bir adım kaldı. Atatürkçü, tam bağımsız ve demokratik bir ülke için son bir adım… 2030!

**

 

Kaynaklar

[1] Çin 2 milyon virüs kiti gönderdi… Ücretini Atatürk ödedi dediler
Kaynak Yeniçağ: Çin 2 milyon virüs kiti gönderdi… Ücretini Atatürk ödedi dediler. https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cin-2-milyon-virus-kiti-gonderdi-ucretini-ataturk-odedi-dediler-272607h.htm

[2] GÜNERGÜN, Feza. Cumhuriyet Devrimimizin Bilim Üretimine Katkıları. https://www.klimik.org.tr/wp-content/uploads/2013/03/FezaGunergun1.pdf

[4] DÜNDAR, Uğur. Türkiye, Koronavirüs aşısını üretebilirdi, ama!..(19 Mart 2020) https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/ugur-dundar/turkiye-koronavirus-asisini-uretebilirdi-ama-5687539/

ÖZDİL, Yılmaz. Mustafa Kemal. 2018. İStanbul. Kırmızı Kedi Yayınevi.

Son Değişiklik: 23/03/2020 - 12:50
%d blogcu bunu beğendi: