Ortalama okuma süresi: 13 dakika

Son dönemde uluslararası alanda gördüğüm iki büyük risk var; birincisi daha önce yazdığım üzere Türkiye-KKTC gerilimi (KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri), ikincisi ise Suriye’de değişen olaylar.

Yıllardır blog üzerinde Rusya ile yakınlaşılması gerektiğini yazıyordum. Son zamanlarda olan yakınlaşmadan dolayı da memnunum. Çünkü Türkiye, yapısı gereği bir kutupta olmaması gereken; diplomatik ilişkileri çok iyi yöneterek farklı kutuplarla dengeyi kurması gereken bir ülkedir. ABD’nin Suriye’deki terör örgütlerine açık desteğini (ki bizi bölme amacını taşıyan örgütlere) gördükten sonra ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

Türkiye, ABD ile müttefiklik ilişkisini yürütüyor. Fakat Avrupa Birliği daha farklı çünkü Türkiye’nin demokrasi ve insanlık alanında gelişmesi ve sistem oturtması için güzel bir model iken, Gümrük Birliği ile birlikte ekonomik anlamda da önemli bir (Putin tarzı söyleyeyim) “partnerimiz”.

Fakat ister beğenin ister beğenmeyin, şunu kabul etmemiz gerekiyor ki; Türkiye’nin güvenliği ve bölgenin istikrarı için Esad, İran ve İsrail ile kanalların açık olması ve görüşmeler MECBURİDİR! Fakat asıl önemli olan; Türkiye’nin “eyyy, heyt, hüyt” diplomasisinden vazgeçmesidir!

Bu konularda da Abdüllatif Şener’in, Necmettin Erbakan’ın ve bazı insanların çeşitli söylemlerini de aklımızın bir tarafında tutalım. Bu konuda üç video vereyim, izlemek istemeyen direkt alttan devam etsin:

**

Türkiye’nin ekonomik, kültürel, politik anlamda yavaş yavaş sömürgeleşmesi, dışa bağımlılığı bu tür nedenlerden kaynaklanıyor.

 

Zafer Savaş Başlamadan Kazanılır!

Her siyasetle ilgilenen insanın Sun Tzu – Savaş Sanatı, Machiavelli – Prens gibi eski kitapları okumasını mutlaka öneririm. Başlık ve görseldeki söz, Sun Tzu’ya aittir, kendisi generaldir,  M.Ö. 500 yılında yaşamıştır.

Erkan Göksu’nun Türk Hükümdarlık Sanatı, Türk Savaş Sanatı kitapları ve Sefa Özkaya’nın “Türk Askeri Kültürü” kitaplarını ve milletvekilliği de yapmış Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın “Gün Gün Saat Saat İstiklâl Harbinde Batı Cephesi” kitaplarını (ki bir sürü kroki, harita vs ile birlikte geliyor ve 25₺’ye buluyorsunuz internetten) okuyacağım. Çok sevdiğim Emir Timur’un iki kitabı geliyor, Atatürk ve Gerilla Savaşı, ayrıca Kronik Kitap’tan Gayrinizami Harp kitapları geliyor ve Selim Erdoğan’ın Türk Bitti Demeden Bitmez Sakarya kitabı geliyor. Bunlar, Kurtuluş Savaşı ve Türk askeri taktiklerine ilişkin önemli bilgileri alabileceğim kitaplar. Muhtemelen 2 aya kadar (gerçi notlar, çizimler, harita okumaları falan derken 3-3,5 ay olabilir) bitireceğim. Sonrasında konu açacağım.

Fakat bunlar sadece Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele dönemi için hazırlığım. Benim gibi strateji, tarih severler eminim bir sürü şeyi takip ediyordur. Buna birazdan döneceğim.

Savaş Başlamadan Kazanılmalı

Fatih Sultan Mehmet, Mete Han (ki Türk ordusunun kuruluşu Mete Han’a dayanır, onluk sistem o’nun eseridir) gibi nice efsanemiz mevcut. Tabi ki Atatürk’ün yeri ise bende ve tarihte bambaşkadır! Nedenlerinden sadece bir tanesini Amiral Türker Ertük anlatsın (küçük bir bölümünü veriyorum):

**

En sevdiğim tarihi komutanların başında Emir Timur gelir. Yaratıcı ve kalıpların dışında düşünmesi nedeniyle! Tarihimiz, bir çok önemli insanı barındırmaktadır. Ancak bu anlatacaklarım, Emir Timur, Atatürk gibi nice “yaratıcı” ve askerliği anlayan önderin mücadelelerinde yansımıştır.

Savaşı Kazandıran Öğeler

İnsanlarımız ve duygusal tepkiler veren tipler şöyle düşünüyor; Türkler Suriye’ye gitti, girip dağıtırız, çıkarız. Rusya artistlik yaparsa Şam’da namaz kıldıktan sonra Moskova’da da namaz kılarız (bknz: 82 Kerkük 83 Musul Eliniz Değmişken 84 Washington 85 Moskova 86 Brüksel?). Aklıma hep trafikte çıkan kavga sahneleri geliyor. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” ile başlayıp, herkes karşıdakini dövebileceğini zannediyor. Fakat karşı tarafın yumruğunu tattığında, gerçeklerle yüzleşiyor.

Biz savaşı kazanmanın topla, tüfekle, askerle olduğunu düşünüyoruz. Doğru, güçlü bir ordumuz ve inançlı askerlerimiz var. Doğru, biz ordusu olan millet değil; milleti olan orduyuz ve asker kökenli bir milletiz. Fakat bunlar yeter mi? 4 yılda yanılmıyorsam 46 cephede savaşıp kaybettik. Arap yarım adasını, Balkanları, Doğu Cephesini… Fakat hepsinde kaybederken; Atatürk’ün Trablusgarb, Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Doğu Cephesi ve sonrasında Kurtuluş Savaşı’nda yaptıkları bir tesadüf mü?

Aksine bazı şeyleri gözden kaçırıyoruz. Örneğin Atatürk Balkan Savaşı sırasında İstanbul’a geldiğinde Çanakkale’ye olabilecek saldırılar için teftiş idi. Çanakkale Savaşı’ndaki başarıları sadece gidip savaşmasından kaynaklanmıyor. Hiçbir savaş böyle kazanılmaz! Coğrafi özellikleri bileceksiniz, birliklerin durumunu, istihbarat önemlidir, yemekler, kanalizasyon, su kaynakları… HER ŞEY! Ancak bunları bildikten sonra işgal edilmiş Edirne’ye giren ilk birliklerin başında Mustafa Kemal olabilir. Ancak bunu yapabilirseniz, Enver Paşanın beceriksizlik yaptığı Doğu Cephesinde işe yarar adımları atabilirsiniz.

**

Savaşı kazandıran “şeyler”…. İşte bu “şeyler” fazlasıyla garip görünebilir. Eski zamanlarda ve şimdi ufak değişiklikler olsa da; üstte de bahsettiğim gibi ikame, coğrafi özelliklerin çok iyi bilinip kullanılması, lojistik (idame), istihbarat, kanalizasyon (hastalıkların defedilmesi), yeme-içme gibi nice DEĞİŞKEN mevcuttur. Tabi bunların dışında strateji, taktik gibi şeyler mevcuttur.

Sizlere bunlardan bir kaç örnek vermem gerekir ki Dr Selim Erdoğan’ın Twitter ve Facebook hesaplarını takip etmeniz (ve paylaştığı diğer hesaplara da göz atmanızı) öneririm. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nda yaşananları, hatta takip ettiği hesaplara baktığınızda Çanakkale Savaşında (aslında doğrusu savaş değil Çanakkale Muharebeleridir) yaşananları anlatan çok güzel insanlar mevcut. Ben bugün Nüktedan Atatürk kitabından iki bölüm paylaşacağım:

yenmeyen tavuk

Sakarya Savaşı’nın en kritik günleri… Tepeler, köyler, kasabalar sürekli el değiştiriyor… Bir Yunan kuvvetlerinin eline geçiyor, bir Türklerin eline… Savaşın kaderini değiştiren en önemli gelişmelerden biri, kritik bir öneme sahip olan Duatepe’nin geri alınması oldu… Bu başarının şerefine, Kolordu Kurmayı Hayrullah Fişek, bir günden beri ağızlarına bir lokma bir şey koymayan komutanlar için özel bir akşam yemeği hazırlattı.

Yemek bir parça tavuk ile dört-beş dilim siyah ekmekten ibaretti ama; o yokluk koşullarında ziyafet sayılırdı. Düşman her şeyi yaktığı için müthiş bir kıtlık yaşanıyordu. Mustafa Kemal, İsmet Paşa, Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz, Kazım Karabekir sofraya birlikte oturdular. Diğer komutanlar da hemen yakındaki bir masadaydılar.

Tam yeme başlayacakları zaman Mustafa Kemal Kazım Bey’e, “erlere yiyecek ne verebildiniz?” diye soru sordu. Kâzım Bey durakladı. Yemeği hazırlayan Hayrullah Bey’e seslendi: “Hayrullah Bey, erlere ne verebildik?”. Hayrullah Bey yutkundu:

“Efendim dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için birliklere dağıtmıştık,” diyebildi.

Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra, önündeki tavuk parçasına el sürmeden kalkıp yürüdü. Öteki paşalar da onu izleyerek sofradan kalktılar. O akşam herkes aç yattı.

Burada önemli olan bölüme özellikle vurgu yaptım; “düşman her şeyi yaktığı için”. Bunu Millat Önce’deki herhangi bir zamandaki savaştan tutun Fatih Sultan Mehmet, Emir Timur, Atatürk ve 2. Dünya Savaşı’na kadar çeşitli dönemlerdeki bir çok savaşta görebilirsiniz; su kuyuları, tarlalar, rica ederken (geriye çekilmek) düşmana! bir şey bırakmamak….

Benzerleri ve dahası tabi ki Kurtuluş Savaşı’nda da vardı.

Ne Zaman İleri Ne Zaman Geri Çekileceğini Bilmek

daha ileri

Büyük Taarruz bütün hızıyla devam ediyordu. Atatürk yanındaki kurmaylarıyla ileri hatlara girdi. En önde düşmanla vuruşan avcı taburlarıyla onlara geriden destek atışı yapan topçular arasındaki tehlikeli noktadaydı. O sırada topçu menzilinde olan 11. Fırka Kumandanı Derviş Paşa, durumun nazikliğini görerek uyarmak için yedeğinde boş bir atla, bir süvariyi Atatürk’e gönderdi. Selam veren süvari,

“Kumandan Paşa, bu atı gönderdi, sizi topçu menziline bekliyor” dedi.
Sert bir bakışla süvariye dönen Atatürk,
“Sen, bu atı ona götür, binsin, o buraya gelsin!” dedi.
Derviş Paşa hemen geldi.
Son durum konusunda verdiği bilgileri sessizce dinleyen Atatürk, o sırada daha da şiddetlenen topçluların ateşini bir süre gözledikten sonra Derviş Paşa’ya döndü:
“Biz buradayken topçularımızın bizim gerimizde kalması olmaz” dedi.
Derviş Paşa, hemen emir vererek topçuları bir ileri hatta taşıdı.

Bu durumda topçularla, avcı hatları aynı hizaya gelmişti ki, bu da yanlıştı, olur şey değildi.
Derviş Paşa, Atatürk’ün dik dik yüzüne bakmasından ne demek istediğini anlamıştı.
“Paşam, şimdi bu avcı hattıyla topçu hattı yan yana geldi, olmadı ki?”
Atatürk’ün aynı sertlikte bakmaya devam ettiğini görünce,
“Paşam, emrederseniz avcı hattını ileri sürelim!”
Atatürk’ün gergin yüzü derhal yumuşamıştı:
“DERHAL!”

Ne zaman ilerlemek, saldırmak gerektiğini de, ne zaman geri çekilmek ve ne zaman durmak gerektiğini de biliyordu. Atatürk, geri çekilmeyi Suriye’de söyledi fakat dinletemedi. Örgütlenmek ve mücadele etmek gerektiğini Kurtuluş Savaşı’ndan önce ve sırasında da söyledi. Fakat inanmayanlar, uğraşmak istemeyenler çıktı. Sabırla halkı örgütledi.

Kurtuluş Savaşı öyle hemen kazanılmadı! Amasya Genelgesi, Sivas Kongresi, Ankara’da meclis olsa dahi; Atatürk hızlı gitmişti ve milletvekilleri ısrarla İstanbul’a gidip, orada direnişi başlatmak istedi. Oysa Atatürk daha 19 Mayıs 1919’dan önce, mücadelenin ancak ayak basılmamış Anadolu’da başlayabileceğini biliyordu. Milletvekilleri İstanbul’a gitti, kimisi tutuklandı, kimisi kaçtı.

Sorunlar sadece geriye çekilme, mücadeleyi başlatma, hücum etmede de değil; durmasını bilme safhasında da vardı. Lozan görüşmeleri sürerken, İkinci Grup adı verilen (ki tıpkı bugünküne benzer bir “ecnebi destekli” gerici ve bölücüler), yine sürekli muhalefetteydi. Fakat Lozan’ın ilk safhası bitince ve İsmet İnönü yurda dönünce; işler karışmaya başladı çünkü sadece bu İkinci Grup değil, meclis içinde ciddi sesler çıkmaya başlamıştı. Atatürk, İsmet İnönü gibi “savaş görmüş, işi bilen komutanlar” ısrarla şöyle diyordu; “gerekirse Musul için savaşırız fakat sonrası? Nerede durmak gerektiğini bilmemiz gerek”.

İsmet İnönü’nün önüne çok ağır şartlar dayatılmış, İsmet İnönü bunları kabul etmemiş ve kabul etmediği için meclisteki bu ecnebi destekli bir takım gruplar İnönü’yü linç etmeye çalışıyor ve Atatürk’e tam yüklenemediklerinden İnönü’yü hedef alıyorlardı. Musul’u almak için İngilizler ile savaşmak gerektiğini savunuyorlardı. Atatürk ise ısrarla, ne zaman durmak gerektiğini bilmek gerek diyordu.

Hatta sonralarında Trakya kurtarıldıktan sonra, yine Meclis içerisindeki bir takım kişiler, Selanik’e yürüyelim demişlerdi. Atatürk ise biraz espirili dille George lloyd’u iktidara taşımak mı istiyorsunuz demişti (Yunan hezimetinden sonra, görevden alındılar).

**

Görülebileceği üzere, iyi bir stratejist, iyi bir asker, iyi bir yönetici; nerede geriye çekilmek, ilerlemek, durmak ve hücum etmek gerektiğini bilmelidir!

Bunu özellikle hatırlayınız, sonuç bölümünde geri geleceğim.

 

Savaşı Kazandıran Öğelere Örnek

Bilmem takip eder misiniz fakat ben DFT Tarih gibi kanalları severek izliyorum. İzlemek isteyenler için takip ettiğim kanalları hatırladığım kadarıyla vereyim: DFT Tarih, Harp Tarihi, Kayra Atakan, Yusuf Kayaalp, Kings and Generals, EmperorTigerstar,

Fakat özellikle Emir Timur ile ilgili üç video bırakacağım. Birincisi Osmanlıyı dağıtan Ankara Savaşı, ikincisi Celal Şengör’ün bu savaşa ilişkin videosu ve diğeri Celal Şengör’ün Emir Timur hakkındaki sözleri:

 

**

Emir Timur’un zekasına bakar mısınız? Yaratıcılığına bakar mısınız? Bizim böyle önderlerimiz var fakat kullanamıyoruz. Tarihimizi, kültürümüzü bilmiyoruz, okumuyoruz, öğrenmiyoruz. Adamlar da orada sahte kahramanlar yaratıyor, onları izlettiriyor. Yahu bizim burada gerçek kahramanlarımız var!

Neyse buraya fazla girmeyeyim ama içime oturuyor bu durum! İlk videoda görebileceğiniz üzere Osmanlı askerlerini yorup, su kuyularını da stratejik olarak kullanıyor Emir Timur. Tuzağı da kuruyor. Zeki adam. Yaratıcı adam… İşte Fatih Sultan Mehmet böyleydi, Atatürk böyleydi… Tarihimizdeki nice komutan böyleydi!

Savaşlar böyle böyle kazanılır! Strateji kurulur, stratejinin içerisinde; diplomasi, ekonomi, askeri güç, propaganda, istihbarat gibi nice etmen vardır! Bunların her birinde taktikler uygulanır ve taktiklerle bu alanlarda başarı sağlanır, sonunda savaş kazanılır yani stratejiye ulaşılır.

Daha basit açıklamam gerekirse; askerler çatışmaları kazanır. Çatışmalar cepheleri kazandırır. Cepheler muharebeleri, muharebeler ise savaşı kazandırır. Yani bu işler adım adımdır fakat bu askeri yön. Peki günümüzde savaşı sadece ordu mu kazandırır?

Günümüzde Savaşı Kazanmak

Medeniyet yani “çağdaş” ne demektir? Neden çağdaş olmalıyız?  TDK’ya göre ikinci anlam açıklıyor: “Bulunulan çağın anlayışına, şartlarına uygun olan”.

Çağın getirdiklerini kullanacaksın! Eski dönemde Osmanlı çok güçlüydü çünkü Türkistan’da (Orta Asya) demir dövmeyi öğrenmişti. Avrupa’da ise doğru düzgün kılıç yoktu. O dönemde askeri olarak üstündük. Fakat çağ değişti, bilim ve teknolojide geri kaldık. Buharlı makineler, matbaa… Hepsinden koptuk. Tarım Çağı bitti, Sanayi Çağı başladı, kaçırdık. Daha yeni yeni üretimde güçleniyoruz. Fakat Sanayi Çağı bitti, Bilgi Çağı başladı. Artık yapay zeka, Sanayi 4.0 dedikleri şeyler var. Neyse ki bu alanda bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

Konuya geri dönecek olursak; 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısında (İkinci Dünya Savaşı sonrası ve Birleşmiş Milletler kurulunca), diplomasi devreye girmişti. Biz bu alanda da kötüydük. Atatürk döneminde diplomatik açıdan çok iyi işler başardık.

Atatürk düşmanlarının, deli ve fesli manyakların saçmalamalarını bir kenara bırakıp tarihi gerçekleri incelerseniz göreceksiniz. Mesela ülkemizi işgale gelmiş Fransızlara karşı büyük bir diplomatik başarı sağlanmıştır. Fransızlar ile ateşkes yapılınca, Atatürk Fransız silahların bize satılmasını söylemiştir. Boşuna geri götürmeyin demiştir ve başarmıştır. Bu silahları ve Güneydoğu Anadolu’daki askerleri de Batı cephesine çekmiştir.

Türkiye’ye portakal ağaçları getirtmiştir (evet tıpkı Karadeniz’e getirttiği çay gibi). Ruslardan para desteği almıştır, bu parayla Fransızlardan silahlarını almıştır. Aynı zamanda Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Ruslar, daha doğrusu Sovyetler Birliği’nden teknisyenler getirtmiş, fabrikalar kurtdurtmuş ve karşılığını GETİRTTİĞİ PORTAKALLARLA ödemiştir. Deha budur.

Diplomatik alanda bu şekilde başarılıydı. Sadece diplomatik değil; çağın getirdiği sanayi, tarım ve hayvancılık gelişmeleri ve kültür&sanat etkinliklerinde de gerekenleri yapmaya gayret ediyordu.

Günümüzde Savaş

Daha önce bir kaç kez anlattım ancak yine anlatayım. Uluslararası hukuk ile yerel (ulusal) hukuk farklı alanlardır. Uluslararası hukuk daha incelik isteyen alandır. Günümüzde, önemli antlaşmalar ve davalarda; İngiltere’den uluslararası hukuk profesörleri getiriyoruz. Çünkü uluslararası alanda yapılacak bir yanlış, ulusal siyasetten farklıdır. telafisi olmayabilir.

Bu profların yol masrafları, yeme içmesini falan karşıladığımız gibi; yüklü miktarda para veriyoruz. Karşımızdaki ülke de muhtemelen benzerini yapıyor (Çin vs gibi ülkelerde zehir gibi uluslararası hukukçular var gerçi). Davayı kazanırsak kazanıyoruz, kaybedersek kaybediyoruz ve prof.ümüz üniversitesine gidiyor.

Günümüzde savaş; uluslararası hukuk, diplomasi, propaganda üzerinden yürüyor. Öyle askeri falan değil. Diplomasi ve uluslararası ilişkilerde kötü noktadayız. Ekonomi zaten felaket. Uluslararası hukukta son durum nedir bilemeyeceğim fakat eskisinden daha kötü olmamız muhtemel.

Üstelik günümüzde savaş, internet ile bambaşka bir noktaya kaydı. Artık siber güvenlik var, uydular var, havacılık var. Türkiye’de bu alanda iyi. Fakat ne zamana kadar? Günü geldiğinde “havacılık” kurumlarına nasıl eş-dost-yandaş atandı ve nasıl sömürülüyor anlatacağım. Biraz zamanı var. Fakat bu sektörler de gerilemeye girecektir. Şimdi değilse bile 3-4 yıl içerisinde.

 

Sonuç Olarak

Yukarıda yazdığım ve örneklerle anlatmak istediğim üzere; zafer, savaş başlamadan kazanılır.

Maalesef sahte Ergenekon ve Balyoz davaları ile Türk ordusu yıpratıldı. Hatta şöyle söyleyeyim; bugün Abdullah Öcalan’ın yakalanma yıldönümü imiş. Öcalan’ı ülkeye getirilen Özel Kuvvetlerden bazı insanlar bu sahte davalarda yargılandı. Ali Türkşen’in de anlattığı üzere Kardak Kayalıklarında canla başla çalışan komutanlarımız da bu davalarda yargılandı (videoyu veriyorum):

Daha nice insan ordudan atıldı, saçma davalara maruz kaldı ki bunlar MİLLİ KAHRAMAN İDİ! Türk milleti olarak hiçbirisine sahip çıkamadık. Gerçekten çok acı. Tarihimizi bilmediğimiz gibi, kahramanlarımıza da sahip çıkamıyoruz.

Askeri okullar kapandı, komutanlar ve ordu bu şekilde yıpratıldı ve sindirildi; 15 Temmuz kalkışması ve orada yaşananlar nedeniyle bütün ordu zan altında bırakıldı! Oysa kalkışmaya katılan kaç tank, kaç hava aracı, kaç asker var ve TSK’daki oranı nedir bunlar karşılaştırılabilirdi. Askerlere yapılanlar gizlendi. SÖZDE askerlere hiçbir şey olmadı ama Boğaziçi köprüsünde yaşananları biliyoruz ve sorumluları er geç hesabını verecektir!

Türk ordusu da Türk milleti de aman dileyene el kaldırmaz! Milletine kurşun sıkan ve teslim olan askerleri linç etmeye çalışan o Arap zihniyetli tipler de bunların bedelini ödeyecektir.

**

Türk ordusunun ve komutanların başına bunlar geldi. Dediğim gibi savunma sanayi, en önemli 5 sektörden birisidir (iletişim, gıda, sağlık, savunma ve enerji). İletişime ve gıdadaki rezalete girmek istemiyorum. Sağlık ise özelleştirmelerle ne duruma düştü, insanlar nasıl “para için” kesilip biçiliyor daha önce yazmıştım. Enerjide zaten dışa bağımlılığımız mevcut ama savunma??? Savunmada da neler olduğunu 2025’e kadar göreceksiniz. O güvendiğimiz savunma sanayinde çatırdamalar başlayacaktır.

 

Sonuç Olarak Suriye’de Ne Olacak?

Saydıklarımdan daha fazla sayamadıklarım var. Türkiye, şu anda Suriye’de çok kötü pozisyonda. Esad istemiyor, Rusya istemiyor, dünya kamuoyu karşımızda… Haklı davamızda yanlış diplomasi ve yanlış propaganda ile haksız konuma düştük (aynı Kıbrıs gibi). Askeri anlamda başarılar gelse de; ne zaman ilerleyeceğimizi, duracağımızı, geri çekileceğimizi bilmediğimizi düşünüyorum. Benim gördüğüm budur. Yani yapılması gereken şeylerde çok geç kaldık! Doğru şeyleri, çok geç yaptık. Çekilmemiz gereken yerde ilerledik. Diplomatik anlamda çok yanlış işler yaptığımız da ortada ki bunun en büyük nedeni tabi ki yönetimde doğruları duymaya tahammül edemeyen insanların oluşudur.

Biraz daha yanlış adım atarsak, Suriye’deki durumumuz, Rumlara dönecek. Bakın Suriye’de askeri harekatı kazansak dahi ben kazanma şansı görmüyorum. Ne anlamda? Haklı davamız Kıbrıs’ta dahi Kıbrıs Türklerini kurtardık fakat iş orada kaldı. Yıllardır çözüm yok. Diplomatik anlamda bir başarısızlık var. Lozan’ı eleştirenler var ya, hepiniz Lozan’a kurban olun. Lozan’ın 10’da 1’i kadar başarılı bir süreci yürütebilecek iktidar 1974’ten bu yana gelememiştir! Dahası iktidar gelse de bu yetkinlikte diplomatların olup olmadığından şüphem vardır! Diplomatlar olsa da; diplomasi, askeri alan ve propaganda (espiyonaj, kontr-espiyonaj, karşı propaganda vs) dahil bunları düzgün şekilde yürütecek beceriye sahip olacaklar mı bu da soru işareti.

***

Kısacası ben Suriye’den “başarıyla” ayrılabilme ihtimalini göremiyorum. Strateji yok! Suriye’de istenen ne? Ne zaman geri çekileceğiz? Ne zaman diplomasi masasına oturacağız? Millet biraz söylenince 80 bin Suriyeliyi geri gönderdik diyoruz; İdlib’den 1,5 milyon Suriyeli bize gelmeye hazır ki sayı daha fazladır. Ne olacak?

Körfez Savaşı’nda Özal’ın 1,5 milyon peşmergeyi alması, şimdi Erdoğan’ın 4 milyon “mülteciyi” ki mülteci harici 7 milyona yakın Suriyeli olduğunu düşünüyorum. Eğer Arap, diğer mülteci falan sayarsak; gerçekten 10 milyonun işgali altında olmamız da olası. Bunların en fazla yarısını geriye döndürebilirsin! Kalanı bizlerle. Özal’ın aldığı 1,5 milyon peşmergeden bazıları daha sonra PKK’nın alt yapısına katılmış ve PKK güçlenmişti. Önümüzdeki süreçte bu mülteciler çeteler, suç örgütleri kuracak belki terör örgütünün altyapısı hazırlanacaktır! Suçla mücadele, Suriyelilerin eğitilmesi ve uyum sağlaması, geri gönderilmesi için hiçbir strateji yok, plan yok, taktik yok…

Yani biz Suriye’ye gireceğiz, er ya da geç Esad bu işi götürecek ve Suriye’den çıkmak zorunda kalacağız ve biz bir şey elde edemediğimiz gibi; desteklediğimiz gruplar da bir şey elde edemeyecek (belki yok olacak). Biz sadece kızgın bir uluslararası kamuoyu, düşman bir Suriye, 10-12 milyon mülteciyle demografisi değişmiş bir Türkiye olarak yolumuza daha kötü şekilde devam edeceğiz.

Fakat amacın bu olduğuna zerre şüphem yok! Geçen yıllar içerisinde Türkiye gönüllü sömürge haline getirildi. Ekonomi çökertildi, dışa bağımlılık sağlandı; özelleştirilmeler yapıldı. Tıpkı Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi. Türklük ve Atatürkçülük saldırı altında. Türkiye, başkanlık sistemine geçiş yaptı ki bu daha büyük sorunları getirdi. Dolayısıyla Türklüğün daha da arka plana atılması için mültecilerin getirilmesi normal. Zaten Türkleri Araplaştırma amacı taşıyan bazı partiler de cabası… “Irmağının akışına ölürüm Türkiye’m” dedikten sonra; Kanadalı şirketlerin doğamızı talan etmesi, ormanların rant için katledilmesi, HES’ler ile ırmak ve çevresindeki doğal düzeni bozmalarına sessiz kalan kitleden bahsediyoruz… En son Trabzon Belediyesi tabelasına TC asılması yine AKP ve MHP’lilerin oylarıyla reddedildi. Bir yerli ve milli gidiyor, tek millet ve ırmağına ölmek gidiyor ama; hangi millet adı geçmiyor, Türklüğe saldırılıyor, doğa talan ediliyor…

**

İşin özü, haklı davada Kıbrıs Türkleri bağımsızlığını kazanamadı. Hala çözüm için imza atılamadı. Oysa Lozan ve Hatay başlı başına diplomatik başarıdır. Bunları yapamamışken Suriye’de toprak almak, destek verdiğimiz grupların toprak alması? Yahu geç geç…

Herkes savaş ve zafer hayallerinde, kendilerine aşırı güveniyor. Büyük bir amaç olmadan, düzgün komutanlar, disiplinli ve her şeye hazır ordu olmadan, üretim olmadan daha bunlar gibi nice şey olmadan ne savaşı, ne zaferi? Hele hele kendi topraklarımızın dışında savaşıyorsak, milli birlik ve beraberlik ŞART! Fakat bakıyorsun, kutuplaştırdılar Türkiye’yi. Herkes (iktidarından muhalefetine herkes) bu durumdan pay sağlıyor çünkü oyları azalmıyor. Yazık.

Nazi Almanyası nasıl 1937-1939 arasında altın stoğu yaptı, Türkiye’de de altın stoğu yapılıyor [1]. Ne için? Suriye’de savaş için mi? Eğer seçimler tehlikeye girerse savaş kozu için mi? Yıprattığınız Türk ordusu ve disiplinsizleştirdiğiniz Türk askeri ve kutuplaştırdığınız Türk milleti ile hangi savaş kazanılacak? Diplomasi, uluslararası politika, ekonomi alanlarında çökerttiğiniz düzen ile askeri zaferi nasıl diplomatik başarıyla taçlandıracaksınız?

Tek düşündüğü daha da zengin olmak, daha fazla milleti sömürmek isteyen ufak bir zümre, devletin tepesinde. Kendilerine de çok güveniyor. Yazık. Olan millete olacak.

 

Atatürk’ün Suriye ve Orta Doğu Düşünceleri

“Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk’ün de, Arap’ın da, Irak’ın da, Anadolu’nun da, Suriye’nin de düşmanlarıdır. (…) Şu halde, Anadolu’nun, Irak’ın, Suriye’nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir.” (Hâkimiyet-i Milliye, 26 Temmuz 1920)

(…)

Atatürk, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ndeki nutkunda Hindistan, Afganistan, Mısır, Suriye, Irak ve Sovyet Rusya’nın emperyalizme karşı başkaldırdığını belirtti. 5 Ağustos 1920 tarihli Pozantı Kongresi’nde de ise açıkça emperyalizme karşı bir “mazlum milletler cephesi”nden söz etti.
Atatürk, Milli Mücadele boyunca Afganistan, Hindistan, Mısır, Suriye, Irak vb Müslüman ülkelerdeki bağımsızlıkçı hareketlerle ilişkilerini güçlendirdi, onlara destek oldu. Afganistan’la ve Sovyet Rusya’yla antlaşmalar imzaladı. Bu ülkelerin elçilerini kabul etti, oralara elçiler gönderdi.
Misak-ı Milli’de sadece Türkiye’nin bağımsızlığına yer vermedi, aynı zamanda Arap halklarının da kendi kaderlerini kendilerinin (oylarıyla) belirlemelerini istedi.
Atatürk, 29 Kasım 1920’de Irak’taki Necef Arap Hükümeti’ne bir mektup yazarak iki Müslüman milletin, ortak düşman İngilizlere karşı birlikte hareket etmesini önerdi.
İngiliz belgelerine göre, Irak’ta İngiliz karşıtı hareketleri körüklemek için 22 Haziran 1920’de özel bir komite kurup Arap liderlerine gönderdi.
9 Ekim 1919’da Suriye halkına yönelik bir beyanname yayımlayarak Suriyelileri işgalci emperyalistlere karşı mücadeleye çağırdı.

(…)

26 Temmuz 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde Türkiye, Irak ve Suriye’nin İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı ortak bir cephe
oluşturmaları gerektiğini belirten Atatürk şöyle bir yazı yayımlandı:
“Türklerle Araplar, pek kuvvetli menfaatler zinciriyle birbirine bağlanmış din kardeşleridir. Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk’ün de, Arap’ın da, Irak’ın da, Anadolu’nun da, Suriye’nin de düşmanlarıdır. Irak’ta İngilizler, bütün zulümleriyle Irak Araplarını ezmeye çalışıyor. Aynı zalim, Anadolu hakkında da aynı siyaseti takip ediyor. Fransızlar ise Suriye’de aynı siyasetin takibi için uğraşıyorlar. Şu halde, Anadolu’nun, Irak’ın, Suriye’nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir. (…) Biz pekiyi biliyoruz ki, Adana’dan düşmanın uzaklaştırılması ve bir daha oraya basmaması Suriye’nin yardımıyla mümkün olduğu gibi, Suriyeliler de takdir ediyorlar ki, Beyrut ve Şam’ın en sağlam savunmaları Adana’dadır…”

(…)

O zor koşullarda, Türkiye-Suriye dayanışmasını artırmak için olsa gerek, Türkiye’nin ve Suriye’nin bağımsız olmaları halinde, “federatif veya konfederatif bir birleşmenin mümkün olabileceğini” söyledi. Ancak konuşmasının devamında, Suriye’nin Fransızları kovup bağımsız olma konusunda samimi olmadığını da belirtti. Daha sonra Suriyeli Müslümanlar gibi Iraklı Müslümanlarla da iyi ilişkiler kurduklarını ve onların da bağımsız olmalarını istediklerini söyledi. [3]

**

Görüldüğü üzere Atatürk sadece Hatay’ı bize katalım dememiştir; Türkiye’nin menfaatleri için Suriye ve Irak’ın bağımsızlığı ve sömürgecilerden kurtulması olduğunu söylemiştir. Atatürk aynı nedenlerle, İran ile antlaşmalar imzalamış ve arayı iyi tutmuş; ayrıca Balkan Paktı imzalamıştır. Atatürk böyle iyi bir diplomasi örneği göstermiş ve krallık, komünizm, faşizm dolu dünyada demokrasi ve barış ile hem bölge hem dünyanın rahat nefes almasını sağlamıştır.

Şimdi bakıyorsunuz, Suriye’ye girelim, Şam’da namaz kılalım, ABD’ye kafa gömelim, Rusya’ya tokat atalım… Savaş görmemiş, politika ve diplomasi konusunda en ufak bir fikri olmayan bu cahil, ilkel ama kendine de gerektiğinden fazla güvenen kitlelerin bizi süreklediği nokta gerçekten sarp kayalıklardır. Aynı gemideyiz, gemi kaptanı ve mürettebat ise işi en iyi bilenler değil; gemidekilerin yaptığı duygusal seçimlerle oluşturulan kişiler. Gemiyi bilgisiz ve bilinçsizce karaya sürüklerlerken; gemi kaptanı ve mürettebat ise sürekli gemidekilere duygusal konuşmalar yapıyor. Bu işin sonu kötü. O kadar kötü ki…

Bakın bugün “darbe tartışmaların” cevap veriliyor [2]. Yeni bir darbe olabileceği iddiaları dolaşıyor. Eğer trollük değilse, nabız yoklama. Peki ne demiş dövlet yetkililerimiz?

Biz, milletimize güveniyoruz. Aziz milletimiz, bu tür karanlık emelleri olan, darbe ve cunta arzusu içinde olan, ihanet odaklarıyla beraber yürüyen bütün darbecilere gereken cevabı verecektir

Yahu bu millet zaten gerekene gereken cevabı verir. Milletten yana hiçbir kuşkumuz yok. Doğu yönetimle, bu millet ile istenilen ne ise gerçekleştirilir. Bölge ve dünya gücü de olunur, Mars’a da gidilir. Yeter ki doğru sistem kurulsun ve düzgün eğitim verilsin. Milletimizin kültürü ve yapısı konusunda hiçbir şüphemiz yok.

Fakat esas sorulması gereken konu şu; madem bu işleri millet halledecek, siz devlet olarak ne yapıyorsunuz? Ne işiniz var? Böyle ajitasyonlara gerek var mı? İstihbarat var ya da yok dersiniz. Varsa, GEREKEN KANITLARLA birlikte yakalayıp adalete teslim edersiniz.

**

2025’e kadar çok zor günler geçireceğiz çok!

Şu güzel programı da ekleyeyim (bugün çok video ekledim), izlemek isteyenler izleyebilir.

 

Kaynaklar

[1] Türkiye Altın Depoluyor (1 Ağustos 2019). Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2019/ekonomi/turkiye-altin-depoluyor-5261101/

[2] AK Parti’den sosyal medyadaki ‘yeni darbe olabilir’ iddialarına yönelik açıklama(16 Şubat 2020). Anadolu Ajansı. https://www.mynet.com/ak-parti-den-sosyal-medyadaki-yeni-darbe-olabilir-iddialarina-yonelik-aciklama-110106463348

[3] Meydan, Sinan. Atatürk’ten Ortadoğu dersi (22 Ocak 2020). Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/ataturkten-ortadogu-dersi-2184090/

Bulut, Süleyman. Nüktedan Atatürk. 2019, İstanbul. Can Sanat Yayınları

Video başlıkları (sırasıyla, olur da kaldırılırsa):

– Abdüllatif Şener: Erdoğan İsrail’i aradı biz anlaşmadık mı dedi. Kanal: Egesondakika Egazetehaber
– ERBAKAN ANLATTI “AKP’yi İsrail Kurdu”. Kanal: Politik Deli
– Küresel Güçlerin Türkiye Üzerindeki Oyunları ve AKP – Banu Avar. Kanal: Emre Çetin İzleti
– E. Amiral Türker Ertürk’ün Olay Yaratan Konuşması – 26 Ocak 2013. Kanal: Özgün Yurtseven
– KÖR VE TOPALIN DANSI: ANKARA MUHAREBESİ 1402 || DFT TARİH. Kanal: DFT Tarih
-Timur ve Bayezid & Cengiz İmparatorluğu’nun Stratejisi. Kanal: Amo Rise
– Ali Türkşen ”24. Yıl Dönümünde Kardak Krizi ve Kardak Harekatı”. Kanal: Simurg TV
– Okan Bayülgen ile Muhabbet Kralı | 18 Ekim 2019 – Konu: Suriye. Kanal: TV100

Son Değişiklik: 17/02/2020 - 00:44