Ortalama okuma süresi: 14 dakika

17 Aralık’ta Cevahir’e gittim ve Beta mağazasının kapalı olduğunu gördüm. Konkordato durumunu biliyordum ama kapatması? Hemen telefondan haberlere baktım ve 6 saat önce mahkemenin iflas kararını verdiğini gördüm [1]. Hemen ardından İnci’nin önünden geçtim, kapalı fakat önceden biliyordum.

Beta, İnci, Hotiç gibi nice KALİTELİ dericileri de bitirip yedik… Neden yedik diyorum? Nedenlerini anlatayım… Eğer bunlara hâlâ dikkat edilmez; 2015’de yazdığım “ekonomik kriz yaklaşıyor“, “2002’den-2015’e Türkiyenin ekonomisi” ve 2016’da yazdığım “2017-2018 Türk ekonomik krizi” yazılarıma karşılık “egununmi söper, vatan hayını” diye nice mailler ve tweetler, özel mesajlar almıştım. O gün gerekenler yapılsaydı, 2020’de en ağır dönem olacak ama 2024-2025’lere doğru düzelecek demiştim. Sonuç? Önlem alınmadığı gibi sistem değişikliği ve hâlâ sen-ben-bizim oğlan zengin olsun mantığı ile işler daha da kötüye gitti. Ne demek? 2025’e kadar Türkiye gün yüzü görmeyecek demektir!

Sadece iktidarı suçladığımı düşünmeyin! Aç gözlü büyük firmalar devleti sömürüyor. Devlet ve özel sektör çalışanları, özellikle satın almacılar; kendi ceplerini devletin (yani milletin ve kendisinin) veya şirketinin parasından daha fazla düşünüyor. Devlet/şirket batarsa sen de işten çıkarsın, kötü hayat yaşarsın. Bunu anlayamadılar.

Hepsine geleceğim ama önce…

 

Müşteri ve Tüketici

Milletimiz büyük oranda tüketicidir. Tüketici nedir? Sözlük.org.tr’ye göre (TDK), “Mal ve hizmetlerden yararlanan, satın alıp kullanan, tüketen kimse” ve ikinci anlamı daha da ilginç, “Bitiren, mahveden”…

Müşteri kimdir/nedir? Yine TDK’ya göre: “Hizmet, mal vb. alan ve karşılığında ücret ödeyen kimse” ikinci anlam olarak “alıcı”…

Şimdi gelelim daha net ayrımlar yapmaya…

Müşteri: Belirli özellikler arayan ve bu kalite/özellikleri sağlayan ürünleri alan kişidir. Örneğin markete şampuan almaya gittiğinde X ya da Y markası vardır. Çünkü onlar saç dökmüyordur ya da saçına iyi geliyordur. Yıllardır bunları kullanıyordu. Bu nedenle gider, alır. Fiyatını sorsanız belki bilmez, fiyatına bakmadan alabilir.

Tüketici: şampuanı bittiğinde markete gidip, şampuanlar içinde en ucuzunu arayan, yani fiyatına göre alışveriş yapana tüketici denir. Aradığı kriter fiyattır. Kaldı ki ülkemizdeki zor yaşam koşulları nedeniyle neden böyle davranışta bulunduklarını anlayabiliyorum.

Anneannem ve dedem 1970’te Bulgaristan’dan geldiler. Dedem Bulgaristan’da çobanlık yaparken 13 yaşında Rusçuk’a (şehir) gitmiş ve tek başına hayat kurup ayakkabıcılık sanatını öğrenmiş. Oradan Türkiye’ye gelmişler. Anneannem zanaat okulunu bitirmiş. Sümerbank’ta işe başlamış, dedem de kooperatifinde işe girmiş. Zor zar kooperatif ile ev almışlar (ki şimdi Eskişehir’de Porsuk çayının önünde, bahçeli ve iki katlı bir yer), bir çocuğu bilim insanı oldu (annem) bir çocuğu güzel sanatları bitirdi ve keman öğretmeni oldu ama 6 yaşından beri müzik aleti çalıyor.

Türk milleti de aşağı yukarı böyle. Zorluklar çektiler. Osmanlı döneminde, Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele döneminde, sonrasında, 1960’larda, 1980’lerde, 1999’da ve şimdi….

Bursa’ya giderken dedemlerin bana İnegöl köftesi paket yaptırıp, gelip arabada ben yerken onların baktığını hatırlıyorum. Çarşıya çıktığımızda sadece bana köfte vs alıyorlardı. Dedem-anneannem gibi milyonlarca aile var. Çocukları için uğraşan, bir sürü sıkıntı ile boğuşan! Bu nedenle tüketici davranışını anlayabiliyorum.

 

Sadece Maddiyatla Mı İlgili?

Öte yandan Zengin Baba Yoksul Baba kitabını okudum ve hayatımda ikinci kez fikirlerimi değiştiren, bakış açımı değiştiren kitapla karşılaştım (birincisi Steve Jobs biyografisi idi). Yüzlerce kitap okudum ve hayatımda “fikirlerimi, bakış açımı değiştiren” bu kadar güçlü iki kitap sayabilirim! Henry Kissinger’ın Kriz kitabında diplomatların yaklaşımını öğrendim ya da Yılmaz Büyükerşen’in Zamanı Durduran Saat kitabı yine başucu kitaplarımdan birisidir. Fakat bakış açımı değiştirmesi demek bambaşka bir şey.

Steve Jobs ile birlikte, “okul oku, askere git, maaşlı işe gir, evlen, çocuk yap” gibi sürü psikolojisinden kurtulmayı ve büyük düşünmeyi öğrendim. Büyük işler yapabilirsin, yeter ki hayal kurmaya ve hayallerini gerçekleştirmek için azimle uğraşmaya başla! Toplum sana karşı çıkacak, kendi yararlarına olan şeyi dahi engelleyecek belki ancak uğraşırsan; başarırsın ve toplum peşinden gelir.

**

Zengin Baba Yoksul Baba kitabında da, “zenginler neden zengin olur?” sorusunun yanıtını anlatmaya çalışmış adam. Yatırım, iş ve finans ile ilgili bir sürü şey anlatmış. Hemen piyasadaki tüm kitaplarını aldım. Değişimler genelde bir kitapla olmuyor. Annem ilaç arge firması açtı ve 2 yıldır birlikte toplantılara, devletle görüşmelere, üretim tesislerine gidiyoruz. İnsanları, kurumları, kuruluşları görüp inceliyorum. Gerek ayrıntılara dikkat eden yapım, gerek siyaset bilimine olan ilgim nedeniyle başka şeyler görüyorum. Bunların hepsinin toplandığını ve kitabın, bardağı taşıran son damla (kötü anlamda değil) olduğunu düşünüyorum. Fakat kitabın çok iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Burada gördüğüm şey maalesef maddiyatla ilgili değil.

Yani tüketici olan insanların durumu iyileştikten sonra nasıl harcama yapacaklarını bilmiyorlar. İyi borç/kötü borç, iyi yatırım/kötü yatırım nedir bilemiyorlar. Dolayısıyla bambaşka bir noktaya gidiyor iş.

Hangi nokta?

 

Kaliteyi Anlamamak – Sürü Psikolojisi

Blog için 5 yıldır uğraşıyorum. Emrecetinblog’dan önce cetinblog var idi onunla birlikte belki 7-8 yıl oldu. Yeri geldi haftada 2-3 yazı yazdım. Etrafımdaki insanlar, eş, dost, arkadaşlar ne kadar baktı? Tek tük. Bakanlar da arada göz atıyor. Peki sonra ne oldu? Cem Seymen şöyle bir gönderi paylaştı:

**

Bu gönderleri kendi hesabımdan paylaştım. Hemen eş, dost, arkadaş girip okuyup “çok güzel yazmışsın Emre” dediler. Ee ne değişti? Bilinen birisi benim yazımı paylaştı. O zaman bir şey fark ettim: insanlar, başka insanların veya bilinen bir figürün hareketlerine bakarak karar alıyor!

Ne demek bu? Sürü psikolojisi.

Bir ayakkabı vs alacaksam bazı firmalar vardır (büyük ölçüde Türk firmalarını seçiyorum, çünkü destek). Fakat gittiğimde isim nedeniyle seçim yapmam. Derinin ayağı kokutmadığını bilirim, biraz topuğun olmasının ayağımı rahat ettirdiğini bilirim, deriyi bilirim… Gidip alırım. Bitti. Eğer fiyatı çok uçuk değilse önemli değildir, uçuk ise biraz fırsatı beklerim (ayakkabıyı çok beğendiysem). 700 liralık deri ayakkabıların, 270’lere düştüğünü ve aldığımı biliyorum ki yerli malı, gerçek deri ve kaliteli!

Markası önemli değil,
Fiyatı önemli değil (fiyatı yüksekse iyidir anlamında),
Kimlerin onu giyip giymediği önemli değil.

Madalyonun Diğer Yüzü

Beta, Kemal Tanca, Fabrika, Hotiç vb gibi yerlerde spor ve deri ayakkabılar vardı. Gerçek deri, sağlıklı, ayağı kokutmaz… Fiyatları ne kadar? 200-600 arası ki indirimde düşüyor.

Peki bunun yerine bizim sürü davranışını benimsemiş toplumumuz ne yapıyor? Gidip bin liraya bez Adidas ayakkabısı alıyor. Neden? ADİDAS! Ee? Bez kardeşim! Converse alıyorlardı, ayakları terleyince iğrenç bir koku çıkıyordu. Conversten bu yüzden tiksiniyordum.

BEZ AYAKKABI! 800-1000-1300 lira civarında ve alınıyor. Öte yanda DERİ, sağlıklı ve yerli mal, 200-300 lira ama alınmıyor!

Siz delirmişsiniz. Başka açıklaması yok. Pazara gidiyorsun, “planlı eskime” olmadığı için yani bilmem kaç yıkama sonrasında dağılsın diye üretilmeyen mis gibi Türk tekstili ürünlerinin üzerinde dünyaca ünlü markalar var. 20 liraya alıyorsun, gidip 500 liraya aldığın markalardan daha fazla dayanıyor. Ama Türk markası yok! MARKALAŞMAYI BECEREMİYORUZ!

Düzce’de büyük firmalara fason üreten yerler vardı. Marka iki bin tane yap deyince fazladan iki yüz tane falan yapıyorlar, hata olursa diye. Sonra fazlaları satıyorlar. Markalar (ki çok bilinen markalar) 300 liraya satıyordu, etiketini kesip 15-20 liraya buralardan alabiliyordunuz. Haliyle o markaların Düzce’de değeri yoktu!

İşte olay bundan ibaret…. MARKALAŞMA..

Çünkü Türkiye’deki gibi bilinçsiz tüketiciye markayı satabilirsin. Fakat kaliteyi bilmek bambaşka şeydir. İşte tüketicinin eline para geçse, durumu iyi olsa da yine gider yanlış harcamalar yapar.

 

Neden Böyle?

Finansal bilgimiz yok. Finansal eğitim verilmiyor. Yani, yine eğitimsizlik… Çocuklar üniversiteye geliyor; yemek yapmayı, giysi yıkamayı, düğme dikmeyi, ütü yapmayı bilmiyor. Ortaokul, liseye kadar coğrafya, matematik, fizik falan veriliyor; bunları öğrenemedikleri gibi, Türkçe bile bilmiyorlar. Komşu ülkeleri saymaktan acizler. Kıbrıs’ın nerede olduğunu kaç öğrenci cevaplayabilir merak ediyorum.

Oysa öğrencilere hayatı öğretmek gerek. Yemek yapmayı, kurallara neden uyulması gerektiğini, Türkiye’yi (coğrafya, tarih vs), görgü kurallarını falan hiç öğretemiyoruz. Ne öğretiyoruz? ÇALIŞAN OLMAYI!

**

Böyle bir grafik hazırlamış Robert Kiyosaki ve çok doğru bir şey demiş fakat daha önceden de buna inanıyordum; okullar sadece çalışan yetiştiriyor. Hayatında hiç bir işletme kurmamış, işletmede yöneticilik yapmamış “işletme hocaları” ders veriyor… Neyin dersini veriyorsun? İlkokul mezunu tekstil patronlarının pazarlıklarını hayranlıkla izliyorum… Sonrasında neyi neden yaptıklarını anlatıyorlardı. Olay böyle…

Üniversiteyi terk edenler zengin ve başarılı olmaz, zengin ve başarılı olacak şekilde düşünenler; üniversitede yapamaz“. Olayın özü bu. Türkiye’de zaten taş çatlasın 15 tane iyi üniversite var. Buradaki hocalar iyi, çocuklar zehir gibi. Üniversitedeki müfredat ve kitaplar çocukları disipline etmiyor; sürekli projeler, yazılar bir şeyler yapıyorlar. Bunlar disiplini veriyor, üniversiteleri farklı kılıyor. Bunlar dışındaki üniversiteler, üniversite olmaktan çok uzak!

Hayatı boyunca ezber ve kopya ile üniversiteye gelen çocuklardan sen nasıl arge’ye uygun düşünebilen ve davranan çocuklar ortaya çıkartacaksın? Üniversitelerin zaten böyle bir derdi yok.

 

Düşünceyi Değiştirmek Gerek

Ne olmak isterseniz isteyin, ona uygun düşünmeniz gerek. Düşünceyi değiştirmeniz gerek. Ben bilgisayar mühendisliğini 3. yılımda terk edip sosyal bilimlere; uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimine geçtim ancak 11 yaşımdan beri programlama yapıyorum, 16 yaşından bu yana siyasetle ilgileniyorum, mühendislik eğitimi aldım, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler eğitimi aldım. Fakat üniversite ve okuldan her zaman tiksindim. Sevmedim. 9 yılda bitirdim üniversiteyi. Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümünde hocalarımdan bazılarını çok sevdim çünkü çok yönlüydüler ve öğrencilerle ilgileniyorlardı. Dersten çok, ders aralarında ve ofislerinde ziyaret ederken çok şey öğrendim onlardan. Bunun da nedeni hem Kıbrıs’ta olmaları, he uluslararası bir okul olması (öğrenciler anlamında), hem de işlerinde aktif olarak görevler de yapmalarıdır.

Dolayısıyla sürekli düşüncelerimi değiştirip, geliştirmeye çalıştım. Dolayısıyla öğrencilere buna yönelik eğitimler vermemiz gerekiyor. Finans bilgisi vermek ŞART!

Ailelerin marka takıntısını, gereksiz tüketimlerini düzenlemek gerekiyor. Tüketmeyerek, cimrilikle de bu iş olmaz. Fakat harcamayı düzgün yapmak ŞART. Kaliteyi öğretmek şart! Çalışan olmaları için eğitim vermek yerine, yenilikçi düşünmeyi öğretmek ŞART.

Neyse daha çok şey söylenir, fakat 440 küsür yazıda çoğunu yazdım….

 

Türk Firmalarının Batışı

Stratejik alanlar nelerdir?

  • Savunma
  • İletişim
  • Gıda (tarım ve hayvancılık)
  • İlaç (sağlık)
  • Enerji

Bu bilgileri cepte tutun. Bir ülke bu stratejik alanlara yatırımları doğru yapmalı, yabancıların baskın olmaması gerek! Yön vermemesi gerek!

Türk firmalarında üç sıkıntı mevcut: 1- markalaşamama sorunu, 2- kaliteyi sürdürememe, 3- bilinçli batırma

1- Markalaşma Sorunu

Bugün Türk firmalarının çoğunun kalitesi yüksek iken (evet pazarlarda satılan bazı ürünler dahil), marka değeri olmadığı için sorun çıkıyor. Türk markalarını yaratıp satamıyoruz. Bence KOBİ’lere en çok bu alanda destek olmak gerek. Yani bilgi.

Türk kahvemiz var, lokum var… Benzer binlerce şey var… Kaçını “marka” halinde satabiliyoruz? Örneğin dünyaya pazarlanan dizi ve filmlerde başrol, her bölümde sabah kahvaltı yapıp sonra “kahvem nerede” diyerek, Türk kahvesi içse? Türk kahvesi satışlarına nasıl etkisi olur?

Bunun gibi Türk tekstili, Türk ürünleri film ve dizilerde bol bol kullanılabilir. Devlet vergi almak şöyle dursun, teşvik ederek; yurt dışına satılıp, Türk firmaları ve ürünlerinin, (dolayısıyla Türk kültürünün) dünyaya pazarlanmasına yardımcı olabilir.

Ya da Gaziantep’te, Düzce’de şurada burada X marka için fason üretim yapan firma parça başına 10 lira alır, X markası o parçayı 100 liraya satar… Böyle devam ederiz. Sonra neden takır takır batıyoruz.

 

2- Sürdürülebilirlik (Kalite vs)

LC Waikiki siyah tişört çıkarttı. Terletmiyor, terleseniz de belli olmuyor, hava aldırıyor, kalıpları süper. İlk yıl çıktı, aldım. Üniversitedeyim ve sabah siyah tişört ile gidiyorum. Ne giysem derdi yok, ne ütelesem derdi yok. Tam da minimalizm fikrini benimsediğim bir dönemdi… Ertesi yıl da çıkarttı. İki yılda bu kaliteli, 10-15 yıkamada eskimeyen, hava aldıran, terletmeyen, kalıbı tam uyan tişörtlerden toplamda 25 tane falan aldım.

Sonra ne oldu? Önce kalıbı bozuldu. O yıl almadım. Ertesi yıl kalıbı düzeldi ama kalitesi bozuldu. Şimdi incecik, hava aldırmayan, terleten, saçma sapan bir kumaştan yapılıyor. Üstelik 15 yıkama dayanırsa süper 😐 LC Waikiki’de kaç tane ürün için “3-4 katı verilir, yeter ki şunun kalitelisini yapsalar” dedim bilmiyorum…

Bu sadece LCW’de değil, bir çok Türk firmasında var. UCUZ, UCUZUN DA UCUZU olsun… Ee? Ucuzluğun sonu yok. Daha ucuz yapan bir firma illa ki bulunacaktır. Olay en boktan şeyi en ucuza yapmak değil, kaliteli bir şeyi uygun fiyata verebilmek. “Hem kaliteli hem uygun olamaz”.. Hadi canım! Adidas’ın bez ayakkabısının bin liraya satıldığı yerde Beta’dan, Kemal Tanca’dan 300 liraya deri spor ayakkabı alabiliyorsan oluyormuş değil mi?

Türk firmalarının en büyük sorunu sürdürülebilir olması. Tutan bir şeyi devam ettiremiyorlar. Maliyetler artınca, fiyatı aynı tutmaya çalışıyorlar. Tamam aynı ürünün daha uygun fiyatlısını da yap fakat biraz daha kaliteli şeyi, yüksek fiyata sattığın bölüm de olsun.

Onu da yapacağım. İlaç işini oturtalım, glutensiz ürünler üreten firma kuracağım. 8-10 yıl içinde kaliteli, doğal giysiler olacak. Bu olmaz diyor tekstilciler, çünkü onlar tamamen fiyata yönelmiş durumdalar. Oysa Türkiye’de fiyat yerine kalite arayan, kalitesini uzun yıllar sürdürebilen işletmeler arayan insanlar var biliyorum. Biraz sabır…

 

3- Bilinçli Batırma

X ilaç firmasından Y ilaç firmasına gelen, hem Y firmasından hem X firmasından para alan; geldiği Y firmasındaki birimde işini yapan insanları işten çıkartan, saçma sapan tipleri alan, sonra firma sıkıntıya girince tekrar X firmasına dönen insanları biliyorum…. Sadece ilaç arge’de değil, farklı firmalarda biliyorum.

Türkiye’de iyi iş yapan firmaları batırmak için uğraşıyorlar. Türk Havayolları, Turkcell (bknz: Turkcell neden batacak), belki şimdi Ziraat Bankası… Bakalım 5-10 yıl içinde ne halde olacaklar… Bu güzelim firmalar, güzelim Türk değerleri parladı, gelişti; şimdi büyük sıkıntılar yaşayacaklar gibi duruyor.

Eğer uygun tepkileri hemen verebilirlerse kurtulabilirler. Bunun gibi nice firma var…  Sonra ne oluyor? Yabancı firmalara satıyorlar. Sonra? Onlar da kapatıyor. İflas ettiriyor. KKTC’de de üretim tesisi olan bir ilaç firmasını yanılmıyorsam İtalyanlar aldı. Sonra? Kıbrıs’taki üretim durdu. Sonra Türkiye’de de sıkıntılar yaşadılar.

Bu iş böyle… Biraz fazla para görünce satıp, sonra yeniden bir girişimde bulunuyoruz. Büyütüyoruz, geliştiriyoruz; tekrar yabancılara. Ya bilinçli şekilde kötüleştiriliyor ya da markalaşma bilmediğimiz için veya iç pazarda birbirimizi yemekten küresel firmalarla mücadele edemediğimzi için iş patlıyor.

Kimse kusura bakmasın da Türk firmalarının Türk firmalarına yaptıklarını ecnebiler yapmıyor. Birbirimizi yiyoruz! Ortaklık, gelişme falan yok. Bu konularda keşke Musevilerin 100’de 1’i olabilseydik…

 

Türkiye’yi Batıran Firmalar Cabası

Buna mutlaka değinmem gerek… “Inside trading” denilen ve Türkçesi sanırım içeriden haber veya içeriden haberleşme gibi bir olay var. Aslında suç. Nedir bu? 2009 gibi Çatalca bölgesinde arkadaşım demişti ki, zenginler gelip toprak satın alıyorlar. Ne olduğu önemli değil, tarla, arazi vs ne bulursa alıyorlar… Tabi havalimanı ve kanal İstanbul henüz ortada yok. Sonra ortaya çıktı…

Kanal İstanbul için başta başka yer konuşuluyordu. Konuşulmadan önce buradan arsa satın alanlar oldu. Kanal İstanbul buralardan geçecekmiş deyince arsa fiyatları yükseldi, sonra bu arsalar alındıkları fiyatların 8-10 katına başkalarına satıldı ve kâr edildi. Sonra oradan geçmeyeceği anlaşıldı…

Bunun gibi sorunlar var. “Sen-ben-bizim oğlan” mantığının yansımasıdır.

**

Diğer bir olay, devlet kurumlarından çıkan teşviklerin, sadece 3’te 1’inin şirketlere gelmesi… Nasıl oluyor bu derseniz, çeşitli “akıllı yatırımcılar” pardon “melek yatırımcılar”, bu işi ayarlıyor. Para vermiyor size, “birilerinle” görüştürüyor. Yatırım çıkıyor, para dağılıyor. Birilerinin(!) ve melek yatırımcıların cebine de gidiyor.

Büyük firmalar biliyorum, 100 milyonun üzerinde yatırımlar alıyorlar; bu yatırımlarla ARGE merkezi açıyorlar sözde… Fakat cihazlar daha alınırken 3 yıl sonra kime satılacağı belli. Bina yapılıyor, buralara koyuyorlar cihazları, paketlerinden açılmıyor. Görünürde ve kağıt üstünde formüller gelişiyor, bir şeyler yapıyorlar ama hikaye. 3 yıl sonra olmadı diyerek satıyorlar (teşvikle alınan malzemeler 3 yıl boyunca saklanmak zorunda). Cihazları satıyorlar, binayı depo ya da başka şey olarak kullanıyorlar. Senin benim vergim böyle şeylere gidiyor.

Bir olay var, biraz söylersem kimin olduğu bulur. O yüzden şöyle diyeceğim; normalde 6-7 milyon ve taş çatlasın 10 milyon liraya kurulacak tesise 160 milyon civarında bir destek sağlanmış. Fakat 40 milyon önceden ödenmiş, sonra 160 milyona tamamlanmış. Dolaylı yoldan şunu anlıyoruz, 40 milyon firmanın eline geçmiş, geri kalan sen-ben-bizim oğlan arasında bölüşülmüş…

160 teknopark firmasına 1 milyonluk destek verilse can suyu olacak bu firmalar için! 160 firma arasından 20 tanesi kendini geliştirse, düzgün işler yapsa; bunlardan 5 tanesi 10-15 yıl ayakta kalıp, ithalat yapabilir. Yüzlerce ve belki binlerce kişiye iş kapısı sağlayabilir. Fakat sen-ben-bizim oğlan nasıl zengin olacak?

Midem bulanıyor! Sinirlerim bozuluyor! Asgari ücretliden, emekliden, çalışandan, öğretmenden, memurdan kesilen vergilerle birilerinin milyonlar kazanmasına tahammül edemiyorum. Sonra bakıyorum, halkın keyfi yerinde gibi? O zaman bencilleşiyorum. Diyorum ki önce ben maddi durumumu düzelteceğim, sonra siyaset, sonra ülkeyi kurtarmak… Yapabildiğim kadarıyla buradan da anlatacağım… Ya da tamamen kendi kabuğuma çekileceğim…

 

Ziraat Bankası Simitçilik ve AVM

Simit Sarayı ile ilgili durum kamuoyuna yansıdı. Tabi milletimiz bir süredir Simit Sarayı, Kanal İstanbul falan konuşurken arka tarafta neler oldu acaba kaçırdığımız onu da merak ediyorum. Ziraat Bankası AVM vs’de almış.

Bilmiyorum KAP yani “Kamuoyu Aydınlatma Platformu’nu” ne kadar takip ediyorsunuz ancak değişik bilgiler ortaya çıkabiliyor:

**

Bugün HaberTürk ekranlarında konu konuşuluyordu ve bir dekan şöyle dedi; “muhalefet diyor, Erdoğan’ın nasıl haberi olmaz? Dolayısıyla Türkiye’deki sistemsel sıkıntının göstergesidir. Cumhurbaşkanının açıklamasından sonra Ziraat Bankası nasıl bağımsız açıklama yapabilecek bu da ayrı konudur” tarzında bir şey söyledi.

Doğru, Cumhurbaşkanı her şeyi bilemez. Fakat sistem, Cumhurbaşkanının her şeye karışır olduğu bir yöne gitti. Dünyada her konuda çok iyi bilen insanları bile Cumhurbaşkanı yapsan bu iş yürümez. İnsan olarak en üstün özelliğimiz, organizasyon yapımızdır. Farklı görevlendirmelerdir. Bu nedenle bakanların, çeşitli kurumların kendini idare edebilmesi gerek, belli noktaya kadar bağımsızlıkları gerek..

ANCAK,
Bir problem ortaya çıkıyor: GÜVEN. Ziraat’ın normal uygulaması mı yoksa yandaşı mı kurtarıyor? Toplumdaki en büyük şüphe bu. AVM satın alıyor, Simitçi satın alıyor ama devletin Tank Palet fabrikası zarar edince o Katarlılara satılıyor/kiralanıyor (artık hangisi İŞİNİZE gelirse onu seçersiniz).

Dolayısıyla Başkanlık sistemi çatırdıyor. Artık işler karıştı.

 

TL Değeri Düşecek Durum Kötü

İktidar TL’nin değerini düşürmek için elinden geleni yapıyor gibi görünüyor. TL’nin değeri düştükçe, alım gücümüz azalacak. Euro ve dolar artmıyor; TL’nin değeri düşüyor!

**

Batık ülke Yunanistan?
Umarım günün birinde Yunanistan veya Ege adalarına giderseniz. Yunan marketlerine girersiniz. Mallara göz gezdirip, nasıl bu kadar ucuz olduklarını görebilirsiniz.

Yaptırım kararından sonra yılbaşı ya da Şubat gibi doların 6’yi geçmesi muhtemel. 2,53’lerden 6’lara kadar geldik 3-4 yıl içinde. Geçmiş olsun. Aynı şeyler dönüp duracak… 25 Aralıktan sonra altın fiyatlarının artması ve Şubat-Mart’a kadar yükselmesi, Mart’tan sonra düşmesi muhtemel. 6’ları zorlayan Doları, Katar’dan gelen sıcak paralarla (ki oraya nasıl gittiğini biraz sorgulayın), dizginlemek bu sefer çözüm olacak mı? Göreceğiz.

 

Sonuç Olarak

Çok zor yıllar bizi bekliyor. Beni üzen şey, ülkenin çok sağlam kaynakları olmasına rağmen bunların doğru kullanılmaması. Daha doğrusu, “halk için” kullanılmaması.

Öte yandan vergiler falan değil esas sorun, TL’nin değer kaybı. Eğer 1 euro 2 ₺ olsaydı; şu an 211.547₺’ye giren Mercedes C serisi, 64 bin ₺’ye girecekti, vergilerle 401 bin ₺ olan liste fiyatı: yaklaşık 105 bin civarı olacaktı. Yani 4’te 1 oranında düşecekti.

Giriş fiyatını tam bilemiyorum ancak 144 binden başlayan Ford Focus muhtemelen 50-60 bin civarında olacaktı. Yine aynı vergi fakat tl’nin değeri önemli olan… Fakat denge diyoruz ya, o zaman asgari ücretler ne olacaktı? Bunu düşünmek gerek. Ekonomi sadece tek değişkende düşünülemeyecek kadar karışık.

İş dönüp dolaşıyor: üretime geliyor. Üretmeden tüketmezsen bu iş olmaz.

Haliyle?

İnsanlara finans bilgisi vermek şart oluyor. Yani topluma ekonomi ve finans temellerini anlatmak gerek. Üretmeden tüketmenin, kendi firmalarının 200-300 liraya sattığı deri ayakkabılar dururken sırf “marka” diye şekilcilik yapıp bin liraya Adidas almanın zararlarını bilmeleri gerekiyor. Sürü gibi toplumun peşinden gitmemeyi öğrenmeleri gerek. Türkiye’de gördüğüm marka ve şekilcilik takıntısını hiçbir yerde göremedim.

Eğer bunları başaramazsak, daha da zor günler bizi bekliyor. Çünkü yeni nesil kendine çok güveniyor, her şeyi bildiğini düşünüyor (aslında bir bok bilmediği halde) ve iş beğenmiyor. Dolayısıyla çalışmak, gece gündüz uğraşmak, kendinizi geliştirmek, arge falan filan bizim için hayal olacak gibi. Eğer bir insan bilmediğini bilmezse, hiçbir şey öğrenemez ve kendini geliştiremez.

Ben okudukça cahilleştim. Okudukça, öğrendikçe; ne kadar cahil olduğumu anladım. Dolayısıyla daha fazla okumaya çalışıyorum, okudukça, yeni bilgilerle birlikte ne kadar cahil olduğumu görüyorum. Fakat kitap okumadan önce (ki 16 yaşıma kadar 3 kitap okumamışımdır), ne kadar da her şeyi biliyordum!

Hayatını tek kitaba göre yaşayan ve her şeyi bilen milyonların verdiği oy kararları zaten bizi bu hale getirmedi mi?

Dolayısyla insanlara kuralları, görgü kurallarını, finans bilgisini, genel kültürü öğretmezsen dilediğin kadar fizik, matematik vs öğret, iş sonunda dönüp dolaşacak ve yanlış tüketime gelecek. Üretmeden tüketime gelecek.

Cam temizliği aylık 110 bin lira olan devlet kurumuna sadece bir kez 90 bin verip, cihaz alarak halledeceği teklifle gittiğinde adam açık açık rüşvet istiyor ve “benim için için hangisi olduğu fark etmez” diyorsa (önemli olan cebine giren para); devleti her ay 110 bin lira ödemekten kurtarmayı düşünmüyorsa (ki devleti batırırsan, sonunda sen de etkilenirsin, çünkü herkes senin gibi düşünür), orada iş bitmiştir. Ya da özel şirketlerde satın almacılar telefon, bilgisayar, ev kirası ve hatta araba isteyecek konumdaysa; böyle kokuşmuşluğun ve yolsuzluğun olduğu bir ülke batacaktır!

Çünkü para kazanabileceklerini düşünen insanlar, düşüncelerini değiştirmeden ezber ve kopya ile, okulun verdiği eğitim ve toplum düzeni ile işe atılıp battılar. Sonra kolay yoldan hile, hurda, hırsızlık ile para kazanmaya çalışıyorlar. Kısa süreçte para kazansalar bile uzun süreçte patlayacaklar.

Dolayısıyla düşünce tarzımızı değiştirmemiz gerekiyor. En basit örnek, bugün çeyrek piyango bileti çıksa (ki 20 milyon ₺ civarında), gidip üretim tesisine yatırıp 2-3 yıl içinde batacak bir çok insan var. Aynı şekilde ev, arabaya yatırıp hemen tüketecek insanlar da bir hayli var. Oysa gayrimenkule yatırıp, kira gelirken, kendi kendini tamamlayacak şekilde bankaya borçlanıp, yeni yatırımlar yapılabilir. Uyurken bile getiri sağlayacak yöntemler seçilebilir.

Bunun gibi nice hikaye var, batan piyango milyonerleri… Neden? Finansal bilgileri yok, düşünce tarzları yanlış. Bunu değiştirebilseler zaten piyango çıkmadan kendilerini geliştirebilecekler. Zengin Baba Yoksul Baba kitabına göz atın derim.

 

Yazar, muhasebeci ve finansal planlamacı olan Tom Corley, Elon Musk, Oprah Winfrey ve Mark Zuckerberg gibi çok zengin 233 kişinin günlük alışkanlıklarını araştırdı ve bu cevapları, yoksul ya da yıllık brüt geliri 35.000 dolardan daha az olan bireylerden gelen yanıtlarla karşılaştırdı.

1- Corley’in araştırmasına göre zenginlerin yüzde 88’i her gün otuz dakika veya daha fazla süreyi okuma yoluyla eğitim veya kendini geliştirme konusunda harcıyorlar. Bu insanların çoğu eğlence maksatlı okumuyor, bunun yerine biyografileri, tarihi ve kişisel gelişime faydalı eserleri okuyorlar.

2- Corley’in araştırmasına göre, çalışmaya katılan zenginlerin yüzde 76’sı yürüyüş, bisiklet sürme ve yürümenin yanında aerobik de yapıyor.

3- “İlişki içinde olduğunuz kişiler kadar başarılısınız”. Kişisel ağınızda oldukça motive ve hedef odaklı kişiler olmalı. Kiminle vakit geçirdiğiniz konusunda da seçici olmaya çalışmalısınız. Zengin ve başarılı insanlar; aynı zamanda onlara zarar veren, olumsuz insanlara maruz kalmalarını sınırlar.

4- Araştırmaya göre, milyoner olmuş insanlar bunu tesadüf eseri başarmıyor. Bu kişilerin güçlü planları var. Varlıklı kişilerin yüzde 80’i hedeflerine ulaşma konusunda saplantı düzeyinde hırslı ve hem günlük hem de uzun vadeli olarak bu hedeflerini kontrol ediyorlar.

5- Zenginlerin yüzde 89’u her gece yedi sekiz saat veya daha fazla uyuyor. Uyku, başarı için kritik bir önem taşıyor, hafıza işlevleri ve yaratıcı düşünce üzerine etkileriyse gerçekten oldukça olumlu.

6- “Milyonerler tek bir gelir kaynağına güvenmez, birden çok gelir kaynağı geliştirirler” diyen Corley, bu kişilerin yüzde 65’inin ilk milyonlarına ulaşmadan önce en az üç gelir kaynağı yarattıklarını söylüyor. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları veya gayrimenkul gibi yan işler veya gelir getiren yatırımlara sahip olmak bu kişilerin ek gelir kaynaklarından bazılarını oluşturuyor. Corley “Gelirlerin çeşitlendirilmesi, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ekonomik krizleri atlatmanızı sağlar” diye ekliyor.
(bknz: pasif gelir)

7- Para, varlıklı insanlar için tek önemli yatırım kaynağı değil. Corley, “Zamanımızı bir şeye yatırdığımızda onu sonsuza kadar kaybetmiş oluruz” diyor. Netflix’te dizi izlemek veya Instagram’da gezinmek için saatler harcamak yerine, zamanınızı çok harcadığınız uygulamalar konusunda da seçici olmayı düşünmelisiniz. Corley, “Zamanı en büyük risk olarak görürseniz, bu, sizi zamanınıza tam olarak nasıl yatırım yapmanız gerektiğinin farkında olmaya zorlayacaktır” diyor.

**

 

Kaynaklar

*aksi belirtilmediği sürece erişim tarihi: 19 Aralık 2019’dur.

[1] İflas kararı çıktı, BETA’nın 50 mağazası kapandı (17 Aralık 2019). Sputniknews. Erişim tarihi: 19 Aralık 2019, https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201912171040855595—iflas-karari-cikti-betanin-50-magazasi-kapandi/

Muratoğlu, Murat. Ziraat Bankasının Ayıbı Simit Sarayı(16 Aralık 2019). Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/murat-muratoglu/ziraat-bankasinin-ayibi-simit-sarayi-5511392/

AVM’ler, Simit Sarayı derken Ziraat Bankası’ndan ‘görev zararı’ rekoru (17 Aralık 2019). Sol. https://haber.sol.org.tr/turkiye/avmler-simit-sarayi-derken-ziraat-bankasindan-gorev-zarari-rekoru-276436

“ZİRAAT KATILIM BANKASI A.Ş.”. KAP. https://www.kap.org.tr/tr/Bildirim/800430

Türkiye’de işçilerin ne kadarı asgari ücretle çalışıyor?(11 Aralık 2019). Euronews. https://tr.euronews.com/2019/12/11/turkiye-de-iscilerin-ne-kadari-asgari-ucretle-calisiyor

Asgari ücret hangi ülkede ne kadar? (17 Aralık 2019). Euronews. https://tr.euronews.com/2019/12/17/asgari-ucret-hangi-ulkede-ne-kadar

 

Son Değişiklik: 19/12/2019 - 15:16
%d blogcu bunu beğendi: