Ortalama okuma süresi: 5 dakika

Bağımsızlık, karakterimdir…

Ne güzel söylemiş Atatürk, fakat sadece kendisinin değil; Türk milletinin karakteriydi ve bunu biliyordu. Zaten tam da bu nedenle, çok kolay bir şekilde padişah dahi olabilecekken; yönetim sistemini ulusal egemenliğe dayandırdı, henüz savaştayken meclisi açtı ve “Türk milletine” bağımsızlığını kazandırdı.

İlerleyen süreçte, geleceği göre lider, “çocuk bayramı” olmasını istedi. Çünkü bu güne en çok çocukların sahip çıkması gerekirdi. Benimsemeleri, sahip çıkmaları ve bağımsızlığı taşımaları gerekirdi.

Her şey nokta atışıymış… Bu gün Türkiye’de demokrasiye en büyük zarar veren parti ve partilerin lerin seçmenleri bile, demokrasi harici bir rejimi kabul edemez (büyük ölçüde). Evet bazı tür cemaatleri falan kenara koyarsak, genel konuşursak; seçnenlerinin dahi “demokrasi” diyerek sandık iradesine yöneltildiğini düşünürsek; bunu rahatlıkla iddia edebilirim.

Dolayısyla Atatürk’ün devrimleri, Cumhuriyet ve demokrasi bu topraklarda kök salmıştır! Bize, yani Atatürkçülere, vatanseverlere düşen görev; cehalete savaş açmak, Atatürk’ü, demokrasiyi, Cumhuriyeti, laiklik başta olmak üzere Atatürk’ün 6 ilkesini halka anlatmaktır. Bilimsel düşünce ve sorgulamayı çocuklara öğretmek; bilim, sanat, spor, teknoloji gibi alanlarla çocukları iç içe büyütmektir.

YANİ AÇTIĞI YOLDA GÖSTERDİĞİ HEDEFE YÜRÜTMEKTİR!

Özgürlük ve Bağımsızlık

Genelde Atatürk ve bir çocukla bu bayramı anıyoruz. Bu da doğrudur. Fakat benim bu blog yazısında vurgulamak istediğim; çocuklar ve Türk milleti için can vermiş ufak yaştaki çocuklar, kadınlar, dedeler ve nice Türk askeridir. Sadece savaşta değil, savaş sonrası dönemde de bunun büyük mücadelesini verdiler. Ne için? ULUSAL EGEMENLİK için, BAĞIMSIZLIK için… Bunu sakın ola gözden kaçırmayın.

Alev Coşkun’un “Diplomat İnönü Lozan” kitabından sayfa 327’den çok küçük bir örnek vereceğim, Mevhibe Hanım, kayınvalidesine mektup yazıyor:

Hamdolsun sağ-sağlim pazar gecesi 21.00’da Lozan’a vasıl olduk. Polisler dizilmiş, otomobil bekliyordu. Lozan Palas’a geldik. Burada üç oda bizim. Biri yatak odası, biri Paşa’ya çalışma salonu, biri de misafir kabul yeri. Lozan’ın en mükemmel oteliymiş. Bir odanın geceliği 10 lira imiş. Demek ki üç oda bir gecede 30 lira ediyor. Kirayı hükümet veriyormuş. Biz yalnız yemek parasını vereceğiz… Paşa’yı düşünce aldı: “Çetin iş! Nasıl olacak diyor”.

Paşa çetin işin altından kalktı. Diplomat İnönü – Lozan kitabını okursanız; sadece İnönü ve Lozan diplomasisi değil, Hürriyet ve İtilaf zihniyetinden kalma sömürgeci destekçisi, Türklük ve laiklik karşıtı İkinci Grup’un her şeye arıza çıkartmasına rağmen Atatürk’ün hepsini dinlemesi, ikna ederek (ki burası çok önemli, heyt huyt diyerek değil) ve muhalefetin olmasını isteyen yola devam etmesini ve ayrıca o dönemdeki yaşananları ve Lozan’ın başarısını net şekilde göreceksiniz. Kitap mükemmel!

İstiklâl Mücadelesi… Yani bağımsızlık mücadelesi ile başlayan süreç, Lozan ve Montrö başta olmak üzere; dostluk ve ikamet antlaşmaları, Sadabat Paktı ve Balkan Antant’ı (mutabakat) gibi nice antlaşma ile sadece Türkiye’ye değil; bölge ve dünyaya da rahat bir nefes aldırmıştır. Tabi bu dönemde İtalya ve Almanya’daki radikal gelişmeleri (bknz: Hitler’in güç kazanması ve bizim yerli milli SA ve SS’ler), SSCB’deki komünizm rejimlerini ve krallıkları değerlendirdiğimizde; “demokrasi ve özgürlük” açısından bölgeye ve dünyaya ne gibi katkıları olmuş, daha iyi anlayabilirsiniz.

BAĞIMSIZLIK! O kadar önemli bir konu ki… Osmanlı İmparatorluğu teknolojik gelişmeleri yakalayamadı, çağın gerekliliklerini yerine getiremedi (diplomasi gibi alanlarda güçlü olamadı); dolayısıyla üretim yapamadı, dolayısıyla geri kaldı ve ekonomik bağımsızlığını kaybetti. Bunları ve dahasını gören, bilen Atatürk, her konuda bağımsızlığın önemini kavramıştı.

Peki ne yaptı? Atatürk bu topraklarda Türklük, laiklik ve Cumhuriyet’tir yazısında yazmıştım, ilgili bölümü burada da ekleyeceğim:

Atatürk ve Dehası

Atatürk’ün elindeki portakal. Atatürk’ün dehasının da bir göstergesi. Oymapınar barajından; Şişecam, demir çelik, basma fabrikalarına kadar bir çok şey, içlerindeki cihazlar Sovyetler Birliğine yaptırıldı ve oradan getirildi. Eğitimi veren eğitmenler dahi Sovyetler Birliğinden. Peki borç içinde olan, yoksul; elinde avucunda hiçbir şey olmayan millet nasıl yaptı? Yüce Türk milletinin önderi Atatürk’ün dehasıyla. O portakallar İtalya’dan getirtildi. Tıpkı Karadeniz’deki çaylar gibi, narenciye de yurt dışından getirtildi ve Sovyetler Birliği’ne Narenciye, meyve ve sebze olarak ödendi. Elinde toprak vardı, kullandı. Yurt dışından getirilen ürünlerle, yabancılara fabrika yaptırdık, makine aldık. Siyasetten uzak durmak için 100 yıl içinde ne yaptığımıza değinmeyeceğim. Fakat deha ve tarihi bu şekilde aktarmak gerek. Türk milletinin rahatı, ilerlemesi için tek bir yol var; Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe yürümek.

**

Düzenleme (Yılmaz Özdil’in “Dikili ağaç” yazısından):

Tek örnek vereyim…
Mustafa Kemal’in 1937’de bizzat açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda 2 bin 500 kişi çalışıyordu. Tee 1937’de, işçilere kadınlı-erkekli balo düzenleniyordu, danslar ediliyordu. 700 kişilik sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı, haftada altı gün film gösteriliyordu. İşçilerin tiyatro kulübü vardı, müzik grubu vardı, korosu vardı, fabrikanın radyosu vardı, fabrikada piyano vardı, piyano… Resim-heykel sergileri açılıyordu, bahçesinde havuz, havuzun içinde bronz kadın heykeli vardı. Spor kulübü vardı, Sümerspor… Türkiye’nin ilk alttan ızgaralı futbol sahası oradaydı, basketbol-voleybol sahası vardı, güreş minderi, boks ringi, tenis kortu vardı, paten pisti vardı, bisiklet parkuru vardı. Ameliyathaneli, laboratuvarlı, 40 yataklı hastanesi vardı, eczanesi vardı. İlkokulu vardı, kadın işçilerin bebişleri için kreş vardı, 1937’den bahsediyoruz. Giyecek kooperatifi vardı, fırını vardı, işçileri şehirden fabrikaya getirip götürmesi için Gıdı Gıdı adı verilen mini treni vardı, kendi enerjisini kendi üretiyordu, santrali vardı, Nazilli’ye elektrik veriyordu. Özetle… Cumhuriyet mucizesiydi. Mustafa Kemal açılışa geldi, Nazilli halkı teşekkür için 22 ayar altından anahtar yaptırmıştı, sembolik kapı o anahtarla açılacaktı. Mustafa Kemal “memlekete hayırlı olsun” dedi, açtı. Bugünkülerin yaptığı gibi hatıra ayaklarıyla anahtarı cebine atmadı, “altın milletin hazinesine aittir” dedi, Celal Bayar’a verdi, Celal Bayar emaneti aldı, Ankara’ya gider gitmez hazine’ye kaydetti. Zeka’yla akıl’la kurulmuştu… Makineleri Rusya’dan satın alındı ama devletin kasasından, milletin kesesinden tek kuruş para ödenmedi, her şey narenciyeyle, portakalla mandalinayla ödendi. Türk tekstilinin temeliydi. Fabrika bünyesinde, Nazilli halkına, özellikle genç kızların meslek edinmesi için ücretsiz kurslar düzenleniyordu, okuma yazma kursu veriliyordu. Civar köylere sağlık personeli gönderiliyordu, hastalar tedavi ediliyor, ücretsiz ilaç veriliyordu, bölgedeki sıtma salgını, fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutuldu. İşçilerin 264 dairelik, bin kişilik lojmanı vardı. Hamam vardı, sadece işçilere değil, Nazilli halkına da açıktı. Altı ayda bir yöre halkına ücretsiz basma dağıtılıyordu.

*
Sonra bu arkadaşlar geldi.
(…)

***

Atatürk ve biyoyakıt çalışmaları” başlığında, Atatürk’ün “benzine olan bağımlılığı azaltmak için” ilk beş yıllık kalkınma planında biyoyakıt çalışmalarına önem verdiğini de anlatmıştım.

“Her fabrika bir kaledir” diyerek fabrika yapıyor. Fakat para yok, nasıl yapacak? Şimdikiler olsa (muhalefetinden iktidarına); “enkaz devraldığğkk” diye bağırır, IMF gibi kurumlara borçlanır, “yaptırmıyorlar, dış mihraklar” diye söylenirlerdi. Atatürk ise bu fabrikaları, yine yurt dışından getirttiği narenciyeler ile ödededi! Karadeniz’e getirttiği çay ile ödedi, fındık ile ödedi. Petrol dış kaynaklı, bağımsızlığı azaltalım diyerek “biyoyakıt” çalışmaları başlattı ve kullanıldı. Etimesgut uçak fabrikasında yüzlerce uçak yapıldı…

Özgürlük ve Bağımsızlık

Bazen kavramları karıştırıyoruz… Bu nedenle 5 yıldır sürekli olarak bana da “hapse atarlar seni, aman oğlum yazma, bak herkesi içeri atıyorlar” diye söylenildi durdu. Öncelikle benim blogda yaptığım eleştirilen, kahvehanede dönen eleştiriler değildir. Mümkün olduğunda resmi kaynaklara dayandırdığım eleştirilerdir ve eleştirilerin yanında, bu sorunları gidermek için ne yapılacağını da bol bol yazıyorum. Tabi ki bir uzman değilim, akademisyen değilim, bilim yuvası hiç değilim. Bu nedenle “kendi fikirlerimi” yazıyorum.

İkincisi ve daha önemlisi ise; sizin “özgürlük” anlayışınız hapse girmemek, sinyalsiz şerit değiştirmek, kırmızı ışıkta geçmek, marketi yağmalamak falan olabilir. Ben hapse girmek ya da ölümle burun buruna gelmekten korkmuyorum, çekinmiyorum. Aksine; Atatürk ve Türklüğün olmadığı bir Türkiye’de yaşamaktansa, bu uğurda mücadele ederek can vermeyi göze alıyorum. Benim bu hayata gelişim, amacım, hedeflerim; okulu bitirip, askerliği yapıp, iş bulup, çoluk çocuğa karışmak değil. Sizlere defalarca söylediğim üzere, 2030’da birleştirici hareket ve yeni bir parti ile Türkiye’yi bölgede ve dünyada model haline getirmektir!

Yani Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı ve özgürlüğüdür. ÇOCUKLARIMIZ İÇİN, Türkiye Cumhuriyeti bağımsız olmalıdır! Sadece cemaatler, Türk ve Atatürk düşmanı zihniyetten değil; aynı zamanda zaten köşe başlarını ele geçirmiş localar, kulüpler, STK görünümlü ama yurt dışı bağlantılı olan bir takım topluluklardan da temizlemektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk ordusunu ve Türk milletini; her anlamda bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturmaktır!

Türkiye Cumhuriyeti bağımsız değilken, üretmiyorken, çağın gerekliliklerini sağlayamıyorken; ben hapse girmemişimi, çalışmışım, çocuğum olmuş neye yarar? Hangi çocuğa, hangi gelecek sağlayacağız?

 

Sonuç Olarak

Nasıl evimde Atatürklü bayrak, kravat, bibyo, bir şey yoksa (sadece ufak bir resim var); bu yazıda da Atatürk ve çocuklar ile ilgili hiçbir şey kullanmadım. Bunun nedeni başka bir şeye dikkat çekmek istememdir. Evet yüzeysel Atatürkçülükten çok, Atatürk’ün fikirlerini ve yaptıklarını anlama taraftarıyım. Fakat özellikle bu günlerde, “ulusal egemenlik” yani “bağımsızlık” kavramının, “çocuklar için” çocuk bayramından daha önde olması gerektiğini düşünüyorum.

**

Belki Türk ordusu için en gerekli okulları kapattınız, orduyu talan etmeye çalıştınız… Fakat siz Harbiyeyi kapattığınızda, hepimzi harbiyeli olduk!

**

 

Örgütlenmek ŞART

23 Nisan’da da Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını anmadan Ulusal Egemenlik kutlamak ne çeşit bir kansızlıktır onu da sorgulamak gerek sanıyorum!
Türk ve Atatürkçü olmayan insanların o meclise girmesi ve bunlara izin verilmesi, büyük hata!
Büyük yanlış ama sorun bizde…
Bakıyorsun gerici ve yobaz hareketlere, onlar da İngiliz propagandalarını tekrar ediyorlar. Cemaatler ve yobazlar örgütlenmiş, kadrolaşmış. Onlardan önce kim vardı? Localar, kulüpler ve çeşitli STK görünümlü propaganda toplulukları. Bunlar da aynı yere bağlı.
Esas soru şu; cemaatler, yobazlar, kulüpler, localar, çeşitli topluluklar ordu dahil her yerde örgütlenip her yeri ele geçirirken; vatanseverler ve Atatürkçüler olarak biz ne yaptık? Sadece izlemişiz. Belki de en önce bunu değiştirmek gerek.
Atatürk’ün en büyük özelliği örgütçü olmasıdır. Örgütlenmeyi iyi bilirdi. Biz burada eksik kaldık. Aydınlar var, hukukçular var, ordu var; izin vermezler dedik. Güvendiğimiz ne varsa, ele geçirmişler.İş başa düştü.
Vatansever ve Atatürkçü örgütlenme ŞART!
Türkiye’de temizlik ŞART
Son Değişiklik: 23/04/2020 - 10:32
Kategori: Genel - Hayat - Politika - Tarih