Maalesef normal biri değilim ve genelde aynı süreçte 7-8 kitabı okuyorum. Bir gün birinden, diğer gün başka birinden bir kaç sayfa. Belki söylemek haddim değil kişisel düşüncem; kitap dükkanlarındaki kitapların %80’inin rezalet olduğunu düşünüyorum. Çevirisi berbat olabiliyor, konusu berbat olabiliyor veya hiçbir şey anlatmıyor…

Sıkıcı kitaplardan kaçınsam bile dil veya konuyu ele alış biçimi olarak bazı kitaplar çok ağır gidiyor ve aynı anda başka kitaplara başlıyorum (hepsini bitiriyorum merak etmeyin). Hayatımda en akıcı gördüğüm kitapların başında; Steve Jobs (Walter Isaacson) vardı. Starbucks CEO’su olan Howard Schultz’ın yazdığı Starbucks ve Onward kitapları da böyleydi. Robert Greene’in “Güce Ulaşmanın 48 Yasası”, Cemalettin Taşçı’nın “Zamanı Durduran Saat – Yılmaz Büyükerşen” söyleşi kitabı, Machiavelli’nin Prens kitapları da sevdiğim kitaplardı.

Öte yandan Ahmet Taner Kışlalı’nın kitapları da alanım konusunda su gibi akan kitapların başında. Fakat aylardır, belki de yıllardır bu şekilde bir kitap bulamamıştım. Derken önce Şeyda Taluk’un Seçim Nasıl Kazanılır? kitabı, ardından Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları kitabı ilaç gibi geldi.

Aslında bu kitabı yıllardır görüyordum ama elim almaya gitmedi. Fakat sürekli aklımdaydı. Siyaset bilimi bitiren biri olarak “illüminati, Masonlar, uzaylılar, aileler” gibi komplo teorilerinden gerçekten sıkılıyordum. Evet güçlü aileler, gruplar falan var ama “çıkar grupları” diyoruz. Lobicilik faaliyetleri yapılıyor, kendi çıkarları için çalışmalar yapılıyor. Fakat dünyayı kontrol edip, tak tak istediklerini başa getirip indiremiyorlar. Hadi beni geçtim, İlber Ortaylı şöyle açıklıyor; her şeyi yapamazlar fakat istemedikleri şeyleri yapmanıza izin vermezler.

Bu tür bir kitap olabileceğinden şüphelenerek almadım. Fakat yıllardır milletin “illüminati, Masonlar, derin devlet vs” dedikleri komplo teorilerinin aslında kafamdaki karşılığını açıkladığını gördüm adamın. Hepsiburada’da kargo parası vermeyip, yerine kitap alayım diye sepete ekledim fakat okuyunca, şimdi geri kalan kitaplarını da sipariş verdim.

 

Ekonomik Tetikçilik Üzerine

House of Cards izlediyseniz, “lobici” nedir bilebilirsiniz. Biraz daha sol görüşlüler öcü gibi baksa da, ben lobicilik faaliyetlerine karşı değilim. Tabi nasıl “denetimsiz ve kontrolsiz kapitalizme” karşıysam, yine aynı şekilde vahşi kapitalizmin eseri olan vahşi lobiciliğe de karşıyım.

Burada şöyle düşünmeniz gerek; devlet bir yasa çıkartacak diyelim ve holdingleri kötü şekilde etkileyecek. Sizce hükümet, ülkedeki üretimin ve ekonominin bel kemiği olan 20-30 holdinge karşı durarak bu yasaları geçirebilir mi? Ki 1 yıldır ilaç sektöründe (en iyi sektörlerden birisidir) bir sürü üniversite ve şirkete girip çıktım (en iyilerinden “merdiven altı AŞ” olanlarına kadar) ve şu kadarını diyeceğim; iyiki büyük şirketler ve holdingler var. Yoksa küçük ve orta ölçekli şirketlere kalsak, halimiz daha berbat olurdu. Şimdi soruma cevap verebilirsiniz.

**

Fakat ekonomik tetikçilik diyerek açıklanan kavram, “lobicilik” olayının biraz daha ötesinde. Sistem içinde, olaylara göre yaracı (pragmatist) adımlar atarak ortaya çıkıp keskinleşen bir alan/iş kolu.

Peki ne yapar bu ekonomik tetikçiler? Sosyal medya ve internette bol bol görebilirsiniz ancak Giriş bölümündeki yazının bir girişini vereceğim önce:

Ekonomik tetikçi (ET) dediğim kişiler, birçok ülkeyi tirilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Bu kişiler, Dünya Bankası, Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı “yardım” kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet vardır. Oysandıkları oyun imparatorlukları kadar eskidir ama günümüzün küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu boyuta ulaşmıştır.
Nereden mi biliyorum? Ben de bir ET idim.

Giriş bölümü gerçekten etkileyici. Kitap alırken kapağına, içindekilere, giriş ve önsöz bölümlerine bakar, sonra bir kaç sayfayı rastgele açıp okurum. Böyle bir kitabın Amerika’da nasıl yazıldığı, yazan adamın hâlâ nasıl hayatta kaldığı, Türkiye’de böyle bir şeyin yazılsa; Uğur Mumcu’nun başına gelenlerin nasıl tekrarlanacağını düşünüp durdum.

Kitaptaki dipnotlar, kaynakça falan süper. İlgilenenler oradaki kitapları ve raporları okuyabilir. Kitap “komplo teorisi” kitabı olmaktan bu sayede çıkmış. Kaynaklara baktığınızda, söylediklerinin doğruluğunu görüyorsunuz.

Önsöz bölümünde de şöyle bir şey demiş:

Biz ET’lerin en iyi yaptığı şeylerden biridir bu: kürsel bir imparatorluk kurmak. Biz, diğer ulusları, (en büyük şirketlerimizi, hükümetimizi ve bankalarımızı yöneten) şirketokrasiye boyun eğmeye zorlayan koşulları yaratmak üzere, uluslararası finans kuruluşlarını kullanan seçkin bir grubuz ve mafyadaki muadillerimiz gibi, “iyilik” de yaparız: bunlar genellikle altyapı (elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, sanayi siteleri) yatırımları için verilen borçlar şeklindedir. Bu tip borçların bir şartı da, tüm projelerin bizim mühendislik ve inşaat firmalarımız tarafından gerçekleştirilmesidir. İşin aslı, paranın çoğu ABD’yi terk etmez bile; sadece Vaşington’daki bankalardan Niv York, Hüstın ya da San Fransisko’daki mühendislik ofislerine aktarılır.

Paranın bu şekilde şirketokrasi üyesi işletmelere (yani, alacaklı tarafa) neredeyse anında geri gelmesine rağmen, borçlu ülke hem anaparayı hem de faizini son kuruşuna kadar ödemek zorundadır. Eğer bir ET gerçekten başarılıysa, verilen paranın miktarı o kadar yüksek olur ki borçlu ülke birkaç yıl sonra ödemelerini yapamaz hale gelir. İşte o zaman da biz, (tıpkı mafya gibi) diyetimizi isteriz. Bu da genellikle şunlardan bir veya bir kaçını içerir: Birleşmiş Milletler’de alınacak bir kararda ülkenin vereceği oyun kotnrolü, topraklarındaki askeri üsler kurulması, petrol ya da Panama Kanalı gibi değerli kaynaklara erişim. Bu arada borç yükümlülüğü tabii ki devam etmektedir ve küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiştir.

**

Burada ekonomik tetikçinin amacı kısaca ülkelere “yahu biz size bunu yaparız, kredi de veririz hatta krediyi bizden alırsanız, ücretsiz projeler yaparız” diyor. Ülkeler kabul edince projeler şişiriliyor, krediler çekiliyor; X birime bitecek projeler 3x-4x’e hatta uzun süreçte bakım, modernizasyon açısından 10x’e denk gelecek şekilde bitirildiğinden; ülkeler borç batağına saplanıyor. Üstelik aldıkları krediler, yine Amerikan şirketlerine gidiyor. Borç batağında olan ülke ise ABD’nin her istediğini karşılamak zorunda kalıyor.

Tabi buradaki ET’ler, devlet görevlisi değil. Görünürde bir mühendislik şirketi. Mühendisler ve işletme bilenler var. Fakat ne cihazları ve ne başka bir şeyleri. Gerçek mühendisler, mühendislik açısından projelendiriyor ve ET’ler devreye girerek ödeme planı vs çıkartıyor. Böyle ilginç bir sistem. Uluslararası lobiciler kısaca. Fakat devlet ve şirketler için çalışıyor ki bu devlet ve şirketler de el ele çalışıyor.

 

Arabistan Örneği

İnternette vardı, böyle bir kaç ülke gösterilip, “1970’lerde ve şimdi” şeklinde iki fotoğraf konuluyordu. Örneğin Şangay ve Dubai:

**

Hadi ikinci resimdeki Şangay (Çin), Asya kaplanları vs olarak kendi başına büyüdü. Çin’de üretim var vs. Fakat Dubai (Arabistan) nasıl oldu da bu şekilde değişme uğradı? Riyad???

 

Biraz Tarih

Kitabı ve durumu anlamak için biraz tarihi bilmekte yarar var. Fransız Devrimi ile birlikte “ulus devlet” kavramı güçlendi. Balkanlarda Bulgaristan, Yunanistan gibi devletler bağımsızlığını kazanırken, Osmanlı’nın zayıflaması ile birlikte (İngilizlerin de gazıyla), Araplar Osmanlı’ya karşı ayaklanmış ve devletler kurmuşlardır. Böylece, 20. yüzyıl ile birlikte Arap milliyetçiliği başgösterdi.

Sömürgeciliğin bitişi ve İngiltere’nin, Filistin topraklarını İsrail’e vermesi ve İsrail’in daha fazlasını alması, siyonizm, Arap milliyetçiliği, İslam-Yahudilik derken Arap devletleri ile İsrail arasında savaşlar başladı.

 

Bütüünnn buradaki Arap devletleri, oradaki ufak kırmızı İsrail devletine savaş açmış ve her seferinde geri püskürtülmüşlerdir. Yıllarca milliyetçiliği ayaklar altına alıp(!), millet olmanın ne olduğunu bilmeyen ve dini ağırlıkla ümmetçilik peşinde koşan Arapların, Arap milliyetçiliği yaklaşık 30-40 yıl devam edebilmiştir. Arapların milliyetçiliği eskiden ve hâlâ Türklere karşı nefretten başka bir şey değildir.

DAÜ’de okurken, 70 ülkeden 6 bin kişi vardı ve işletme fakültesi (siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler de buraya bağlıydı) çoğunlukla yabancıydı. Sınıfta 5-6 Türk varsa 35 kadar öğrenci yabancıydı ve Tunus, Libya, Irak, Ürdün gibi bir çok ülkeden gelirlerdi. Tenefüse çıkardık, tabi ki konuşmalar sırasında “Osmanlı bizi sömürdü” diye bol bol anlatırlardı.

AÇILIN LANNN diye, Çavuşoğlu’nun Fransızlara verdiği ayarın bir benzerini, tüm Araplara verdim; dedim ki Osmanlı Tunus’u ne zaman aldı? 1500’lerin başında. Ne zamana kadar yönetti? 1881 (Atatürk’ün doğumu, oradan biliyorum). Kaç yıl? 350 yıl kadar bir süre. Fransızlar kaç yıl yönetti? 70 yıl kadar. Osmanlı İmparatorluğu, ne Tunus ne de başka bir ülkedeki eğitim sistemine, diline, inancına karışmadı. Fakat 70 küsür yıl yönetmesine rağmen Tunus’ta şu an devlet işleri Fransız-varidir. Fransızca bolca var. Balkanlara da geçtim, dedim eğer Osmanlı sizi sömürseydi; Fransız ve İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi çoğunuz Türkçe bilir ve konuşurdunuz. Ülkenizde yüzde kaç Türkçe konuşuluyor diye sordum. Tabi ki vergiler alınacak, imparatorluk döneminde dünyanın her yerinde böyle bir sistem vardı. Korurlar, rahat bırakırlar ve vergiyi alırlar. Fakat sömürgecilik ayrı şey; dilinize, kültürünüze, inançlarınıza, eğitim sisteminize dokunulmadı. Eğer bu şekilde İngiltere, Fransa, Hollanda ve hatta Sovyetlet Birliği’nin yaptığı gibi kültürel soykırım yapsaydık, şu an Osmanlıyı eleştiriyor değil, bayılıyor olurdunuz dedim.

Konuşmam bittikten sonra bir daha sesini çıkartan olmadı ama alkışı da alamadım.

Konuya geri dönecek olursak, şahsi fikrimdir; Arap milliyetçiliğinin İngiliz propagandası sonucu oluşan Türk ve Osmanlı düşmanlığından başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Haliyle savaşta da berbatlar.

**

Tarihe geri dönecek olursak, en son 1973’te Suriye ve Mısır, “Golan Tepeleri” sorunuyla İsrail ile savaştı. İsrail’i Amerika destekledi; Mısır ve Suriye’yi aktif veya çeşitli yardımlarla Arap devletleri ve SSCB destekledi. Bütün bu Arap-İsrail savaşlarını Youtube’da harita şeklinde izleyebilirsiniz.

OPEC yani petrol ihracatı yapan ülkeler (ki Araplar), bunun sonucunda fiyatları %70’e çıkartmış ve Araplar, paralarının %5’ini bankalardan çekeceğini açıklamıştır (eğer tamamını çekseler, küresel bir iflas olacak kadar büyüktür bu miktarlar). Yetmemiş, Amerika’ya tam ambargo uygulanmış ve sonucunda ABD’deki petrol istasyonlarında kuyruklar oluşmuştur.

Kriz 1974 sonunda bitmiştir. Bu arada Kıbrıs harekatında bize de petrol ambargosu uygulanmış ve THY’nin uçaklarıyla vs Libya’ya gidilmiş ve Ankara’da üniversite bitiren Kaddafi bize petrol ve hatırladığım kadarıyla silah yardımı yapmıştır. Biz ise Kaddafi’nin katledilmesine göz yumduk. İşte AKP’nin diplomatik başarılarından biriside budur! Bize destek olanların katledilmesine seyirci kalmak. Fakat uçak dolusu paraları Katar’a taşıyıp, kendi paralarını korumak için dünyayı karşılarına da alabiliyorlar…

**

Arap-İsrail savaşı ve OPEC petrol krizi ile ilgili ayrı bir başlık açılabilir. Fakat kısaca anlattım. Peki bu kriz nasıl bitti? Arabistan nasıl bu kadar gelişti? Gelin ekonomik tetikçinin yazdıklarına göz atalım.

 

Ekonomik Tetikçinin Arabistan Projesi

ET (ekonomik tetikçi yani John Perkins), kitabın 15. bölümünde Arabistan’ı anlatıyor. Arabistan ile ilgili şu anısını cebe atalım:

Suudi Arabistan’lı bir diplomat, 1974 yılında bana ülkesinin başkenti Riyad’ın fotoğraflarını gösterdi. Bunların arasında bir hükümet binasının dışında yığılmış çöpler arasında dolaşan bir keçi sürüsünün resmi de vardı. Keçiler hakkındaki soruma diplomatın verdiği cevap beni çok şaşırtmıştı. Bana, keçilerin şehrin ana çöp toplama sistemi olduklarını söylemişti.

“Kendine saygı duyan hiçbir Suudi çöp toplamaz” dedi. “O işi hayvanlara bırakırız”.

Bu bilgiyi cebimize koyalım. Diğer taraftan, ekonomik tetikçilerin yaptığı şeyi; yani “kendilerinden kredi almaları koşuluyla” ücretsiz şekilde bir ülkenin yollarını, altyapısını vs planlayıp, kendi şirketlerine bu işleri yaptırıp, kredilerin kendi şirketlerine verilmelerini sağlayarak hedef ülkeyi borç batağına saplamak ve kullanmak olduğunu da cebe atalım.

Kitabında şöyle bir sözde var; GSMH pekte fazla bir şey ifade etmemektedir. Bütün toplumun alım gücü düşerken, GSMH değeri yükselebilir. Ülkedeki büyük bir veya bir iki şirketin kâr yapması, bu değeri yükseltecek ve ekonominin iyi gittiği görünecektir gibi bir söz ediyor. Bu nedenle GSMH’ya odaklanıyorlarmış. Bknz Türkiye…

**

Arabistan ile ilgili bölümden çeşitli paragrafları sizlere aktarayım:

Tabi ki burada birincil hedef her zaman olduğu gibi (bir ülkeyi ödeyemeyeceği borç yükü altına sokmak türünden) olmadığını, onun yerine petrodolarların büyük kısmının ABD’ye geri dönmesini sağlamanın yollarını bulmak olduğunu anlamıştım. Süreç içinde Suudi Arabistan oltaya takılacak, ekonomisi gittikçe bizimkisiyle iç içe ve ona bağımlı hale gelecek ve tahminen daha da batılılaşarak bizim sistemimize karşı daha anlayışlı ve entegre hale gelecekti.

[…]

Petrol gelirleri ile keçilerin yerine dünyanın en modern çöp toplama ve yok etme sistemini koyarken, ABD şirketlerinin iş almasını sağlayabilir ve Suudiler de bu en son teknoloji ile gurur duyabilirdi.

[..]

Çölün ortasında büyük petrokimya tesisleri ve onların etrafında da devasa sanayi siteleri yükselecekti. Öyle bir plan doğal olarak, binlerce megavatlık elektrik üretim kapasitesinin, enerji nakli ve dağıtım hatlarının, otoyolların, boru hatlarının, iletişim ağlarının, ulaşım sistemlerinin, yeni havaalanlarının, gelişmiş limanların, bunlara yönelik hizmet endüstrisinin ve tüm çarkların dönmesi için elzem olan altyapının inşasını da gerektirecekti.

Dünya gezgini Suudiler, bizden övgüyle söz edecek, birçok ülke liderini başardığımız mucizelere tanıklık etmeleri için Suudi Arabistan’a davet edecekti ki, o liderler sonra kendi ülkeleri için benzer planlar yapmalarına yardım etmemiz için bize gelecek ve biz de onları finanse etmek üzere Dünya Bankası kredileri ya da başka borç yükleme yöntemleri ayarlayacaktık. Küresel imparatorluk için iyi bir hizmet olacaktı.

[…]

Suudiler’in kendi insanlarını endüstriyel tesislerde işçi ya da projelerden birinin inşasında, yani o tür sıradan işler için kullanmaya niyetli olmadığı ortadaydı. Her şeyden önce nüfusları çok azdı. Ayrıca Suudi Kraliyet Sarayı, vatandaşlarına bir işçinin elde edebileceğinden daha yüksek bir eğitim seviyesi ve hayat tarzı sağlamak üzere bir taahhütte bulunmuştu. Suudiler başkalarını yönetebilirdi, fabrika ya da inşaat işçisi olmaya ne niyetleri vardı ne de hevesleri. Dolayısıyla işçiliğin ucuz ve insanların işe ihtiyacı olduğu başka ülkelerden işgücü ithal etmek gerekecekti. Bu insanlar mümkünse Mısır, Filistin, Pakistan ve Yemek gibi diğer Ortaoğu ve İslam ülkelerinden gelmeliydi.

Benim açımdansa öyle bir çözüm bayındırlık fırsatları için daha büyük olanaklar yaratabilirdi; tüm o işçiler için devasa konut siteleri, AVM’ler, hastahaneler, itfaiye ve polis merkezleri, su ve kanalizsyon arıtma tesisleri, ilave enerji, iletişim ve ulaşım ağları inşa etmek gerecekti. Sonuç olarak bir zamanlar sadece çöl olan yerlerde, modern şehirler yaratılacaktı. Ayrıca karşımızda tuz artıma tesisleri, mikrodalga sistemleri, sağlık kompleksleri, bilgisayar teknolojileri gibi yeni alanlardaki gelişmeleri araştırmak ve denemek için iyi bir fırsat vardı.

**

Burada araya girip şunu da eklemem gerek: bu satırları okuduktan sonra şu haber aklıma geldi: Suudi Arabistan’ın ilk robotu işe başladı [1]. Haber içeriğinde şöyle diyordu (ki buna benzer bir çok “gelişim” haberleri var):

Suudi Arabistan, petrole dayalı ekonomisinde değişime giderek ülkenin gelir kaynaklarını teknolojik alanlara kaydırmayı amaçlayan sayısız proje başlatmayı amaçlıyor. Özellikle yapay zeka konusunda ciddi atılımlar yapmayı planlayan Suudi hükumet, ünlü Holywood yıldızı Audrey Hepburn’e fiziksel olarak benzetilen üstün yapay zekaya sahip robot Sophia’ya 2017 yılında vatandaşlık vererek bir ilke imza atmıştı.

kitaba geri dönecek olursak şöyle devam ediyor: ABD’ye daha da bağımlı hale getirmeyi planlayarak, yeni geliştirlecek projelerin hepsinin sürekli güncelleme ve bakıma gerek olacağı ve bu tarz bakım ve modernizasyonu da yine projeleri yapan ABD’li firmalar tarafından yapılacağını ekliyor. Şirketi olan MAIN’de Arabistan için “güneş emekliliğimiz üzerinde batana kadar sağabileceğimiz inek” dediklerini de söylemiş. Devam ediyor

(buraya dikkat): Gelişmekte olan bu plan uyarınca, Vaşington, Suudi Arabistan’ın petrol arzını ve fiyatlarını dalgalandırabilse de, her zaman ABD ve onun müttefiklerinin kabul edebilecekleri bir düzeyde tutacağını garanti etmesini istiyordu. Eğer İran, Irak, Endonezya veya Venezüela gibi diğer ülkeler bir ambargo tehdidinde vulunursa, geniş petrol rezervlerine sahip olan Suudi Arabistan araya girip boşluğu dolduracaktı. Bunun karşılığında da ABD, tam ve tartışmasız bir biçimde politik ve gerekirse askeri destek sağlama garantisi verecek, böylece hanedanın ülkenin hakimi olarak varlığını sürdürmesi sağlanacaktı.

[…]

Süreci başlatmak için, hükümetin en üst kademelerinde görevli biri, son derece gizli bir görevle, Suudi Arabistan’a gönderildi. Hiçbir zaman emin olamadım ama sanırım o kişi Henry Kissenger idi.

[…]

Elçi hem kim ise ilk görevi kraliyet ailesine, Musaddık, İngiliz petrol çıkarlarını kapı dışarı ettiği zaman, komşu İran’da neler olduğunu hatırlatmak oldu. Sonra, Suudiler’in önüne geri çeviremeyecekleri kadar cazip bir plan koyup, onlara, aslında çok fazla seçeneklerinin olmadığını gösterdi. Suudiler’in ya teklifimizi kabul edip onları destekleyip korumamızı garantileyerek, hükümdarlıklarını sağlama almak ya da reddedip Musaddık’ın yolundan gitmek arasında bir seçim ypamak zorunda olduklarını çok açık bir şekilde anladıklarına hiç şüphem yok. Elçi Vaşington’a döndüğünde, beraberinde kraliyet ailesinin anlaşmayı kabul ettiği mesajını da getirmişti.

Sadece küçük bir engel vardı. Suudi hükümeti içindeki anahtar oyuncuları ikna etmemiz gerekecekti. Bize söylendiği kadarıyla, bu aile içi bir mesele idi. Her ne kadar Suudi Arabistan’da bir demokrasi olmasa da, yine de öyle görünüyordu ki Suud Hanedanı içinde bir fikir birliğine gerek duyuluyordu.

***

Ekonomik tetikçi, hanedandan “Prens W’yi” ikna etmekle görevlendirildiğini anlatıyor. Prens W’nin ne yaptığını bildiğini söylediği ve Haçlılar gibi olduğunu söylediğini de aktarmış. Fakat tüm Araplar gibi Prens W’de güzel sarışınlara karşı zaafa sahipmiş.

16. bölümde ise (başlığı Pezevenklik ve Usame Bin Ladin’i Finanse Etmek) Prens W için:

en baştan Boston’a beni ziyaret etmeye geldiği zamanlarda, hoşuna gidecek bir hanım tararfından ağırlanmayı ve bunun basit bir eşlik hizmeti ile de sınırlı kalmamasını beklediğini belirtmişti. Ama kesinlikle, kendisinin veya ailesinden birinin sokakta veya bir kokteylde karşılaşabileceği profesyonel bir telekız da istemiyordu.

Boston’da yaşayan, sarışın, mavi gözlü, güzel bir kadın olan United Havayolları pilotu Sally; çok fazla seyahat eden kocasının sadakatsizliğini de gizlemek için çok fazla çaba göstermiyordu. Kocasının maaşı, Boston’daki lüks apartman dairesi ve o günlerde bir pilot eşine sağlanan olanaklar da işine geliyordu. On yıl önce, serbest sekse alışık bir hippi olduğu için, gizli bir gelir kaynağı da cazip gelmişti. Prens W’ye bir şans tanımaya razı oldu ama bir şartla: ilişkilerinin geleceğini, tümüyle Prens’in ona karşı olan tutum ve davranışları belirleyecekti.

**

Geri kalanını kitaptan okuyabilirsiniz.

 

Arabistan’ın Güncel Durumu

Arabistan’a giden çoğu insan, ağzlarının nasıl açık kaldığını anlatıyor. Fakat bu kitaptan sonra sadece Arabistan değil, tüm dünyada (ki Türkiye dahil) bazı “gelişmelere” şüpheyle yaklaşacağım. Örneğin Irak, Ortadoğuda bir cazibe merkezi haline getirilmeye çalışılıyordu. Amerika, işgal sonrasında önemli miktarda para yatırdı. Fakat IŞİD patladı ve bu planlar suya düştü. Bu açıdan bakarsak, Rusya’nın parmağı var şeklinde kahvehane komplolarına girebilirz. Kaldı ki Putin önce Rusya’nın içinde durumu düzeltti, şimdi de Ortadoğu ve dünya politikasına ağırlığını koyuyor.

Fakat öte yandan; Körfez Savaşı çıktığında Özal, yaklaşık 1,5 milyon peşmergeyi sınırlardan içeri aldı. Şimdi ise Erdoğan 4 milyona yakın MÜLTECİYİ içeri aldı. Fakat şuna dikkat çekeyim, mülteci. Ne demek bu? Türkçesiyle sığınmacı. Yani sığınmacı olarak başvuran insanlar. Kimlikleri olmayabilir örneğin.

Suriye ile vizeler 2009’da kaldırıldı ve 2016’da tekrar getirildi. Fakat pasaport ile gelip, burada durabiliyorlar. Veya 250 bin dolarlık yatırım yaparsanız ki buna ev/evler dahil(!); T.C. vatandaşı olabiliyorsunuz. Bu yüzden Arapların akınına uğradık ve milliyetçi olduğunu düşündüğünüz Karadenizlilerden tüm şehirlerdeki insanlar; biraz fazla görünce evlerini, dükkanlarını, tarlalarını, şirketlerini yabancılara bu yüzden sattı ve satıyor.

Bu da başlı başına konu fakat şunu söylemek istiyorum; Suriyeli mülteci sayısı 3-4 milyon civarında. Suriye’den gelenler, Arap bölgesinden gelenler; TC vatandaşı olanlar derseniz, son yıllarda Türkiye’de bolca Arap görmemizin nedenini anlayacaksınız. Söylem olarak “mülteci” diyorlar. Statüsü bu. Fakat turist, yatırım yapan, TC vatandaşı olan Araplar? Son 17 yıldaki sayıları bir açıklasınlar mesela. Kaç kişi aylardır turist olarka kalıyor, kaç kişi çalışmaya geldi, kaç kişi TC vatandaşlığı aldı, kaç kişi yatırım yaptığı için burada?

**

Yani IŞİD, Türkiye’nin parçalanması, Türklükten kopartılması, ulus devlet durumunun yıkılması gibi görevlere de yaradı. Benim merak ettiğim şeyler de var… Neler?

 

Türkiye’deki Soru İşaretleri

Bütün bunları okudukça, zaten aklımı kurcalayan soruları tekrar tekrar soruyorum; Suriyeli mültecilerin buraya doluşması, 250 bin dolar veren herkesin vatandaş olması, TC’lerin kaldırılması, “Türkiye Cumhuriyet Cumhurbaşkanı” değil de “Türkiye Cumhurbaşkanı” yazması gibi bir sürü şey acaba doğal mıydı?

10 milyon liraya yapılacak olan sözümona bebek maması ama aslında “süt tozu ve devam sütü” olan işletmenin 160 milyon liraya yapılmasının ardında “eş dost cebi dolması” yok mu acaba?

Balkanlardaki ülkelerde, devlet görevlilerinin ve bir anlamda “lobici” görevlerini yürütenlerin şirketler açmasına ne diyeceğiz?

Aslında söyleyeceğim çok şey var ama yazamıyorum. Maalesef yazamıyorum. Zamanı geldiğinde umuyorum ki hepsini açık açık, isimleriyle ve yapılanlarla yazabilirim.

 

Lobicilik ve Ekonomik Tetikçiliğe Bakış Açım

Türkiye’nin lobicilere ve ET’lere (bundan emin değilim) sahip olması, gerçekten Türk şirketleri ve Türk devletine yarayacaksa destekliyorum. Örneğin Arnavutluk gibi bir çok Balkan ülkesinde bu tür “devlete yakın kişiler”, şirket açmakta, yatırım yapmakta. Hem bölge ekonomisini güçlendiriyorlar hem de Türkiye’nin diplomatik gücünü arttırıyorlar.

Ya da Kaddafi’nin ailesinin paraları ve bazı ülkelerdeki CB, Başkan danışmanlarının ve etrafındaki güvenilir adamların ailelerinin burada olması tabi ki Türkiye’nin gücünü arttırmakta. Veya arttırmakta idi. Fakat bunlar doğru yerlere, doğru şekilde mi harcandı? Mesela Mercedes Benz, Rusya’da fabrika açtı ve övündüğümüz şey, “inşaatını biz yaptık”. İnşaat sabun köpüğü gibidir. Uçar gider.

**

Biraz yararcı ve Machiavellist olduğumdan lobicilik ve ekonomik tetikçilik konusuna tümden karşı çıkamıyorum (sosyalistler gibi). Fakat kitapta bahsedildiği gibi “bir ailenin, bir zümrenin zenginleşmesi” olayına da karşıyım. Veya şirketlerin… Bana göre ET ve lobicilik, devletin güçlenmesi için yapılabilir ve buralardan kazanılacak para; şirketlere, belli zümreye (AKP ve çevresi gib) değil, halka gitmelidir. Eğitim, spor, sanat, bilim, teknoloji yatırımlarına gitmelidir.

Evet Türkiye, AKP’nin örgütlenmesiyle yurtiçi ve yurtdışında böyle başarılara imza atsa da; 2 gün önce AVM’ye gittiğimde, sipariş verdiğimizde bize yuvarlak bir şey veriliyor ve sipariş hazır olunca ötüyor ve titriyor. Bunun Tayvan’dan getirildiğini gördüm. Teknoparkların %80’i yazılım firması ama böyle şeyleri Tayvan’dan getiriyoruz.

Yani görünen o ki, devletin bunca teşvikleri, yanlış yerlere gitmiş. Bütün bu lobicilik, yanlış şekilde kurulmuş. Yandaş besleme ve kağıt üstünde devlet kandırarak “teşvik alma” gibi olaylarla olmaz bu işler.

Örneğin yapılan köprü şu bu fiyatlarının fazla olduğu söyleniyor. Fransa’da, Çin’de ve bazı ülkelerde benzer projelerin daha ucuza yapıldığı ve “geçişlerin ücretsiz” olduğu söyleniyor. 3. Köprü, Japonya tarafından yapıldı.Kredi durumu nedir? Aynı şekilde Marmaray için Japonya’dan 40 yıllık kredi aldık [2]. Şu an haberi bulamadım fakat Japonların “İstanbul trafiğine çözüm için ücretsiz proje yapabileceği” hakkında bir haber vardı. Tabi “iyilik yapıyorlar” şeklinde verilen haberde “kredi de verecekler” diyordu. Fikir reddedildi ancak, kitabı okuyunca insan olayı anlıyor haliyle.

 

Sonuç Olarak

Suudi Hanedanı içinde yaşanan tutuklamalar ve değişimler, Kaşıkçı cinayeti, Arabistan’ın 1974’ten sonra büyümesi (ve bölgedeki bazı şehirlerin); yeni prensten sonra teknolojik yatırımların olması gibi olaylara farklı gözle bakıyorum ister istemez. Kaşıkçı neyi açıklayacaktı? Hanedan içinde, güvenliğinden ve başına geleceklerden (mevcut prens ile zıt fikirlere sahip olanlar) bir şeyler mi açıkladı? Gerçekten insan düşünmeye başlıyor ve kafasında bazı şeyler oturuyor.

Sanıyorum bunları şimdilik ve hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat “illüminati, derin devlet, Masonlar, gizli örgütler, makarna canavarları, uzaylılar her şeyi kontrol ediyor” diye kurduğunuz her şey; lobicilik, ET’lik üzerinden bu şekilde dönüyor. Kahvehane muhabbetlerini bir kenara bırakırsak (çünkü nasıl olduğunu sorduğumda hiçbiriniz cevap veremiyorsunuz), işleyişe ilişkin en net cevaplar; Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı kitapta saklı.

Bu toplulukların ve ailelerin olmadığını söylemiyorum. FETÖ gibi, birbirlerini kolluyor, iş bulmayı kolaylaştırıyor, bir araya gelip çeşitli ritüeller uyguluyorlar. Duyduklarım bu yönde. Fakat düşündüğünüz gibi “istedikleri zaman istedikleri şeyleri yapan” topluluklar değil. Sadece yaptırım daha doğrusu “yaptırmama” güçleri var. Çıkarları için bir araya geliyorlar. Genelde ekonomik çıkarlar veya FETÖ’de olduğu gibi dini çıkarlar (ama sonunda ekonomik çıkarlar) ortaya çıkıyor. Devletler ise güç çıkarları peşindeler.

Tek dileğim var, umarım Türkiye bu tür uluslararası lobiciler ve ET’ler ile mücadele edebilir. Bölge ve dünyada güçlü bir ülke olabilmek için bu tür insanların yetiştirilmesi gerek. Ekonomi, diplomasi, uluslararası hukuku bilen insanlara ihtiyacımız var.

Fakat son zamanlarda yaşananlara baktığımızda, diplomatik alanda çok geride olduğumuzu görüyorum. Hristiyanlara aile bir mezhebin merkezi İstanbul. Türkiye’de Yahudiler ve Ermeniler var. Fakat bırakın Hristiyan kilisesi, Yahudiler ve Ermenileri, Türk olan ama Sünni olmayanlara karşı bile düşmanlık besleyen bir yapısı var milletimizin. İşte bu şekilde olmaz. Oysa elindeki gücü kullanacaksın. Osmanlı da kullanmıştı.

Benim millet olma kavramına bakış açım bellidir. Bu ülkenin vatandaşı olan, bu ülke için çalışan herkes Türk’tür. Kendisi kabul etmeyebilir, buna karşı söyleyecek bir şeyim yok fakat yine de vatandaşım olarak tanımlarım. Bu nedenle gerek Kilise, gerek Yahudi ve Ermeni azınlıkları dinlemek; uluslararası alanda güçlenmek için yardım etmek ve kullanmak gerekmektedir. Buradaki kullanmaktan kasıt tabi ki kötü anlamda değil, fakat “çıkarlar” neticesinde adımlar atılmalıdır.

Nasıl bir dünyada yaşadığımızı görmeniz gerekiyor. Kitap serisi tavsiyemdir.

Andıç (bugün biraz kötüyüm, haliyle daha fazla yanlış bölümler olabilir, affınıza sığınıyorum)

 

Kaynaklar

Perkins, John (2018). Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. İstanbul: Ayrıntı Basımevi

[1] Congar, Kerem. Suudi Arabistan
Suudi Arabistan’ın ilk robot memuru mesaiye başladı (27 Aralık 2018). EuroNews. Erişim tarihi: 14 Nisan 2019, https://tr.euronews.com/2018/12/27/suudi-arabistanin-ilk-robot-memuru-mesaiye-basladi

[2] Aydın, Muharrem. Marmaray’a Japonya’dan 40 yıl vadeli kredi (19 Şubat 2005). Hürriyet. İstanbul. Erişim tarihi: 14 Nisan 2019, http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/marmaray-a-japonya-dan-40-yil-vadeli-kredi-297762

%d blogcu bunu beğendi: