Ortalama okuma süresi: 31 dakika

düzenleme (1.03.2020): 5 saat sadece yazdım, üzerine bir sürü düzeltme ekleme yaptım ancak bir kaç kişi “karışık ve uzun” dedi. Kusura bakmayın da, ben size Rusya, Putin ve Gerasimov (Hibrit savaş) doktrinini anlatmazsam olmaz. Altta yazdıklarım bir anlamda benim açımdan olması gereken Suriye politikası. Bunu da 3 paragraf ile anlatabilecek değilim.

Yine de karışık dendiği için Putin, Suriye, Gerasimov doktrinlerini ve bizim durumumuzu alta ekledim. Yazı bütünlüğü biraz bozulmuş olabilir ancak Suriye politikası önce okunacak, sonra Rusya ve Rusya’nın politikası.

**

Suriye…. Çok karışık bir konu. Bir sürü bilgi kirliliği, çarpıtılan doğrular, yalanlar, komplo teorileri, duygusal tepkiler…

Suriye konusu gerçekten karmaşık. Bir kaç gündür herkes bir şeyler yazıyor ve söylüyor. Genel olarak “Suriye’ye savaş açalım Moskova’da namaz kılalım” gibi duygusal ve fantezi söylemler ya da öte yanda “İdlib’de ne işimiz var, Türk askeri neden orada?” gibi kişisel olarak yanlış olduğunu düşündüğüm sorular da var…

Bu konuyu toplamak ve kısa şekilde aktarmak önemli fakat biraz zor. Fakat Rusya ve stratejisini de konu içerisinde, aktarmadan, Türkiye’nin Suriye politikası, askeri durumlarını anlayamayacağımız için bunları vererek; Suriye konusunu değerlendirmek istiyorum.

 

Türkiye’nin Suriye Politikası

2 gündür, “İdlib’te ne işimiz var, neden askerlerimiz orada?” diye sorular soruluyor. Herhalde ben bir şeyleri kaçırıyorum. Önce şehitlerimizden başlamam gerekiyor ki yanlış anlaşılmaya meydan vermeyeyim.

Türk Ordusu ve Suriye

Başkanlık sistemi gelene ve “ordunun bakanlığa teslimiyetine” kadar Genelkurmay Başkanının (daha doğrusu başkanlarımızın) adını bilirdim. Açıklama yaparlardı. Fakat 15 Temmuz sonrasında, Mete Han’dan bu yana gelen Türk ordusunun yapısı ve içeriği değiştirildi. Mütareke dönemini andıran kararlar alındı, referandumda böyle maddeler geçirildi (bknz: Sevr antlaşmasının maddelerini referandumdan önce hatırlayalım).

Türk ordusunu herhalde anlatmama gerek yok! Ordu, subaylar, askerler, taktikler… Açıkçası Türk Ordusunun belini bükebilecek bir ordu olduğunu düşünmüyorum! FAKAT SAVAŞ ŞARTLARINDA!

Ne demek bu? Eğer savaş varsa, Türk ordusu, yapılması gerekenin en iyisini yapacaktır. İşgal, savaş vs olduğu zaman; planlama, strateji, taktik… Her şeyin en iyisini yaparak, çatışmaları başarıya götürecektir ordumuz. Buna en ufak şüphem yok! Yıpratılsa, üzerine gelinse ve zayıflatılsa bile; şu an güçlüdür!

Peki Suriye?

Neden bu kadar şehit verdik? Üstelik şehitlerimiz çatışmıyordu bile! Topçu saldırısıyla can verdi. Asker olmaya, yüzlerce askeri taktik, tarih, politika kitapları okumaya gerek yok sanırım. Barbarossa Operasyonunu biraz yakından inceleyen birisi, Irak operasyonu ve Körfez Savaşlarına biraz göz atan birisi; “hava gücü olmadan” askerlerin ne duruma düşeceğini öngörebilir.

Çok basit aslında 21. yüzyılda, hava üstünlüğün olacak! Bunun başka söylemi yok! Suriye’de hava üstünlüğümüz yoksa, eğer helikopterler, uçaklar, topçular ile savunamıyorsak; bu gibi olaylar başımıza gelecektir!

Türk ordusu bunu biliyordu. Benden çok çok çok çok daha iyi biliyordu. Şu an ekranlarda konuşanlardan çok daha iyi biliyordu. Peki ne oldu? İşte önemli olan bölüm burası. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 3 gün önce şöyle dedi [2]: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan İdlib açıklaması: Hava sahası sıkıntısının çaresini bulacağız”.

Görebileceğimiz üzere devlet yetkilileri de bunu biliyormuş. Burada ne oldu? Önemli olan nokta budur. Savunma Bakanından çok, TSK Genelkurmay Başkanının ne dediği ve ne düşündüğü benim için önemli, bu tür askeri harekatlarda. Yani askerlerimiz bulunmaması gereken yerde miydi? Ya da Esad’ın ilerleyişi nedeniyle geri çekilmesi gerekiyor muydu? Öyle ise neden geri çekilmedi? Şehit vermek yerine, güvenli bölgeye çekilmek doğru olacak mıydı? Öyle ise neden yapılmadı? Sorulacak bir sürü soru var aslında. Eminim TSK’da bunu düşünmüş ve hepsine önlem almıştır.

Benim bu meselede eleştireceğim konu budur. Sivillerin politikaları neticesinde silahlı güç kullanılabilir. Fakat bir şeye dikkat etmek gerek; SSCB üstünlüğü ele geçirdiğinde Hitler “saldırın” dedi fakat imkânsızdı. Komutanlar biliyordu, geri çekilmeyi yasakladı. İşte burası tehlikeli. Atatürk, Suriye’de “geri çekilmek gerek” diyordu. Enver Paşa ve Almanlar bunu kabul etmiyordu. Fakat Batı cephesinde geri çekilmenin nasıl işe yaradığını çok iyi gördük!

Yani Türk ordusu geri çekilmeli veya ilerlememek gerek diyorsa, sivil irade dinlemelidir. Harekat yapmak gerektiğinde yapılmalı. Fakat durmak gerektiğinde durulacak, geri çekilmek gerektiğinde ise geri çekilmek ŞARTTIR!

Eleştirilere ve doğrulara kulak tıkamak olmaz. Bunun benzeri yönetimde yapıldı. Eleştirenlere, “olmaz” diyenlere davalar açıldı, kulaklar tıkandı ve yönetenlerin çevresinden uzaklaştırarak; “tamam efendim, evet efendim, muhteşem fikir beyfendi” diyenler bırakıldı. Aynı sorunlar ordunun başına gelmemelidir!

Ne demek istediğimi anladığınızı düşünüyorum. İşi ehline bırakacaksınız!

 

Türkiye’nin Suriye Politikası

Bu konuda resmi açıklamaları esas almak daha doğrusudur. Dışişleri Bakanlığının websitesinde, Suriye ile ilişkiler bölümünde şunlar yazmakta:

Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve birliğinin korunması, çatışmaların sona erdirilmesi ve Suriye halkının meşru taleplerinin karşılanmasına yönelik siyasi değişim sürecinin barışçı şekilde sonuçlandırılması, Suriye’deki gelişmeler karşısında ülkemizin ilk günden bu yana izlediği politikanın temel parametrelerini oluşturmaktadır.

(…)

Türkiye ayrıca, uluslararası hukuk temelinde, BM Şartı’nın 51. maddesinden kaynaklanan meşru müdafaa hakkı ve BM Güvenlik Konseyi’nin terörizmle mücadeleye ilişkin kararları uyarınca, sınıra mücavir Suriye topraklarında üç önemli terörle mücadele harekatı icra etmiştir.

(…)

İDLİP GERGİNLİĞİ AZALTMA BÖLGESİ

4-5 Mayıs 2017’de gerçekleştirilen IV. Astana Toplantısı’nda Gerginliği Azaltma Bölgesi (GAB) olarak belirlenen Doğu Guta, Kuzey Humus ve Deraa-Kuneytra’nın 2018 yılı içinde rejimin kontrolüne geçmesiyle birlikte, İdlip son GAB olarak kalmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanımız ve RF Devlet Başkanı 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi’de biraraya gelerek İdlip GAB’ının durumunu görüşmüş, neticede iki ülke arasında “İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesindeki Durumun İstikrarlaştırılmasına İlişkin Muhtıra” imzalanmıştır. Astana’daki üçüncü garantör olan İran da Muhtıra’ya desteğini bilahare açıklamıştır. İdlip Muhtırası’na riayetin sürdürülmesi; sahada şiddetin tırmanarak bir göç dalgası ve insani krizi tetiklememesi, ayrıca siyasi sürecin sağlıklı şekilde ilerletilmesi bakımından kritik önemi haizdir.

Rejim güçleri, terörizmle mücadele bahanesiyle 2019 Mayıs ayından itibaren İdlip’e yönelik saldırılarını artırmıştır. Rejimin İdlip’te münhasıran sivilleri ve sivil altyapıyı hedef almasından duyduğumuz derin kaygı, bu saldırıların devamının Türkiye’ye oluşturduğu riskler ve bunlara son verilmesini teminen 17 Eylül 2018 tarihli Muhtıra başta olmak üzere, İdlip’le ilgili bütün anlaşmaların tüm unsurlarıyla hayata geçirilmesiyle sahada sükunetin sağlanması beklentimiz, rejimin garantörleriyle her düzeyde yürüttüğümüz temaslarda vurgulanmaktadır.

 

Suriye Politikasına İlişkin

Türkiye’nin Suriye politikası bu bağlamda yerindedir! Suriye ve Irak’ın “topram ve yönetim bütünlüğü” amacımız olmalı ve federasyon adı altında, eyalet veya başka bir isim veya çağrışım ile bölünmesi kesinlikle kabul edilmemelidir. Türkiye’nin Suriye’den toprak parçası ile ilgili planları da olmamalıdır!

Türkiye’nin burada bulunmasının nedeni (altta daha detaylı yazacağım), Suriye’nin içinde güvenli bölge oluşturarak Suriyelileri burada tutmak ve Türk sınırlarının güvenliğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik bölücü hareket unsurlarını da uzak tutmak ve engellemek olmalı. BU KADAR!

Esad gitsin, gitmesin, kalsın, kalmasın tartışmaları yapılmamalı. Uygun değildir. Bunun dışında şunu da vurgulamam gerekir ki, Esad’da çok masum değil, sivilleri ve sivillere zarar verecek yerleşim yeri altyapılarını da vuruyor! Suriye İnsan Hakları Gözlemevi raporlarına göz atmanızı öneririm. Haberlere dahi çıkmayan çeşitli bilgiler mevcut.

Dolayısıyla, Esad ile anlaşarak büyükelçilikler açıp; Esad’a destek verme, müzakere gibi bir şeyi arzuluyorsanız zaten olmaz fakat Suriyedeki sorunların da Esad ile anlaşarak çözüleceğini düşünüyorsanız bunun da pek mantıklı olduğunu düşünmüyorum. Öte yandan Esad ile ilişkilerin tamamen kesilmesi de yanlış. Politikada çeşitli yollar ile (istihbarat vs), temas kurulması doğrudur.

Esad ile arka kanallardan kurulacak temas ise, oradaki sivillerin durumu, terörün (ki radikal İslamcılardan PKK’ya kadar) temizlenmesi ve Suriye’nin bütün olarak kalarak, istikrarın tesisi için olmalıdır.

Esad gitmeli mi kalmalı mı? Bu soruya cevap aramaya gerek var mı? Esad en geç 30-40 yıl içinde ölecek. Fakat Suriye halkı ve oradaki devlet devam edecek. Rusya ne konumda olacak? Türkiye ne konumda olacak? Sorulması gereken soru; Suriye’de üniter devlet yapısı mı olacak federasyon mu? Türkiye açısından üniter yapı harici bir şey kabul edilmemeli ve gerekiyorsa Esad ile bu konularda görüşme sağlanmalıdır. Fakat Esad, Kaddafi değil, bunu da bilesiniz.

 

 

Türkiye’nin Suriye’de Ne İşi Var?

Bir süredir tartışılıyordu, iki gündür özellikle tartışılıyor. Şehitler nedeniyle duygusallaşmamızı anlıyorum. Hatta yas tutmamıza bile izin verilmedi (bknz: şehitler ve rezil medya). Yas ilan edilmeliydi, medyadaki bu saçma sapan komediler ve diziler yayınlanmamalıydı! Ne yazık ki insanlar uyuşturuluyor.

Türkiye’nin Suriye’de ne işi var sorusuna gerçekten hayret ederek bakıyorum. Aynı kitle, Suriyelilerin Türkiye’de ne işi var diyor.

İkisinin cevabını da vereyim ki daha önce vermiştim Orta Doğu’da sorunların kaynağı : çetvelle çizilen ülkeler (Suriye-Irak)… Sykes-Picot antlaşması yapılırken, Suriye ve Irak’taki hiçbir şey dikkate alınmadı! HİÇBİR ŞEY! Din, köken, mezhep, tarihi gerçekler…

Bakın size bir harita vereceğim ki bu haritayı da 3 kaynaktan takip ederek, ben çizdim! NE KURUMLAR NE BAKANLIKLAR BÖYLE HARİTALAR YAYINLADI! Tarihimize ne kadar sahip çıktığımızın da başka göstergesi:

**

Suriye ve Irak var mı? Tarihte hiçbir zaman böyle sınırlar olmadı. Vilayetlerin sınırlarına bakınız! Halep, Deyri Zor, Şam; Musul, Bağdat, Basra…

Tarihi gerçeklikler, köken, din, mezhep gibi ayrıntılara dikkat etmeden “cart” diye ülkeleri ayırıp; üzerine “Şiiler ile daha iyi anlaşıyoruz” diyerek Suriye’de Esad’ın ailesini başa getirmekle de çözülmüyor bu işler.

bknz:

 

Aynı zamanda Suriye’deki radikal İslamcıları desteklemekle, radikal İslamcıların Türkiye’de barınmasına ses çıkartmamak ve hatta IŞİD’in önemli tetikçilerinin Türkiye’de çalışmasına müsade etmekle de olmuyor bu işler! Bilmem iğneyi kendimize batırabildik mi?

**

Suriye’nin ve Irak’ın bugün başına gelenler, ulus devlet anlayışının Balkanlarda yayılması, Balkan savaşları ve devamında İngilizlerin Araplar üzerinde oyun oynamasıyla, Arapların Osmanlıya başkaldırması ve arkasından vurmasıyla başlamıştır. Bugün Suriye, Filistin gibi bir çok ülkenin bayrakları, Osmanlıya karşı olan isyan bayraklarından gelmektedir! (Şerif Hüseyin ve Osmanlıya isyan eden Filistin).

Yaşananlar, sömürgeci güçlerin buralardaki oyunları ile birleştiğinde Arap Baharı ve iç savaşlar çıkmıştır. İç savaşların sonucu olarak mülteciler başta Türkiye olmak üzere bölge devletleri ve Avrupa’ya göçmüştür. Ufak yaşta çocuklardan, askerlere çorap ören ninelere, cephe gerisinden yemek taşıyan kadınlardan, 20 saniye sonra öleceğini bilerek düşmanın üzerine atlayan erkeklere kadar yüce Türk milletinin Çanakkale Muharebesini ve İstiklâl Mücadelesini Suriyelilerin yapmasını beklerseniz, daha çok beklersiniz.

Ben Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesinde okudum ve sınıfımda 40 kişi varsa, 35 kadarı yabancı oluyordu. Libyadan Nijerya’ya, Türkmenistan’dan Tunus’a, Makedonya, İtalya, Pakistan’a kadar bir çok ülkeden öğrenciler var. Libya, Suriye gibi ülkelerde bir şey yaşandığında; yaşananları, oradan gelen öğrenciler anlatıyordu.

Yıllarca yaşadıklarımın sonunca özellikle Filistin, Libya ve Suriyeli öğrencileri hiç sevememiştim. Tunus, Lübnan gibi ülkelerden gelen öğrencileri sevdim. Ülke bilinci olmadıkları gibi tarih bilinçleri de yoktur! Bu nedenle Türklerin vatanseverlik kavramlarını bu ülkelerdekilerden beklemeyiniz! Aynı sorun Afrika ve Türkistan (Orta Asya) ülkelerindeki sömürgelerde de vardı. Tarihi ve ülkelerindeki durumu bilmiyorlar.

 

Mülteci Krizi

Türkiye’nin Suriye’de ne işi var? En büyük iki nedenden birisi mültecilerdir. Mültecilerin Türkiye’de ne işi var? Can… Bu kadar basit. Siz derslerde gördüğünüz Arap milliyetçiliğine bakmayın! Tüm Araplar, ülkeleri konusunda bizim kadar milliyetçi değildir. Hele daha 100 yılı bulmamış ülkeler. Mısır falan ayrı da Suriye böyle değil.

Bir gün Makedonya, Tunus ve Kıbrıs Türkü arkadaşla kafede oturuyorduk, Osmanlının sömürgeciliğinden bahsettiler. Efendim vergi alırmış şuymuş buymuş. Dedim ki imparatorluklar başka ne yapacaktı? Dönemin ve imparatorluk olma gerekliliği budur. En azından İngiltere ve Fransa gibi olmadığımıza dua et. Tunuslu arkadaşa dönüp, Osmanlı kaç yıl sizi yönetti diye sordum, 300 civarında bir şey idi. Dedim ki Fransa kaç yıl yönetti? Yanlış hatırlamıyorsam 70 yıl gibi bir şey. Peki dedim şu anda Makedonya ve Tunus ve diğer Osmanlı’nın yönettiği ülkelerdeki Türkçe bilenlerin sayısı kaç? Kaçınızın eğitim sistemi ve devlet sistemi Osmanlı’dan kalma? Peki Tunus gibi İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Fransızca ve İngilizce bilenlerin sayısı ne kadar? Kaç tanesinde İngiliz ve Fransız sistemleri devletlerine işlemiş?

İşte Arap milliyetçiliği bundan ibarettir. Tarih bilgileri olmadığı gibi; rahatı, kolayı, hazırı gördüklerinde kaçarlar. Hepsi için değil, bazı Arap devletleri için geçerli. İç savaş öncesi Libya ve Suriye’deki imkânlara bakın… Neyi beğenmediler? Araplar, propaganda ve amiyane tabirle “fişneklenmeye” çok açıktır. Çabuk gaza gelirler.

Bütün yaşananlardan sonra, daha iyi şartların; en azından can güvenliğinin olmadığı Türkiye’ye gelmek istediler. Bugün imkânı olsa Avrupa ve Amerika’ya gidecek sözümona milliyetçiler bunu hiç sorgulamasın! Her fırsatta İngilizce, Arapça, Farsça, Fransızca sözcük kullanarak; Oktay Sinanoğlu’nun deyimiyle Hakkâri’de bale gösterisi yapıp, Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdiren sözümona aydınlar ve çağdaşlar da bunları sorgulamasın. Durum bu. Rahatı buldukları yere gidecekler. Türkler de Avrupa ve Amerika’ya kaçıyor. milyonlar gitmiyor belki ama geçtiğimiz yıllardır yüz binlerce kişi akın akın gitti, üstelik çatışma yokken gitti.

Mülteci Sorununun Temeli Neden Geliyorlar?

Yok eğer milyonlarca mültecinin Türkiye’de ne iş yaptığını sorguluyorsanız, 40 milyar dolar harcamamızı eleştiriyorsanız, o halde mültecilerin neden geldiğini de sorgulayacaksın! Öyle oturduğunuz yerden “Suriye’de ne işimiz var, mültecilerin burada ne işi var” diye konuşmak kolay!

Niye geliyor bu adamlar? O çok sevdiğiniz ve Erdoğan’ın kanka olmasını istediğiniz Esad’ın, önüne ne gelirse yıkması yüzünden kaçıyor. IŞİD’in PYD/YPG’nin baskısı ve yaptıkları nedeniyle kaçıyorlar. Hayatta kalmak için kaçıyorlar. Ülkeden kaçmaya belki dünden razılar fakat savaş ortamında da oturacak değiller. Doğudaki operasyonları hatırlayın, terör örgütü barış sürecinde her yere yuvalanmıştı. Oraya biraz operasyon yapılınca, bölge halkının yaşadığı zorlukları göstererek askerin oradan çekilmesini bile isteyenler olmuştu. Haliyle savaş altında, hele hele karşında Türk askeri gibi vicdanlı bir ordu yoksa ve şehrin altyapısını acımadan vuran, yeri geldiğinde kimyasal silah kullan Esad ordusu varsa…

Yani diyebiliriz ki, mültecilerin Türkiye’ye gelmesinin en büyük nedeni can güvenliği. Mültecilerin Türkiye’den gitmesini istiyorum. Alışabileceklerini düşünmüyorum. Başakşehir’deyim ve bir çok Arap komşu var, Suriyeli falan. Kültürümüz, yapımız tam tersi!

Fakat Suriyelileri istememek ayrı; insanlık dramına seyirci kalmak apayrı şeyler. Mültecileri istemiyorum, öte yandan burada doğan ve büyüyen çocukları eğitmemiz gerektiğini de savunuyorum. Yani bunlar 1-0 değil. Hem mültecilerin Türkiye’den çekilmesini isterken hem de mültecilerin can güvenliği ve eğitimini düşünebiliriz.

Peki UNHCR yani Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansına göre [3] yıl yıl Türkiye’de olan mülteciler şöyle (Aralık ayını alacağım):

2012 – Ocak: 9.500 – Aralık: 144.755
2013 – 560.129
2014 – 1.622.839
2015 – 2.503.549
2016 – 2.814.631
2017 – 3.424.237
2018 – 3.618.624
2019 – 3.576.365

2012’de yaklaşık 135 bin mülteci, 2013’te 415 bin, 2014’te 1 milyondan biraz fazla, 2015’te 880,7 bin mülteci, 2016’da 300 bin ve 2017’de 610 bin mülteci, 2018’de 200 bin mülteci gelmiş. Dalga dalga…

Fırat Kalkanı Harekatı: 24 ağustos 2016,
Zeytin Dalı Harekatı : 20 Ocak 2018
Barış Pınarı Harekatı : 9 Ekim 2019

Dışişleri sitesinden:

Fırat Kalkanı Harekatı
Türkiye, Suriye’yle olan sınırını DEAŞ mevcudiyetinden temizlemek amacıyla 24 Ağustos 2016 tarihinde “Fırat Kalkanı Harekatı”nı (FKH) başlatmıştır.
(…)
Mart 2019 sonu itibariyle Suriye’deki saha hakimiyetini yitirmiştir.

**

Zeytin Dalı Harekatı
Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin bölgesinde konuşlanan PKK/YPG terör örgütü unsurlarının, gerek bölge halkı, gerek sınır bölgemizde yaşayan vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğine yönelttiği tehlike, taciz atışları ve saldırılarıyla ileri düzeye taşınmıştır.

Suriye’nin diğer kesimlerinden gelen ve bu bölgede yuvalanan DEAŞ unsurlarının hudut bölgeleri ile ülkemize saldırı düzenlemeleri ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçiş yapmaları riski de oluşmuştur.

Bu arkaplan ışığında, TSK ve destek verdiği Özgür Suriye Ordusu tarafından 20 Ocak 2018 tarihinde “Zeytin Dalı Harekatı” (ZDH) başlatılmıştır.

Harekatın amacı, ülkemiz sınırlarının güvenliğini sağlamak, Afrin bölgesindeki teröristleri etkisiz hale getirmek ve bu suretle bölge halkını teröristlerin baskı ve zulmünden kurtarmak olarak belirlenmiştir.

Harekat kapsamında 18 Mart 2018 itibariyle Afrin ilçe merkezinde kontrol sağlanmış; iki aydan kısa sürede yaklaşık 2.000 km²’lik bir alan PKK/YPG ve DEAŞ unsurlarından temizlenmiştir. Harekatın başlangıcından itibaren yaklaşık 4.600 terörist etkisiz hale getirilmiştir.

FKH alanında olduğu gibi, ZDH’yle terörden arındırılan bölgelerde de yerel halkın da katılımıyla güvenliğin ve istikrarın teminine odaklanılmıştır. Mayın temizleme, asayişin tesisi, yerel yönetim ve yerinden edilmiş kişilerin dönüşü alanlarında yürütülen istikrarlaştırma çalışmaları sayesinde, FKH ve ZDH bölgelerine ülkemizden 371.000’den fazla Suriyelinin geri dönmesi mümkün olmuştur.

**

Barış Pınarı Harekatı
PKK/YPG terör örgütünün milli güvenliğimize yönelttiği tehdit bağlamında, Suriye’nin kuzeydoğusunda Türkiye sınırına mücavir Suriye topraklarında bir güvenli bölge kurulması seçeneği Şubat-Eylül 2019 döneminde ABD’yle tartışılmıştır.
(…)
DEAŞ’tan kurtarılan alanlardaki istikrarlaştırma faaliyetlerinin bir başka terör örgütü olan PKK/YPG’yle işbirliği yapılarak yürütülmesinin yanlış ve sakıncalı olduğu da müteaddit kereler ABD’ye bildirilmiştir.
(…)
Harekat, milli güvenliğimize yönelen terör tehdidini ortadan kaldırma, Suriye’nin toprak bütünlüğü ile birliğinin korumasına katkıda bulunma, yerel halkı teröristlerin baskı ve zulmünden kurtarma ve yerinden edilen Suriyelilerin onurlu, güvenli ve gönüllü geri dönüşleri için uygun şartları oluşturma amaçlarıyla icra edilmiştir.

Suriye halkının meşru temsilcileri olan Suriye Ulusal Koalisyonu ve Suriye Geçici Hükümeti’nin yanısıra Hıristiyan topluluklar dahil, bölgedeki azınlıkların ve aşiretlerin temsilcileri BPH’ye destek beyan etmişlerdir.
(…)
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in 17 Ekim 2019 tarihli Ankara ziyaretinde yapılan Ortak Açıklama’yla, ABD, BPH’nin meşruiyetini ve sahada oluşan yeni statükoyu kabul etmiştir.

Mülteciler ile yukarıdaki operasyonları ilişkilendirdiniz mi bilmiyorum ama durum bundan ibarettir. Suriye halkı, kendisini güvende hissetmediğinde; Türk sınırlarına koşacaktır! Tersi imkânsızdır!

Gelen Geldi Mi?

Denilebilir ki, gelen geldi bu yüzden mültecilerin sayısı azaldı. Fakat PKK/PYD ya da adına ne derseniz deyin terör örgütü ve uzantıları, IŞİD ve Esad rejiminden kaçan milyonlar Türkiye’ye akın akın geldi. Çatışma ve sorunlar İdlib’e yakınlaştıkça milyonlarca insan tekrar yollara çıkacak.

İdlib’ten Türkiye’ye gelecek mülteci sayısının 600 bin ile 2 milyon arasında olacağı tahmin ediliyor. Bir bölümü yola çıkmış bile. Bu, daha fazla Suriyeli göreceğiz anlamına gelmiyor! Aynı zamanda daha kaç milyar doların harcanacağı; hali hazırda tüberküloz, uyuz gibi bazı salgınların ve hatta Corona salgınlarının daha da artacağı anlamına da gelmektedir.

Yunanistan Cumhurbaşkanı, “başkalarının yaptığı şeylerin sorumluluğunu almayacağız” gibi bir şey söylemiş. Kusura bakma da, 40 milyar dolar harcadık, işsizlik ve suçlara katkısı da cabası… Üzerine şehitler ve saldırılarda ölen sivillerimiz de cabası… Biz Suriye’yi bu şekilde yönetmelerinin ve çıkarları olan sömürgeci güçlerin oraları karıştırmasının bedelini neden ödüyoruz?

Türk ordusu, bölge halkının IŞİD, PKK/PYD/YPG vs, Esad ordusu gibi oluşumların zulümlerinden korumakla kalmıyor; Türk ordusunun o bölgede bulunması, Türkiye’ye gelecek milyonlarca mültecinin engellenmesi, hastalıkların taşınmasının önlenmesi ve mültecilere harcanacak ekstra bilmem kaç milyar doların da harcanmaması anlamına gelmektedir!

Sınır Ötesine Geçmek Şart Mıydı? Ne İşimiz Var Oralarda?

Şarttı kardeşim! Geç bile kalındı! IŞİD füzeleri gelmeye başladığı an ve hatta daha öncesinde, bu bölgelere girilecek ve Türkiye yönelen mülteciler Suriye’de temizlenecek yerleşim yerlerinde tutulacaktı. Olması gereken buydu. Türkiye, IŞİD karşıtı koalisyona çok daha önce katılmalı; diplomatik gücünü kullanarak batı ve Esad, sonrasında da Rusya ile bu bölgelerin terörden arındırılması ve Suriye halkının yine kendi ülkesinde kalmasını sağlamalıydı.

Anlayabiliyorum, o dönemde girilse, “ne işimiz var?” denilecekti. Girilmedi, “füzeler ve saldırılar geliyor, nerede devlet” denildi. Şimdi girilip hem terörden hem mülteci akınlarından hem füze ve saldırılardan temizlendi; “ne işimiz var orada?” deniliyor. Türkiye’de bir şeyler yapıyorsan, kulağını bir miktara kadar tıkamak gerekiyor. Bunu anlıyorum.

**

Türkiye, diplomatik güç anlamında İsmet İnönü’nün Lozan’a gidip Curzon’u delirttiği bir dönemde değil! Türkiye’nin diplomatik gücünü her zaman sorgulayın. Haklı Kıbrıs davamızı dünyaya kabul ettiremedik! Eğer Türk ordusu ve Türk askeri olmasa, Rumlar; Kıbrıs’ta başladıkları Türk soykırımını bitireceklerdi ve batı kafasını başka yere çevirecekti. Zaten çevirmişti. Tıpkı Hocalı, Bulgaristan, Kırım, Suriye’de Türklere yapılanlara karşı takındıkları tavır gibi… Şimdi Uygur Türklerine yapılanlara “politik nedenlerle” karşı çıkıyorlar da ne oluyor? Hiçbir şey! Sadece söylem.

Dedemin abisi, adını Bulgar adı yapmamak için Belene kampında işkence gördü. Kim koştu yardıma? Avrupa mı? Amerika mı? Kıbrıs’ta yaşanan Kanlı Noel’i kim engelledi? Batı mı? Amerika mı? Tam tersine diplomatik dilden çok uzakta olan mektupları da unutmayın.

Kimse kusura bakmasın da, Türk ordusu olmasa; sesimizi ne Suriye’de dinletebiliriz ne de başka yerde. Çünkü Rusya’nın izlediği hibrit savaş stratejisini de benimseyemedik, diplomatik gücümüzü de arttıramadık. Adalet ve liyakatin yerle bir edildiği bir dönemde; Putin gibi devlet adamları, Sergey Lavrov gibi diplomatlar çıkartabileceğimizi düşünüyorsanız daha çok beklersiniz! Uluslararası hukuktan ekonomiye, eğitimden sanayiye her alanda sorunlarla boğuşuyoruz. AKP’nin eseri olan gençlik yavaş yavaş yetişiyor. 2002’den itibaren okula girenler şimdi devlete giriyor. AKP’nin kurduğu sistem ve getirdiği eğitim sisteminin sonuçlarını çekmeye başladık. Nasıl memnun musunuz tarihini, dilini, kültürünü bilmeyen; okumayan, araştırmayan ama “her şeyi bildiğini düşünen” gençleri işlerde çalıştırmaktan? Bunlar iyi günlerimiz. Mantar üniversitelerin cezasını çekmeye başlayacağız. Yapılan binalar yıkıldığında, hastalar ameliyat masasında kaldığında anlayacağız. En kötüsü de dış politika olacak… Türkiye, varoluş mücadelesi verecek!

Türkiye Cumhuriyet, şimdiye oranla çok daha fazla diplomatik gücü olduğu 1960-1974 dönemlerinde dahi Kıbrıs’ta yaşananları diplomasi ile durduramadı, Kardak Kayalıkları operasyonunu da durduramadı! Şimdi Suriye’de Türk ordusunun mevcudiyeti olmadan, Türk diplomasisinin Türkiye’de IŞİD ve PKK’dan arındırılmış, Esad tarafından da bombalanmayan bir mülteci yerleşim yerini kurabileceğine cidden inanıyor musunuz?

Benim anladığım, Türk milleti olarak buna inanıyoruz. Yani Türk ordusu müdahale etmeden Suriye’de diplomasi ile Esad, PKK ve IŞİD’den arındırılmış ve teröristlerin olmadığı, bombalanmayan, Suriyelilerin rahatça yaşadığı yerler olabilir hem de “sadece diplomasi kullanarak”. Belki Atatürk’ün döneminde ya da Atatürkçü bir hükümetin döneminde olabilir. Fakat şimdi fazla hayalperestlik olacaktır.

Türk ordusu bu bölgede bulunmalıdır. Mevcut durumda sorunların diplomasiyle çözülüp, yukarıda bahsettiğim “terörden ve çatışmalardan arındırılmış bölge” yaratabileceğimizi düşünüyorum. Fakat Dışişleri’ndeki tecrübeli insanların ve uzmanların işini yapmasına izin vereceksiniz! Liyakati esas alacaksınız! Esad veya başka konularda konuşmayacaksınız, birazcık uzun süreçli düşüneceksiniz!

Esad’ın gidip gitmemesinden çok; Suriyelilerin Suriye’de kalması, terör örgütlerinin sınırlarımızda olmaması, Suriye’nin üniter yapısını düşüneceksiniz. Uzun süreçli düşünülecek ve bu amaç güdülecek. Suriye politikası bunun üzerine kurulmalı!

Ayrıca Putin’i kandırmaya kalmayacaksın! Putin başkalarına benzemez. Eğer radikal İslamcıları temizleyeceğim diyorsan, temizleyeceksin. Türk ordusunun kontrol altında tuttuğu bölgede yaşayanları Putin, Türk hükumetinden daha iyi biliyordur eminim. Dolayısıyla radikal İslamcılarla iş yapalım, kalkan olalım veya benzeri bir ayak oyununa getirmemek en doğru karar olacaktır.

Öte yandan Rusya, “teröristlerin temizlenmesi” diye bir madde sunuyorsa kabul etmeyeceksin. Hangi terörist? ÖSO, Esad ve Putin’e göre terörist olabilir. Haliyle teröristlerin tanımını yapacaksınız. Öte yandan Türkiye’de bulunan IŞİD teröristlerini de temizleyeceksiniz. Öyle radikal İslamcılarla, IŞİD artıklarıyla çalışmayacak ve ülkeye sokmayacaksınız.

İşin özü, sınır ötesine geçmek şart fakat sınır ötesinde; diplomasi ve uluslararası hukuk alanlarında Türkiye Cumhuriyetinin elini zayıflatacak işler yapmamak ve Rusya’ya karşı da sözleri yerine getirip, onların da sözlerini yerine getirmesini beklemek ve bunun için baskı kurmak gerek. Yine de koşulsuz güven olmamalı, ihtimaller gözönünde tutulup, hepsi sonuna kadar hesaplanmalı.

 

Türkiye’nin Suriye’de Ne İşi Var?

1.03.2020 eklemesi olsun bu bölüm, daha kısa anlatayım;

  1. Karşımızda ABD, AB, Rusya gibi devletler var; Kissinger, Lavrov gibi diplomatları ve ekipleri olan ülkeler var. BMGK ülkeler var. Soğuk Savaş’ı yaşamış ve çağın gerekliliği olan uluslararası hukuk ve diplomasiyi iyi bilen İngiltere’si, Amerikası, Rusya’sı ve diğerleri var. Bu bir.
  2. Türkiye’de ise liyakat ve başkanlık sistemi nedeniyle, fazla karışılmaması gereken Dışişlerinde dahi sorunlar yaşamakta.
  3. Suriyelilerin Suriye’de kalması ŞART! Can güvenliği, zulüm ve çatışmadan uzak bölgeler yaratmadıkça bu olmaz! 300 bin Kürt bile PKK zulmünden kaçmış ve Esad, şehirlerin altyapılarını dahi vuracak ve kimyasal silah kullanacak kadar gözü dönmüş haldeyken Suriye’de güvenli bölge yaratmak diplomatik açıdan zor! Askeri açıdan da çok zor, önemli diplomatik hamleler gerektiriyor.
  4. Türkiye’nin diplomasi konusunda en iyi olduğu dönemlerde dahi, Kıbrıs’taki Türk soykırımı durdurulamamış, diplomasi ile Kıbrıs sorunu çözülememişti. Haliyle Esad, PKK ve Rusya’nın olduğu bir bölgede diplomasi ile zulüm ve çatışmadan arındırılmış bölgeyi Türkiye’nin kendi başına yaratması çok güç, hele hele bu iktidar ve başkanlık sisteminde imkânsıza yakın!
  5. İşin özü Türk askeri müdahale etmeden, Suriye’de çatışmadan uzak, Suriyelilerin rahat yaşayacağı bölge ortaya çıkartmak İMKANSIZA YAKIN! Şu şartlar altında. Kıbrıs’ta dahi, Türk askeri oraya gidene kadar sular durulmamıştı. Bu nedenle Türk ordusunun Suriye’de bulunması ŞART!
  6. Suriyelileri, Suriye’deki “güvenli bölgeler” oluşturarak, buraların güvenliğinin Türk ordusu tarafından sağlanması ve mültecileri burada tutmak ve Türkiye’dekileri de buraya göndermemiz önemli. Suriyelilerin can güvenliklerinden ekonomiye, salgın hastalıklardan (uyuz ve hatta Corona) Türkiye Cumhuriyeti güvenliğine kadar bu ŞART!
  7. Yukarıda sayıları verdim, ne zaman Türk ordusu harekatlara başlamış; o zaman mülteci akınları bıçak gibi kesilmiş. Fakat ne zaman Esad, sivil bölgelere yaklaşmış, mülteci akını başlamış. Dahası yok!
  8. Suriye’de iktidara yöneltilebilecek eleştiriler; “hava desteği olmadan askerlerin hareketi”, “Türkiye’nin derdinin Esad değil (kalır mı gider mi umurumuzda olmamalı), Suriye’nin üniter yapısı ve istikrarın tesisi” olması üzerinedir.
  9. IŞİD, PKK ve kimyasal silah kullanan ve yeri geldiğinde sivilleri zor durumda bırakacak hedefleri vuran Esad’ın zulmünden o insanları kurtarmazsanız, bir 4 milyon daha gelir. Türkiye bugün Suriye’den çekilsin, 4 milyon ek mülteci garantisi vardır! Gelecekler. Bir şey yapamazsın. Sonra ne olacak?
  10. Tekrar tekrar diyorum; bizim derdimiz Esad’ın gidip gitmemesi olmamalı! Bizim derdimiz Suriye’nin üniter yapısı, toprak bütünlüğü ve terör örgütlerimizin sınırlardan çekilmesi olmalı. Esad ile gerekirse arka kanallardan görüşeceksin. PKK ile çatış, IŞİD ile çatış ama Esad’ın orada olup olmaması, Suriye halkının kararı olmalıdır.

 

Şu harita bak.  Yazık yahu, buradaki insanlara yazık, Suriye’ye yazık. Sömürgecilerin oyunu yüzünden bu hale düştü Suriye… Atatürk’ün dediği gibi; Şam ve Halep’in güvenliği Adana’dan, Adana’nın güvenliği ise Halep ve Şam’dan geçer!

26 Temmuz 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde Türkiye, Irak ve Suriye’nin İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı ortak bir cephe oluşturmaları gerektiğini belirten Atatürk şöyle bir yazı yayımlandı:
“Türklerle Araplar, pek kuvvetli menfaatler zinciriyle birbirine bağlanmış din kardeşleridir. Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk’ün de, Arap’ın da, Irak’ın da, Anadolu’nun da, Suriye’nin de düşmanlarıdır. Irak’ta İngilizler, bütün zulümleriyle Irak Araplarını ezmeye çalışıyor. Aynı zalim, Anadolu hakkında da aynı siyaseti takip ediyor. Fransızlar ise Suriye’de aynı siyasetin takibi için uğraşıyorlar. Şu halde, Anadolu’nun, Irak’ın, Suriye’nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir. (…) Biz pekiyi biliyoruz ki, Adana’dan düşmanın uzaklaştırılması ve bir daha oraya basmaması Suriye’nin yardımıyla mümkün olduğu gibi, Suriyeliler de takdir ediyorlar ki, Beyrut ve Şam’ın en sağlam savunmaları Adana’dadır…”

İşin özü; şunu unutmayın ki, Türk askerinin Suriye’de olma nedeni, Türkiye sahillerinde nargile içen Araplar değildir! Aksine bu kitleler Suriye’den buraya gelmesin, Suriye’de kalsın diye Türk askeri orada. Hâlâ Suriye’de kalan Suriyeliler, Türkmenler için; Esad zulmüne, IŞİD’e, PKK’ya karşı savaşan Suriyeliler ve Türkmenler için Türk askeri orada. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınır güvenliği için, sınırlarımız terör örgütlerince çevrilmesin diye Türk askeri orada!

4 milyon Suriyeli mülteci üzerine bir 4 milyonu daha gelmesin diye Türk askeri orada! Bir 40 milyar dolar daha Suriyelilere harcanmasın, Türkmenler ve Suriyeliler, vatanlarından uzaklaştırılmasın; batı destekli terör örgütlerine ya da Rusya destekli Esad zulmüne maruz kalmasın diye orada…

 

Türk Ordusu Savaşı ve Vahşeti Bitirendir!

Türk ordusu savaş başlatmaz! Savaşı, zulmü, vahşeti bitirir. Türkiye Cumhuriyetinin başlangıcından itibaren böyle oldu. İstiklâl Mücadelesinde böyle oldu, Kıbrıs’ta böyle oldu; Suriye’de de böyle olacaktır. Evinde “yutubır olcam, geymır olcam” diye dolanan, fırsatını bulsa yurt dışına kaçacak insanların; Türk tarihini ve insanlık tarihini okumamış, Türklerin bu dünyada neler çektiğinden bihaber insanların, oturduğu yerden “savaşa hayır” söylemleri sinirime dokunuyor.

Türk ordusu Mete Han döneminde, Millattan Önce 209’dan başlar ama daha da eskidir. Türk ordusu ne yapacağını bilir, binlerce yıllıktır. Suriye’deki savaşı Türk ordusu başlatmış gibi bu işi TSK’ya veya Türk hükümetine yıkmaya çalışmayın. Yanlış politikalar eleştirilebilir fakat Suriye’nin bu halde olmasının en büyük nedeni İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere, oradan çıkar sağlayan sömürgeci devletlerdir. Çıkarları olan batı, İsrail, Rusya’dır. Çatışmalar bu nedenle başlamış, bu nedenle büyümüştür.

Türk ordusu ise bu çatışmalara, Suriyelilerin yaşadığı insanlık dramına son vermek için buraya girmiştir. Diplomasiyle, uluslararası hukukla çözülemeyen; batının çözemediği sorunları çözmek için Suriye’dedir. Temelini yüce Türk milletinden alan vicdanlı Türk ordusu; çatışma, savaş ve zulme son vermiştir ve son verecektir. Bunun için alınması gereken sert önlemler varsa, kararlılıkla alınmalı ve sivil irade, Türk ordusunun önerilerine (hava desteği gibi) kulağını açmak ZORUNDADIR!

Ben sizin toz pembe dünyanızı, “insanlık, barış, demokrasi” diye batının bol bol kullandığı kavramları bilmem. Ancak 100 bin mülteci karşısında gaz bombaları kullandığı, kendinden olmayanlara yaptığı iki yüzlülüğü ve sömürgecilik tarihini bilirim. 4 milyon mülteciyi ülkede ağırlayıp, 40 milyar dolardan fazla para ödeyip; hâlâ 4 milyon mültecinin daha gelme tehlikesini yaşıyorsak; Suriye’de istikrarın ve barışın tesisi için güvenli bölgeler “diplomatik girişimlerimize rağmen” olmadığı gibi, her tarafımız terör örgütleriyle donanmışsa; Türk ordusunun buraya girmesi, buralarda güvenli bölge oluşturarak Suriye’nin Suriyelere ait olmasını ve terör örgütlerinden de zulüm orudusndan da temizlenerek; mültecilerin Suriye’ye tekrar dönmesini sağlamak; savaşı, çatışmaları, zulmü bitirecek en önemli adımdır.

İnsanlık tarihi, sömürgecilik tarihi ve Türk tarihini okuduğunuzda; Türk ordusunun da, temeli olan Türk milleti kadar vicdanlı olduğunu ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte, Türk ordusunun savaş başlatmadığını, tam aksine savaşa son verdiğini göreceksiniz. Yani “savaşa hayır” demek, bir anlamda Türk ordusunun operasyonlarını desteklemek anlamına gelir, karşı çıkmak değil!

İşinize geldiğinde Atatürk’ün çeşitli sözlerini, işinize geldiği gibi paylaşıyorsunuz ya alın ben de iki tanesini paylaşayım;

1- Askere düşmanlık, düşmana askerliktir.
2- 26 Temmuz 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde çıkan yazı: Şam ve Halep’in güvenliği Adana’dan, Adana’nın güvenliği ise Halep ve Şam’dan geçer!

Suriye’den sonra sıra bellidir. Suriye’nin üniter yapısı, toprak bütünlüğü; Halep ve Şam’ın güvenliği, Türkiye’den ve Türkiye’nin güvenliği ise Halep ve Şam’ın sömürgecilerden kurtulması, istikrarı ve bağımsızlığından geçer!

Evet şehitlere hepimiz üzüldük ve üzülüyoruz. Bunun duygu ağırlığı apayrı bir şey. Hele hele böyle bir şekilde şehit olmaları gerçekten eleştirilecek bir şey! Bu konuda iktidarı eleştirelim. İktidarın yanlış Suriye politikalarını ve TSK’yı muhtemelen dinlemeden, Türk askerinin hava desteksiz operasyona gönderilmesini de eleştirelim. Yurtta sulh cihanda sulh politikası ve Atatürk’ün izinden de gidelim. Buraya kadar hepsi doğru.

Madalyonun diğer yüzü de var. Mültecilerin geliş nedenleri, mülteci krizi, Türkiye’nin mülteciler ile birlikte güvenlik, huzur, ekonomi ve sağlık tehditleri ile Türkiye Cumhuriyetinin varoluşuna kasteden terör örgütlerinin sınırlarımızı sarması. Bunları da düşüneceğiz!

Türk ordusunun Suriye girme nedeni savaş başlatmak değil, tam tersine çatışmaları, savaşı ve Suriyelilerin yaşadığı insanlık zulmü ve dramını sonlandırmaktır. Evet keşke askeri operasyona gerek kalmadan güvenli bölge oluşturabilseydik. Evet, keşke şehit vermeseydik. Yurtta sulh cihanda sulh politikası, diplomasi ise takip edilmesi gereken en temel yol. Fakat olmadı. Bunu başarabilen bir iktidar yok. Burada yine Atatürkçülere sormak istiyorum; neden halka bunları anlatamadık? Neden bir araya gelemiyoruz? Neden teşkilatlanamıyoruz? Bizde de sorun var. İktidarda da sorun var. Fakat şu an geldiğimiz nokta, eğer Türk Ordusu olaya müdahil olmazsa ve Suriye’de güvenli bölgeler oluşturulmazsa; Türkiye’nin başı çok daha fazla ağrıyacaktır! Gerekenler yapılmalıdır, güvenli bölge kurulmalı ve Suriyeliler, Suriye’de kalmalıdır.

Politikaları, askeri yanlışları ve iktidarı eleştirelim derken; dış politikada bizi zorlayacak ve daha büyük mülteci göçlerine neden olacak şeyleri göz ardı etmeyeceksiniz! Esad’ı da melek olarak görmekten vazgeçin. Yeter yahu! Baırş olsun da barış olsun… Böyle bir coğrafyada, yıllardır şehitler vermiş, saldırılara uğramış Türkiye’de barış istemeyen, aptalın dik âlasıdır! Önde gidenidir, cahildir, gerçekleri görmekten acizdir. Fakat barış olsun da, ne olursa olsun denmez! Masumları, ekonomini, geleceğini korumak için gerekirse askeri müdahaleler yapacaksın. Bunu da görmek gerekir.

(konu başlığı eklenme tarihi: 2 Mart 2020).

 

Türkiye Kendini Düşünecek!

Yıllardır Avrupa Birliği ve Amerika diye diye işler karışmıştı. Yıllardır Rusya, İran, İsrail gibi bölge güçleriyle de temas halinde olup ilişkileri geliştirmek ve hatta Çin, Hindistan, Güney Amerika, Brezilya gibi ülkelerle de temasları arttırmak gerektiğini söylüyordum.

Türkiye’nin sadece Amerika, NATO, AB ya da sadece Rusya, İran gibi çeşitli eksenlere girmesi çok zararlıdır. Tek amacımız tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti olmalı. Ya Türk Birliği? Turan fikri Pan Slavizme karşı bulundu biliyorsunuz. Türk Birliği hayal mi? başlıklı yazımda detaylıca inceledim. Duygusal yaklaşıp, dilde tuttuğumuz için hayal. Fakat Azerbaycan başta olmak üzere çeşitli ülkelerle ortak sanat, üretim, eğitim faaliyetleri gerek. Avrupa Birliğine giden süreci iyi inceleyiniz. Benzer adımlar atılmadan, oturduğumuz yerde methiyeler düzmek yetmez.

Konuya geri dönecek olursak, Rusya’ya Amerika’dan fazla güvensem de işbirliği yapacak ve tek eksene kayacak kadar güvenmiyorum. Dengede tutulmalı. Fakat dengede tutmak sözcüğü bugün S-400 alıp, İdlib saldırısından sonra NATO’yu toplamak ile olmaz. Kastım bu değildir.

Türkiye Cumhuriyeti, kendi göbeğini kendi kesecek. İşin özü; Atatürkçülük ve 6 ilke peşinden gideceğiz. Atatürk’ün izinden gitmediğimiz her gün, çamura daha da saplanıyoruz. İdlib saldırısına verilen cevaplarda SİHA’ların önemini gördük. Türk savunma sanayi zaten iyi durumda, daha da geliştirilmeli fakat yetmez. Kulağıma bazı şeyler geliyor ki bu da TAİ başta olmak üzere bazı kurumlarda 5-6 yıl içinde verimsizlik ve sorunlar çıkacağına işaret ediyor. Olmaz.

Sadece savunma da değil, bir ülke için önemli olan 5 alan var:

  1. Savunma
  2. Gıda (tarım ve hayvancılık)
  3. Sağlık (ilaç ve malzeme üretimi vs)
  4. İletişim
  5. Enerji

Bu beş alanda kendi göbeğimizi kesmez isek durum sıkıntı. En basitinden bugün diyabet ilaçları Türkiye’ye girmese neler olacak? Enerji konusunda dışa bağımlıyız, tarım/gıda ve sağlık alanlarında durum gerçekten kötü durumda. Bunları temizlemeden olmaz. Bağımsızlık, bu alanlardaki üretim ve bu alanlarda Türkiye’nin bağımsız olmasıyla gelir. Ekonomi de ancak böyle düzelir.

 

Sonuç Olarak

Ne zaman ilerlemek, ne zaman durmak ve ne zaman geri çekilmek gerektiğini iyi analiz etmek gerekir. Adalet ve liyakati devletin her köşesinde uygulamak gerek. Adaleti sadece yargı anlamında düşünmeyin; gelir eşitsizliğinden hakkını almaya kadar her anlamda adalet.

Suriye politikamızı çok iyi belirlememiz gerek. Girişimiz ve ilerleyişimiz askeri ve politik açıdan doğru. Fakat Rusya ile yakınlaşmanın yanında, Rusya’ya da çok güvenmemek gerek. Her ihtimal düşünülmeli, her an her ihtimalin sonuna kadar analiz edilip; en doğru karar verilmelidir. Bunun için eleştiriler dinlenmeli, farklı bakış açıları dinlenmelidir. MECLİS DEVREYE SOKULMALIDIR! İstiklâl Harbi verdiğimiz günlerde dahi yapılan her şey meclis onayıyla yapılmıştı. Dolayısıyla meclis açılmalı, meclisteki kararlar dinlenmeli ve meclisin iradesi devreye sokulmalıdır. Türkiye Cumhuriyetinin temelleri budur! Temllerin tersine atılacak her adım, bizi bataklığa sürükleyecektir.

En önemli şey, Suriyeli mültecilerin öncelikle Suriye’de kalması, sonrasında ise Türkiye’de olanların Suriye’ye döndürülmesi için gereken güvenli yerleşim yerlerini buralarda inşa etmektir. Hem ekonomik hem suç ve huzur hem de sağlık ve diplomatik bakımdan en doğrusu budur. Fakat hiçbir radikal unsur veya IŞİD vs gibi örgütlerin artıklarıyla dolaylı dahi olsa, temas edilmemelidir.

Suriye’den çıkış planları çok iyi yapılmalı, şartlar çok iyi belirlenmeli; Rusya-Amerika ve Avrupa Birliği ile çok iyi diplomatik ilişkiler götürülmelidir. DENGE kastım budur. İsrail ve İran’a da dikkat.

Ayrıca İdlib saldırısı sonrası NATO’nun toplanması yanlış idi. En ufak şeyde NATO’ya mı saldıracağız? Mahalle abilerini mi toplamaya çalışacağız? Onun yerine, “Rusya ile böyle bir olayda dialog kopmaz, güçlü bağlantılarımız var ancak rejime karşı ciddi yaptırımlar uygulanacaktır. Rejim askerleri dahil her türlü terör örgütü ve silahlı gruptan arındırılmış güvenli bölgeler inşa etmek ve mültecileri burada toplamak; Suriye’de durum düzelince de çekilmek önceliğimizdir” gibi bir açıklama daha doğru olacaktır.

NATO’nun 5. ve 6. maddeleri çok açıktır, Türkiye’nin toprağına saldırı gelmezse bir şey olmayacak. Dolayısıyla Rusya ile ilgili konularda NATO müdahil olmayacaktır. Diplomatik kanallarla Amerika ve Avrupa Birliği’nden daha “elle tutulur” şeyler istemek gerekiyordu. Zırt pırt NATO’yu olağanüstü toplamanın gereği yok.

 

Dikkat Edilmesi Gereken Nokta: Vekalet Savaşları

Putin, zehir gibi birisi. NATO’yu da uluslararası hukuku da mevcut durumu da biliyor. Şu an Amerika seçimlere hazırlanıyor. Trump ise Suriye ve Irak’tan çekilmek istedi, büyük ölçüde çekildi. Bu birincisi.

İkincisi ise, NATO anlaşmasının maddeleri bellidir. Türk askerinin Suriye’de vurulması, NATO kapsamında değerlendirilmeyecektir. Putin bunu da biliyor. NATO toplantısından önce yanılmıyorsam Lavrov (Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı), bir şey çıkmayacağına ilişkin açıklama yaptı ve şöyle dedi [4]:

Teröristlerle ılımlı muhaliflerin birbirinden ayrılması ortak hedefimiz olmalı. Türk ordusu ile her gün temaslar sürüyor. Dünkü koordinasyon bilgileri Suriye ordusuna iletilmişti. (…) Rus ve Türk delegeler bugün de görüşmelerini sürdürecek. Aşılmaz engeller olduğunu düşünmüyorum. İdlib konusunda koordinasyon sağlamak için görüşmelere hazırız

Rus tarafı böyle bakarken, Türk tarafı aynı uçak olayında olduğu gibi paniğe kapılıp hemen NATO’ya sarıldı. Bırakın şu saçmalığı! Önce Putin ve Rusya ile görüşün! Rusya, en sert dönemlerde Avrupa ve Amerika ile kanalları kapatmadı. Dolayısıyla ilk önce Rusya ile görüşüp, aradaki bağlantıyı sıcak tutmaya çalışın. Fakat kararlılığı vurgulayın.

Rus tarafı, dialog ve antlaşmalara uyulması ile ilgili çağrılarını yeniliyor. Tabi ki hibrit savaşı göreceğiz. Buna karşı teoriler geliştirmek ve Rusya ile ilişkileri sürdürürken (doğalgaz, enerji, savunma vs); aynı zamanda Suriye ve Libya’da Rusları alt etmenin de yolunu bulmak ZORUNDAYIZ. Bunun için kurmaylara başvuracağız, akademisyenlere başvuracağız, uzmanlara başvuracağız… Yeni teoriler, yeni taktikler geliştirilmeli.

Ben Suriye ve Libya’yı, Türkiye’yi 21. yüzyıla askeri anlamda hazırlamak için fırsat olarak görüyorum. Fakat bu şehitler ve askerleri öne sürerek değil; tam tersine teknoloji, diplomasi, propaganda vs gibi “askerlere ihtiyaç olmadan”, askeri başarılar sağlama konusunda fırsatlar. Bir nevi hibrit savaş tekniklerinin geliştirilmesi fakat gerekirse Rusya’ya karşı sahada da bunları halledebilmek. Üstelik Rusya ile ilişkileri ilerleterek, Libya ve Suriye’de üstünlüğü ele geçirmek; diplomatik başarıyı da getirecektir.

SİHA’lar Askeri Literatürü Değiştirecek!

Düzenleme: fırsat olarak görmemi açmak gerekiyor. Türkiye’nin SİHA’ları kullanması Esad’ı zaten şaşırttı fakat Ruslar bile bu duruma şaşırdı. Beklemedikleri bir şey idi. Ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar ve SİHA’lara çözüm bulmaları sanıyorum 1-2 yılı alacaktır. Tabi Ruslar buna çözüm geliştirmeye çalışırken, Türk tarafı da yeni taktikler üretecek. Fakat TSK’nın SİHA kullanımı, dünya çapında anlayışı değiştirecektir. Yani SİHA’lar, oyunu değiştirdi, görünen bu.

Daha iyi anlatmak için Nazi Almanyası örneğini vermem gerek. Yıldırım Savaşı (Blitzkreig) için, “yenilikler, sorunların çözümünden doğar: Yıldırım Savaşı” konuma bakabilirsiniz. Kısaca, eskiden cephe savaşları aylarca sürüyor ve kimse yerinden kımıldamadan savaşıyordu. Daha sonra tanklar ortaya çıktı, piyadelere destek diye düşünülüyordu. Fakat Nazi Almanyası (ki Heinz Guardian’ın kitabını okumanızı öneririm), ana unsuru piyadeler değil, tanklar olarak aldı ve tanklar (buraya dikkat) hava gücünün yardımıyla cepheyi yardıktan sonra, piyadeler temizlik yapıyordu.

İşte, bu harekatta kullanılan SİHA’larımız ise böyle bir etkiye sahip. Buradaki kullanımı, Rusları dahi geriye çekilip izleme konumuna aldırdı. Eminim büyük ordular SİHA’lara daha çok önem verecek, Türkiye’den SİHA’lar dünyaya satılacaktır. Üstelik SİHA’lar gerek pilot olmayışı gerek uçağa göre daha ucuz olması ve savunma sistemlerine daha zor yakalanması nedeniyle ana unsur olarak kullanılmaya başlanacak. Zaten artık orduların çarpışması yok, çatışmalarda da SİHA’lar en önemli unsur haline gelecektir.

Tabi Ruslar, füze savunma sistemlerine SİHA için önlem takviyesi yapacaklar. Açıkçası Rusların fazlasıyla şaşırdığını düşünüyorum. Çünkü Ruslar, Suriye’ye dahil olduğundan beri Rus ordusu hem denemeler yapıyor hem de medyası “şöyle güçlüyüz, böyle başarılıyız” diyordu. Hatta Rus komutanlar, “Türkler o kadar esnek değil” gibisinden laf söylüyordu. Şimdi ise hepsi geriye çekilip, SİHA gücüne hayran hayran bakıyorlar. Bundan adım gibi eminim.

SİHA konusunda gerçekten dünyayı ve askeri anlayışı değiştirecek bir operasyona imza attık! Bu başarıya sahip çıkılmalı! Akademisyenlerimiz bu konuda makaleler yayınlamalı, dizi ve filmlerde bu ön plana çıkartılmalı. Biz büyük kahramanlıklar yapıyoruz, önemli işlere imza atıyoruz fakat makale, seminer, kitap, edebiyat vs gibi alanlarda bunları desteklemediğimiz için tanınmıyor ya da başkaları tarafından sahipleniliyor.

Ayrıca…
Şehitlerden sonra SİHA’lar böyle kullanılmamalıydı! Türk askerini korumak için kullanmak gerekiyordu. Burada da gereken bazı şeyleri yeri gelince yazacağım!

 

ekleme (2.3.2020):

Bakın bu tür durumlarda istihbarat çok önemlidir. Rus medyasında neler oluyor, Rusların psikolojik durumu nedir? Bunları bilmek önemli. Rusya’da yaşayan ve güzel videolar paylaşan Cem Kıran’ın yorumları:

 

 

Çatışmalar dinecek, muhtemel anlaşmalar imzalanacaktır. Fakat sonrasında Ruslar diplomatik ve propaganda yolu ile üstümüze çökmeye çalışacaklar. Bunlara karşı koymak, derdimizi ve isteklerimizi dünya basınına anlatabilmek çok önemlidir. Bunu başarmak için gereken tüm hazırlıkları yapmalıyız.

Ayrıca tekrar ediyorum; ne Rusya ne Amerika ne Avrupa! Derdimiz tam bağımsız Türkiye ve biran önce “yurtta sulh cihanda sulh” kavrayışını başta komşularımız olmak üzere bölge ve dünyaya yaymak olmalıdır. Bunun yolu da Suriye’yi güvenli hale getirdikten sonra diplomatik ve basın yoluyla derdimizi anlatmak ve durumu kabul ettirmekten geçer.

 

ekleme (3.03.2020): Mutlaka izleyiniz!

 

**

Son olarak; Putin, Türkiye ile arasını bozmak istemeyecek. Türkiye ve Rusya’nın yakınlaşması Amerika ve Avrupayı çok rahatsız etmişti. İdlib olayı ile birlikte rahat nefes aldılar ve “yeni dostlarınız size böyle yaptı ama biz hep buradayız” tarzında mesajlar verildi. Evet PKK’ya destek verdiklerini alenen söyleyen Amerika ve Avrupa bunları yapıyor. Dolayısıyla Avrupa ile demokrasi ve insan hakları, ayrıca ekonomik ilişkiler; Amerika ile stratejik ilişkiler devam ettirilmeli. Fakat Rusya ile ekonomik ve stratejik ilişkiler de çok dikkatli şekilde ilerletilmeli. Tekrar ediyorum, burada amaç Türkiye ve Türkiye Cumhuriyetinin çıkarlarıdır! Diplomatik incelik isteyen bu adımlar için, liyakatten şaşılmamalı…

Vekalet Savaşları

Beni en çok korkutan senaryo budur. Şimdiye kadar vekalet savaşının bir farklı hali oradaydı. Batı PYD ile, Rusya Esad ile ve Türkiye de ÖSO ile Suriye’de mücadeleye girişmişti (başka isimler ve gruplar da var ama wikipedia’dan bakınız bir zahmet, hepsini yazamayacağım).

Vekalet savaşı nedir? Afganistan, Kore gibi ülkelerde görüldü. Örneğin Soğuk Savaş döneminde NATO ve SSCB’nin birbiriyle savaşması, felaketi (nükleer savaş) getirebilirdi. Fakat propaganda ve psikolojik savaş devredeydi. Dolayısıyla Amerika, Afganistan’da radikalleri komünistlere karşı destekledi. Hoş sonra bu radikaller Suriye’de ortaya çıktı ve komünist PKK’yı da bu radikallere karşı destekledi! Kore’de de benzer durum yaşandı.

Yani Türkiye ve Rusya direkt savaşmaz. Fakat Esad-ÖSO üzerinden birbirilerini tartabilirler. Ben Rusya’nın bunu istediğini de düşünmüyorum. Türkiye ile arayı bozmayı istemeyecektir. Fakat Rusları biraz tanıyorsam, “hayırın gerçekten hayır olduğunu anlayana kadar” bizi zorlayacaklardır. Yani sürekli bir zorlama olacak. Sürekli diplomatik ve askeri şeyler… İdlib gibi saldırıları yaşayabiliriz. Bunun için ordumuzun önlem alması ve sivil iradenin buna uyması gerekmekte!

Benim çekincem, bir noktada Türkiye’nin Esad’a karşı savaşması. Batının desteklediği Türk ordusu ve Rusya’nın desteklediği Esad… Esad ordusu ile Türk askeri karşı karşıya gelmemelidir! Bu, fena bir yanlış olacaktır. Askerlerimiz orada, sadece “son nokta” olarak durmalı, çatışmalardan kaçınmak gerekir. Bu noktadan sonra geri dönüş olmayacağına garanti verebilirim.

Eğer böyle bir durum yaşanırsa, “vekalet savaşı” çok farklı noktaya gidecektir. Fakat gün sonunda Amerika ve Avrupa, Rusya ile masaya oturacak; Türkiye ise şehitleri, yok edilen teçhizatları, barındırdığı milyonlarca mülteci ve onlara ve Suriye’deki operasyona harcadığı milyarlarca lirayla kalacaktır.

 

Doğru Şeyler Yanlış Şekilde Yapıldı

Sanıyorum kendi bakış açımı ve düşüncelerimi yeterince anlatabildim. İdlib’teki üzücü olaylar üzerine “Türk ordusunun oraya girmesi ve orada kalması” fikrini, duygusal durumda olan Türk halkına anlatmak zor olacaktır. Üzüntümü ve basının rezilliğini burada tekrar anlatmayacağım ancak “şehitler ve rezil medya” başlıklı yazımda anlattım. Fakat kişisel olarak Türk ordusunun Suriye’de bulunmaması durumunda; daha fazla mültecinin Türkiye’ye geleceğini ve gün sonunda Suriye’de istemediğimiz bir sona erişilebileceğini (müdahale etmeseydik terör koridoru olacaktı ve PKK sınırlarımızı ciddi biçimde kaplayacaktı) ve yıllar sonra “neden bir şey yapılmadı” diye eleştirileceğini düşünüyorum. Ben, doğru şeylerin yapıldığına inanıyorum.

Ne yazık ki doğru şeyler, yanlış şekilde yapıldı. Bunu iktidar her seferinde nasıl beceriyor anlamıyorum fakat durum bundan ibaret.

Körfez Savaşı’nda 1,5 milyon peşmerge Türkiye’ye alındı ve devamında PKK kadrolarına katılanlar oldu. Şimdi 4 milyon kadar Suriyeli mülteci var ve harcanan para, uyuz gibi hastalıkların tekrar patlaması yanında suç gibi sıkıntıları da yaşayacağız. Suriyeli mültecilerin çocuklarını yeterince eğitemiyoruz. Dolayısıyla toplum kurallarına uymayacaklar (hoş bizim milletimiz ne kadar uyuyor o da ayrı konu). Bunun gibi sorunlar var.

Fakat hem 1,5 milyon peşmerge hem de 4 milyon Suriyeli mültecinin bir nedeni daha var. Türkiye’nin demografisini bozmak. Türkiye’de Atatürkçülük ve Türklüğü bitirmek BİRİLERİNİN amacı. Bunu yıllardır deniyorlardı; Andımız, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” gibi önemli simgelerin kaldırılması ve milliyetçiliğin ayaklar altına alınması bu iktidara ile gerçekleşti. Her fırsatta Atatürk’e saldırdılar.

Oysa şunu anlamak gerek; Türkiye Cumhuriyetinin kurucu değeri olan Türklük ve Atatürkçülükten başka yolumuz yok! Atatürk’ü iyi anlamalı, onun izinden gitmeliyiz. Ne bazıları gibi her fırsatta Türklük ve Atatürkçlüğe saldırarak Türkiye Cumhuriyetinin temelleri bozulacak ne de bazı saçma Atatürkçüler gibi “Atatürkçüyüz, inadına içki için, mini etek giyin” gibi tipleri takip edeceğiz. Şekilci değil, Atatürk’ün ne yapmak istediğini anlayarak bu yolda gideceğiz.

Özellikle bu konuda çok doluyum, bir bu kadar daha yazmamak için burada bitiriyorum.

Fakat şunları da mutlaka okuyunuz:

Her Türk gencinin okuması gereken kitap (Samsun’a çıkmadan önce bilinmeyen 6 ay)

Atatürk’ü anlamak : öyle kuru kuruya Atatürkçü olmayacaksın!

 

**

 

Putin ve Rusya

Blogu yakından takip edenler bilecektir; Putin’i yakından takip ediyor, düşünce ve hareket tarzından, liderliğinden ne öğrenebilirsem kâr olarak görüyorum. Bundan her yaptığını desteklediğim anlamı çıkmasın. Veya Türkiye için en iyisi Rusya’dır, Putin’dir ve NATO’dan çıkıp Rusya gemisine binelim anlamını da çıkartmayınız. Fakat Putin, Rusya’nın kalkınması, ekonomisinin gelişmesi, tekrar bir dünya gücü olması için doğru hamleleri yapan birisidir (tabi ki kişisel görüşüm). Bu nedenle yöntemlerini incelemek ve bunun için karakterini, karar verme mekanizması ve yönetim şeklini incelemek doğru bir hareketti. İnceledikçe beğendiğim bazı durumlar ortaya çıktı. Örneğin sözünün eri olduğu:

 

Putin ile yakından ilgilendiğim için henüz 2015 yılında, “Putin’in karakteri ve günlük düzeni” başlıklı gönderi yayınlamıştım. Putin ile ilgili Türkiye’de çıkmış ve dünyada e-kitabını bulacağım ne kadar kitap varsa okumaya çalıştım. Bakış açısı, söyledikleri ve yaptıklarından kendime ne katabilirim diye anlamaya çalıştım. Youtube kanalımda en çok izlenen videolarda Putin var. Herhangi bir insanı model olarak almanın önemini de Putin örneği üzerinden anlattığım “Putin’i anlamak ve rol modelin önemi” yazımı da 2018’de yazmıştım.

Rus uçağını da düşürdüğümüz 2015 yılında ise “DAÜ uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi” öğrencisiydim ve aldığım “Rus politikaları” dersinde blogda yazdığım “Putin’in Suriye dersi – Rusya’dan sevgilerle” başlıklı yazım üzerinden sunum yapmıştım. Sınıfta bulunanlar yabancı olsa da, İngilizce’ye çevirip anlatmıştım ki buradaki bilgiler önemliydi çünkü Putin’in Suriye’deki yerini sağlamlaştırmasının yanında; Türkiye’nin Suriye’deki politikası ve müdahalesinin önemini de anlatıyordu. Yıl 2015 ve koridor ile diğer sorunları yazdım ve derste de anlatmıştım.

O dönemde “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” deniliyordu, oysa Rusya; BM tarafından da tanınan rejim tarafından davet edilmişti. Uluslararası hukuk açısından orada olması kabul edilebilirdi. Bununla ilgili de 2015 yılında “Rusya’nın Suriye’de ne işi var? Rusya’nın Suriye’den beklentisi” başlıklı yazımda, Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki üsleri ve hakimiyeti ve NATO ile durumunu yazmıştım.

**

Bunları neden verdim? Putin, istediğini alan bir liderdir. KGB’ci dediğimizde hepimiz ceymis bond gibi hayal ediyoruz belki. 008 Putin Reyiz? Hayır tabi ki… Putin, benim anlayabildiğim kadarıyla evrak işindeymiş. Hatta “dedikodulara” bakarsak; yasal olmayan şekilde elde edilen istihbaratı, yasal şekilde kullanma gibi bir görevi varmış ama hiçbir kesinliği yok, bazı Rus yazılarından yarım yamalak çevirip okumuştum (ne yazık ki hâlâ Rusça öğrenebilmiş değilim ancak uluslararası ilişkiler açısından Rusça şart imiş, “diğer dünyayı” anlamak için… bknz: Soğuk Savaş).

Putin’i lider olarak beğeniyorum. Demokratik açıdan en iyisidir diyemem fakat soğukkanlı olması, konuşacağı konuları araştırıp, okuması önemli. Örneğin Oligarklar ile yapılan konuşmada bir gaz ve petrol şirketleri meselesi olmuştu (4 bölümlük Putin’in Rusyası belgeselinde bir kısmı var). Putin, bu toplantıya her şeyi okuyup, araştırıp; raporları da inceleyerek gittiği için, Oligarkları çok fena köşeye sıkıştırmıştı. Zaten hukukçu, üzerine KGB’de görev yapıyor ve Soğuk Savaş dönemini görmüş, bunlar yetmezmiş gibi bir de RUS! Neden Rus diyorum? Soğuk yapısı var…

Putin’i ve çevresindeki Lavrov, Peskov gibi isimler ve ekibindeki insanlar da çok sağlam ve elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Öyle Youtube ve klasik haberlerden takip ettiğimi düşünmeyin (ya da Rus propaganda haber sitelerinden). 2016’te yenilenen ve Putin tarafından onaylanan, Rusya Federasyonunun dış politika kavramını şuradan okuyabilir: “concept of the foreign policy of Russian Federation“. Dış yerine içe bakmak isterseniz yine ulusal güvenlik için, 2000’de yayınlanmış bir belge var ancak 2009’da idi sanıyorum başka bir belge hatırlıyorum da bulamadım. 2000’deki için, “national security concept of the Russian Federation” belgeleri ve yine buradaki bölümlerden ilgili şeyleri okuyabilirsiniz. Zaten öyle her yıl yayınlanıp değişen bir şey değil. Okuyup, temeli hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Uluslararası ilişkiler ve siyaset ile uğraşanlar için önemlidir. Ayrıca “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” gibi soruların da altı kahvehane veya komplo teorileri ile değil, tam tersine resmi belgelerle doldurulabilir.

Ukrayna, Gürcistan, Suriye, Libya… Rusya bu alanlarda aktif ve daha da aktif olacaktır. 25 Ocak 2013’te Rus Askeri Bilimler Akademisi’nin yıllık genel toplantısında Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov’un yaptığı konuşmasında ve 27 Ocak 2013’te yayımlanan “The Value of Science in Prediction” başlıklı makalede hibrit savaş ya da Gerasimov doktrini adıyla bilinen modern savaş taktikleri şekillenmiştir [1]. Merak edenler Ali Nedim Karabulut’un makalesine bakabilir. Bu işi daha detaylı öğrenmek isteyenler için Milli Savunma Üniversitesi’nden indirilebilir halde olan “Savaşın Değişen Modeli: Hibrit Savaş” kitabına göz atabilir. Yine Milli Savunma Bakanlığı’nın “kütüphanesinden” anahtar sözcükleri aratıp (hibrit savaş gibi) bir çok belgeye ulaşabilirsiniz. Ulaşabilecek misiniz? Hayır. Başlıkları alıp, scholar.google’da aratın. Bağlantılarını alıp sci hub’a yapıştırıp ulaşabilirsiniz. Kusura bakmayın da bilgi özgür olmalı.

Neyse..

Asimetrik savaş, hibrit savaş, kontrespiyonaj vs gibi Ce Ne Ne Türk programına çıkmış egolu akademisyenlerin “ben biliyorum” imajı vermek için kullandığı tonla terim ve İngilizce sözcük yerine blogun kuruluş amacına uygun şekilde basite indirgeyip, herkesin anlayacağı şekilde anlatmaya çalışayım.

Nedir Bu Hibrit Savaş (Gerasimov Doktrini)?

Bilgisayar 1 ve 0 ile çalışır, duymuşsunuzdur. Nedir bu? 1 ise elektrik var, 0 ise yok. Yani siyah ve beyaz… Neden böyle? Çünkü daha kolay. Bir ülke ya dostunuz ya düşmanınız. Ya savaşıyorsunuz ya da barış durumundasınız. Fakat gelişen teknoloji, yeni ihtiyaçlar, bilgi çağı ile birlikte; hem ülkeler eskisi gibi “orduları yollayıp savaşmıyor” hem de işler 1 ve 0 ya da siyah-beyaz kadar kadar basit olmuyor. Nasıl ki kuantum bilgisayarları çıktı, savaş ve bir çok alanda yeni politikalar, yeni düşünceler ve teoriler gerekiyor.

Hoş Carl von Clausewitz kitabından bu yana ne kadar değişim oldu, tartışılabilir. Tabi ki değişim oldu ancak 1700’lerin sonunda doğan Clausewitz’in yazdığı “Savaş Üzerine” kitabını okursanız, göreceksiniz ki burada anlattıklarım aslında Clausewitz’in temellerine de oturtulabilir. Hatta Machiavelli ve Sun Tzu’nun kitaplarında da var olan temel şeyler hâlâ kullanılmakta. Diyeceksiniz ki, “ne değişmiş?”. İnsanın temelinde “savaş” vardır. Binlerce yıllık içgüdümüz bu. Savaşarak hayatta kaldık. Sadece düşmana değil, doğaya karşı da bir savaş veriyoruz. Toplum haline geldikçe bu savaş yerini “toplum sözleşmeleri” ile farklı bir yapıya bırakmaya başlasa da çatışmalar ve savaş olacaktır. Fakat uygulanış tarzları değişecektir.

**

Gerasimov diyor ki; artık savaş ve barışın o keskin çizgisi yok! Artık barış döneminde dahi savaş var. Eğer askeri yöntemler ve çatışmaları savaş olarak kabul ederseniz yanılırsınız. Askeri olmayan yani siber savaştan ekonomiye, propagandadan diplomasiye bir çok şey “ülkelerin amaçları” için kullanılmakta. Sonra geleceğim ancak “bizim bu Suriye işi ne olacak?” başlıklı yazımda, “çağdaşlık” bölümünde belirttiğim üzere; çağın gerekliliği artık savaş değil, diplomasidir. Diplomasiyi de savaş aracı gibi kullanacaksın.

Karışık mı geldi?

Kısaca Greasimov diyor ki diplomasi, hackerlar, ekonomik adımlar, ilişkiler de en az askeri harekat, ordu, çatışmalar kadar etki gösterebilir. Hatta en net şöyle diyor; amacınız için her türlü aracı bir arada kullanabilirsiniz, işe yarayacaktır. Çok basit tabirle bu şekilde anlatabilir. Açıklamak için Karabulut’un yayınından şu iki şemayı vermem yararlı olacaktır:

**

Gürcistan ve Ukrayna süreçlerini mümkün olduğunca yakından takip etmeye çalıştım. Buradaki durumların nasıl kullanılabileceğini de oralarda görmüştüm fakat hibrit savaş teorisini sonradan okuduğumda her şey yerine oturdu.

Daha fazla bilgi için okuyabileceğiniz materyal: “Rusya Türkiye’yi Gerasimov Doktrini ile mi etkiliyor?

 

Güncel Örnek (ekleme)

Yazıyı yazdıktan sonra Sputnik’in haberini [5] gördüm:

**

Diyor ki, “çalınan vilayet: Suriye’nin köşesi Türkiye’ye neden verildi?”…. Ah canım benim, komik Rus medyas. Türkiye’ye bugüne kadar ne VERİLMİŞ? Yunan mıyız biz? Türkiye bugüne kadar ne aldıysa, söke söke aldı. Hatay ise, Atatürk’ün başlattığı girişimlerle, “demokratik yollarla” ALINDI. Türkler tarafından alındı.

Öte yandan burada ilginç bir mesaj veriliyor. İdlib’deki pirince giderken Hatay’dan olma mı deniyor? Rusların Hatay’a saldırma gibi bir lüksü yok. O zaman NATO devreye girecektir. Ya da Esad’ın… Fakat uluslarası hukuk ve diplomasi ile; Suriye sorunu çözülürken, Hatay meselesini gündeme getirme planları mı var? Göreceğiz.

Fakat görebileceğiniz üzere, Ruslar bu tür şeyleri başlatacak. Bizimle çatışmayacak, belki uçak ve füzelerimizi durdurmayacak bile. Fakat uluslararası hukuk, diplomasi, propaganda, siber saldırı, ekonomi… Ellerinden ne geliyorsa, Suriye’de kendi isteklerini yapıp bizi buralardan uzak tutmak için uğraşacaklar. Çünkü Türkiye’nin Suriye ve Libya’da olması, Rusların amaçlarını engelleyecek bir anlamda.

Çok değişik STK’lar ve çok değişik yerlerden bizlere saldırı gelecektir. Anlaşılan o ki KKTC’den Yunanistan’a, Ermenistan ve Ermeni lobilerinden Rus medyasına kadar; Rusya, elinde hangi kuklaları varsa, bunlarla üstümüze gelecek. İşin ilginç tarafı, bu atılımlara Avrupa devletleri ve ABD’de katılabilir. Türkiye’nin tek çıkar yolu milli birlik ve bütünlük, Türk devletleri ile AB’nin “birlik olma” yolunda izlediği projeleri gerçekleştirmesidir. Türkiye’deki milli birlik ve bütünlük ise Atatürkçülük ve Türklük olmadan; adalet ve liyakat olmadan sağlanamaz! Kişisel hak ve özgürlüklerin tesisi şarttır! Bağımsız yargı ve yasama-yürütme-yargı dengesi şarttır! Parlamenter sisteme geçiş ŞARTTIR!

 

Sert Güç Yumuşak Güç ve Çağdaşlık

Bu kavramı belki duymuşsunuzdur. Sert güç, askeri güçtür. Rusya, Çin, Türkiye gibi ülkelerden korkulmasının en büyük nedeni askeri güçleridir. Fakat korku ve çekince vardır.

Öte yandan yumuşak güç ise özendirme yoluna gider. Avrupa Birliğinin insan hakları ve demokrasi anlayışı, Amerika’nın kültürü ve ekonomisi yumuşak güce örnektir.

Kısacası sert güç, kadını korkutan ve tehditler savuran maço erkek gibiyken; yumuşak güç ise “İstanbul beyefendisidir”.

Çağdaşlık, çağın gerekliliklerini kullanmaktır. Günümüzde, devletlerin kullanması gereken yetkinliklerin başında diplomasi, uluslararası hukuk, propaganda gibi kavramlar yer almakta. Rusya ve Putin’de bunların farkındadır ve bu nedenle Rus medyasını güçlendirdi. Bu nedenle yukarıda saydığımız gibi hibrit savaşlara geçiş yapıyor. Artık askeri güç, kaba güç yerine iletişim, diplomasi, propaganda, ticari anlaşmalar gibi kavramalar daha önemli.

Türkler olarak bizim sıkıntımız, elimizde çok önemli olaylar, liderler varken; çok güçlü tarihimiz, kültürümüz varken maalesef bunları “pazarlayamamak”. Tabirim için kusura bakmayın fakat Atatürk’ün dediği gibi, “tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir”. Sadece tarih kitabı yazmak değil, tarihi olayları tiyatro, opera, müzikal, film, dizi, roman gibi bir sürü şeye yedirmek önemlidir.

Bu konuda çok basit bir örnek vereyim, Türk askerinin destanını İngilizler nasıl kullanmış yazıyı okuduktan sonra izleyebilirsiniz:

 

 

Türkiye’nin Bu Konulardaki Durumu

Belki benim ayıbım, belki sürekli değişen politikalar nedeniyle anlayamadım fakat Türkiye’nin Rusya gibi ulusal ve uluslararası kavramları (konseptleri) ya mevcut değil ya ben yeterince anlayamıyorum ya da yayınlanmıyor.

Putin, Amerika için şöyle diyordu (sanırım iş yaptığı 4. başkan Trump); “kim gelirse gelsin, sistem aynı işliyor”. Orada FBI, CIA, Pentagon gibi kurumlar, meclisler ve devlet kurumları biraz bağımsız ve kendi politikasında hareket edebiliyor. Türkiye’de ise her seçimde ve her koalisyonda, her hükumette yeni ve farklı planlar ortaya çıkıyor. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 hafta içinde karar bile değiştirebiliyor! YANLIŞ!

Dış politika için 100 yıllık plan yaparsınız, bu stratejidir. Bugünden 100 yıl sonrasına kadar bölersiniz ve belirli hedefler koyarsınız (5-10-15-25-50-75-100 yıl gibi) ve bunlara ulaşmak için neler yapılacağını bulursunuz. Yani strateji ana hedeftir, taktikler ile bunlara ulaşmak için gereken çalışmaları yaparsınız. Türkiye’de bu çok eksik! Duygusal kararlar veriyoruz ve hoş değil. Bu nedenle AKP ilk kez 2023 reklam filmi ile çıktığında bu kadar etkili oldu. AKP dışındaki partilerin 5, 10, 15 yıllık planları ne? Onları seçersek Türkiye’yi 50 yılda nerede göreceğiz? Sonuçta AKP, yerli üretim uçak fikrini satıyor. Peki ya muhalefet?

**

Putin ve ekibindeki insanların KGB’den gelmesi, sağlam uluslararası hukukçular olması tabi ki Rusya’nın elini güçlendirmekte. Sadece doğalgaz değil, Rusya aynı zamanda orman, kömür, doğal madenler gibi bir çok önemli kaynağın ve hammaddelerin de sahibi. Dolayısıyla bunları, askeri gücünün yanında da kullandı ve kullanacaktır.

Öte yandan Türkiye, uluslararası hukuk ve diplomasi konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. Aslında iyi idi fakat liyakat yerine sadakatin öne çıkartılması, çeşitli hukuk davaları ile devlet kurumların zayıflatılması ve devlet içerisinde kadrolaşma gibi bir takım sorunlar yüzünden git gide zayıf hale geldi. Dışişleri gözbebeği olmalıdır. Dışişlerinde yapılacak yanlış, başımıza çok büyük dertler açabilir. “Sivil olarak ordumuzun akademisinde siyaset bilimi öğrenmek isterdim” diye bir yazı yazmış ve “ordu kökenli siyaset bilimi akademisi” kurulması gerekliliğini yazmıştım.

Yazının devamında, “neden TSK Suriye’ye müdahale etti” bunu açıklarken geleceğim fakat Türkiye’de ordu disiplini ve bakış açısı ile sivil yetiştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Hem disiplin, hem de TSK’nın binlerce yıldır gelişen “yapılageliş” (teamülleri) doğrultusunda elde ettiği tecrübe nedeniyle bunu isterdim. Hâlâ da isterim. Dosyalama, kalite güvence gibi şeylerden tutun, Türkçe’nin doğru kullanılmasına kadar TSK’da “deneyimlerle” mükemmel bir sistem oturmuştur. Bugün , “bardak buraya, lüzumsuz ise söndür, çatal böyle kullanılır” gibi şeylere gülüyorlar fakat 3-5 kişilik bir organizasyonu yönetiniz. Klimalardan cihaz kapatmaya (fiş mi düğme mi), son kontrollerden çok basit şeylerin gözden kaçarak nasıl büyük sorunlara neden olduğunu anlayacaksınız. Böyle şeylerin çözümünü ben, TSK’daki sistemden mümkün olduğunca yararlanarak buldum. Örneğin devletteki “dosya işleri ve bürokrasi” eleştirdiğim şey idi. Fakat teslim tutanağının bile ne kadar önemli olduğunu gördüm. İşlerin mutfağına girince, devletteki bürokratik işlemler ve dökümantasyonun “az bile” olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla bu ülkede müzakere, diplomasi, lojistik gibi bir çok konuyu sivillerin yanında orduda da eğitim görerek iyi şekilde öğrenmek mümkün. Çünkü TSK, milyarlarca kişiyi mezun etmiş (Mete Han’dan bu yana, Osmanlı ve Türkiye’nin devamı olan) bir sistem. KGB Rusya’sına, diplomasi ve uluslararası hukuk bilen İngiltere ve Avrupa’ya politik ve yönetim anlamında ancak böyle kafa tutabiliriz. Bu benim görüşümdür…

Madem Türkiye’ye geldik…

 

 

Yazı 5 saate yakın süremi aldı.

 

Kaynaklar

[1] KARABULUT, Ali Nedim “Eski Savaş, Yeni Strateji: Rusya’nın Yirmibirinci Yüzyıldaki Hibrit Savaş Doktrini ve Ukrayna Krizi’ndeki Uygulaması”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 49, 2016, s. 25-42. https://www.uidergisi.com.tr/source/49-2.pdf

[2] Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan İdlib açıklaması: Hava sahası sıkıntısının çaresini bulacağız (26 Şubat 2020). NTV. https://www.ntv.com.tr/turkiye/cumhurbaskani-erdogandan-idlib-aciklamasi-hava-sahasi-sikintisinin-caresini-bulacagiz,ct2JWy2qck-paac73VljJQ

[3] Syrian Regional Refugee Response – Turkey. Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı. https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113

[4] Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov: Putin ve Erdoğan telefonda görüştü https://www.ntv.com.tr/dunya/rusya-disisleri-bakani-lavrov-putin-ve-erdogan-telefonda-gorustu,nUunhljaX02Sr5zZDKUrag

[5] @SputnikInt (29 Şubat 2020, 1.20 ÖS) “The ‘stolen province’: Why Turkey was given a corner of Syria by France 80 years ago” [tweet] https://twitter.com/SputnikInt/status/1233698425188880385

ÖZEL, Yücel & İNALTEKİN, Ertan. Savaşın Değişen Modeli: HİBRİT SAVAŞ (2018). İstanbul. https://www.msu.edu.tr/img/DaireBaskanliklari/veritaban%C4%B1/TR_Hibrit.pdf

Rusya Türkiye’yi Gerasimov Doktrini ile mi etkiliyor? (12 Eylül 2019). https://politikmerkez.com/konular/politika/rusya-turkiyeyi-gerasimov-doktrini-ile-mi-etkiliyor/

Son Değişiklik: 03/03/2020 - 12:56
Kategori: Ekonomi - Genel - Hayat - Politika - Tarih
%d blogcu bunu beğendi: