Ortalama okuma süresi: 7 dakika

Kitabı okurken bir bölümde kalbime kazık saplanan, diğer bölümde umut olan, biraz devamında ise “heh işte hâlâ sıkıntımız bu” dediğim çok az sayıda kitap olmuştur!

Genelde bize hep ezbere tarih öğretirler. 1071 Malazgirt, Atatürk 1881’de doğru, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkış, 1923 Cumhuriyet’in ilanı, Çanakkale Muharebeleri, Dünya Savaşları….

Türkiye Cumhuriyeti sanki pat, Samsun, Havza, Amasya… Hooppp tamim, sonra Erzurum kongresi, Ankara’ya geliş, İnönü muharebeleri, Sakarya muharebesi, hoooppp Yunanlılar denizde, pat pat pat Türkiye Cumhuriyeti kuruldu… Oh be ne güzel! Değil mi?

DEĞİL!

Kan, ter, göz yaşı, duygusal harp, propaganda…. Yazmakla bitiremeyeceğim türlü türlü şeyler var fakat bunlar anlatılmadı. Böyle anlatılmıyor. Ben de tarihi sevmezdim, fakat git gide tarih okumanın önemini kavradım. Okulu sevmeyen biri olarak zaten eğitim sistemine söyleyecek çok şeyim var! Yaratıcı, üretken, farklı insanların bu eğitim sisteminde başarılı olmadığını; eğitim sisteminin tamamen tek tip, sorgulamaktan ve üretmekten aciz çocuklar yetiştirdiğini düşünüyorum.

Dolayısıyla bambaşka şeyler gerekiyor. Başka bakış açısı, başka sistem, başka eğitim… Her şey sil baştan olmalı!

 

Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay – Alev Coşkun

Alev Coşkun ismini önce Diplomat İnönü kitabında duydum. O kitabı da öneriyorum. Mutlaka okuyunuz! Özellikle 6 Ay kitabıyla birlikte okuduğunuzda şunu anlayacaksınız; Türk milletine, bazı insanlara “kurutuluşun ve çözümün” olduğu fikrini anlatmak gerçekten zor. Fakat bunu bir kez görüp, başardıklarında; bu sefer sonuna kadar gitmek istiyorlar ve hesapsızca gidiyorlar.

Atatürk ve silah arkadaşlarının söylediği gibi; nerede taarruz etmek, nerede durmak ve nerede geri çekilmek gerektiğini çok iyi bilmek gerek. Lozan’ın birinci bölümünden sonraki durumu mutlaka okuyup araştırınız.

**

Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay kitabına gelecek olursak…. Her bölümde, her başlıklı bir sürü satır eklemem gerek belki. Kitabı ve önemini anlatmaya kalksam, gerçekten uzun yazı olacak. Haliyle daha kısa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Kitabın tamamı etkileyici ancak iki bölümü özellikle vereceğim… Bu iki bölümü yazınca, başka bir şey yazmaya gerek kalmayacaktır diye tahmin ediyorum….

 

Fransız Mareşalin Gelişi

İngilizler ve Fransızlar, İstanbul’un kontrolü için çekişiyor, Dünya Savaşı bittiği için aralarındaki gerginlik hızla eski haline dönüyor ve “medeni! kapışmalar” başlıyordu.

Fransız Marşali d’Esperey 8 Şubat 1919’da ikinci kez İstanbul’a geldi ve o gün Salıpazarı’nda rıhtıma çıktı.

Bütün binalar bayraklarla donatılmıştı. Haftalar süren hazırlık yapılmış, tüm azınlıklar, özellikle Ermeni ve Rumlar, Fransız Mareşali karşılamak için yol boyunca dizilmişlerdi.

Fransız mareşali bu kez tam bir gövde gösterisi yaptı; karaya ayak basınca, önce 21 pare top atışı ile karşılandı. Pek süslü ve azametliydi. Omuzlarına beyaz bir pelerin atmış olan mareşal, beyaz bir ata bindirildi. Karaköy’den Beyoğlu’na kadar her taraf büyük şölene, bu büyük zafer alayına hazırlanmıştı.

Bu zafer geçişini, o günleri bizzat yaşayan Padişahın Başkatipleri Türkgeldi ve Simavi’nin kalemlerinden izleyelim:

“Dizginsiz beyaz bir atın üzerinde oturmuş olan Fransız Mareşalini, iki yandan Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerinden getirilmiş zenciler çekiyordu ve adeta eski Roma imparatorlarını taklit ederek, etrafını selamlayarak ilerliyordu”.

“Galata Köprüsü’nden geçerken kendisini karşılayan Osmanlı bandosunun davulları, bir ara generalin atını ürküttü. Mareşal kırbacını sallayarak bondoyu susturdu. Beyoğlu’na doğru ilerlerken Ruum ve Ermeni azınlık okullarının öğrencileri ve İstanbul’daki azınlıklar kendisini alkışlıyorlar, azınlıklar generalin yollarına çiçekler serpiyor, ellerindeki Yunan ve Fransız bayraklarıyla gösteri yapıyorlardı. General de Napolyon gibi mağruru pozlarla halkı selamlıyordu”.

Fatih Sultan Mehmet’in İStanbul’u fethetmesine adeta karşılık olarak düzenlenen törende, beyaz bir at üzerinde Galata’dan Beyoğlu’na çıkan mareşalin bu saatler süren görkemli şöleni Beyoğlu’ndaki Fransız Büyükelçiliğinde sona erdi.

Kara Bir Gün

Bu şöleni izleyen gazeteci Süleyman Nazif, gazetesine gitti ve duygularını, belki de gözyaşları arasında kağıda döktü. Ertesi gün Hadisat gazetesinde “Kara Bir Gün” başlığıyla aşağıdaki yazı yayınlandı.

“İşgalci Fransız generalinin dün şehrimize gelişi dolayısıyla, bir kısım vatandaşlarımız tarafından yapılan tezahürat (toplu gösteri), Türk’ün ve İslamın kalbinde tarihinde ilelebet kanayacak bir yara açtı.

(…)

Her milletin hayat sayfalarında birçok talihler ve bahtsızlıklar vardır. Fransız Kralı 1. Fransuva’yı Şarlken’in zindanından kurtarmış ve koskoca Viyana şehrini defalarca kuşatmış bir milletin kader defterinde, işte böyle kederli bir satır da gizli imiş.

Burada çok ince bir detay var…

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransuva’ya mektubunu da özellikle paylaşmak istiyorum:

Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân’ın torunu, Sultan Selim Hân’ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım. Sen ki, Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun. Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim. Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. (Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.) Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz.

 

Fransız General’in Süleyman Nazif’e Öfkesi

Hadisat Gazetesi, 9 Şubat günü bu haberi verince, yok satmış ve o gün ikinci baskı yapılmış. Fransızca’ya çevrilip general d’Esperey tarafından okununca; “onu tutuklayın. Onu kurşuna dizin..” diyerek bağırmış. Fransız Kralı 1. Fransuva’yı Şarlken’in zindanından kurtarmak sözü çok ağırına gitmiş… Araya hemen iş insanları, önemli kişiler girmiş; İttihat ve Terraki’nin Fransız askerlerine rahat vermeyeceği söylenince, kurşuna dizilmesinden vazgeçilse de Bekirağa Zindanları’na atılmaktan kurtulamamış Süleyman Nazif.

İngiliz Mareşali Allenby

Fransız-İngiliz çekişmesi devam ediyor tabi… Fransızlar Avrupa yakasını, İngilizler ise Anadolu yakasını alıyor sözde… Mareşal Allenby’da İstanbul’a geliyor. Ertesi gün, Osmanlı Savaş ve Dışişleri Bakanlarını kendi makamına çağırıp; onları hiç konuşturmadan, ayakta tutarak, aşağılayarak zafer kazanmış komutan tavırlarıyla isteklerini iletmiş:

  1. Allenby istediği herhangi bir toprağı işgal edebilecek,
  2. İstediği memurları değiştirebilecek
  3. Halkın elinde bulunan tüm silahlar derhal toplanacak,
  4. Bu emirlere karşı direnen Irak sınırındaki 6. Ordu dağıtılacak, komutan Ali İhsan Sabis Paşa derhal İstanbul’a çağırılacak (tabi ki tutuklanıyor).

 

Ah Osmanlı Vah Osmanlı!

Padişaha falan girmeyeceğim hiç… Sadrazam yani başbakan Tevfik Paşa’nın Trakya heyetine sözlerini yazayım ancak Trakya’daki Türkler kuşatılmış, çok kötü durumda; bunları da biliniz… Tevfik Paşa şöyle diyor:

Biz kuşatma altındayız. Dışarıyla temasımız kalmamış gibidir. Aleyhimize çevrilen dolapları öğrenemiyoruz. Durum, sanıldığından çok daha ağırdır. Trakya için bugün bir şey söylemem… Çalışın. Fakat, Osmanlı devletinin varlığına zarar getirmemeye dikkat edin. Aksi durumda hareketiniz isyan olur… Ne yapalım, bugünler de geçer…

Yani diyebilecek fazla bir şeyim yok… Kitabı alıp okuyunca, muhtemelen ettiğim küfürlerin aynısını edeceksiniz böyle tiplere..

 

UMUT YOK MU? VAR!

Atatürk’ün Yayınlanmayan Söyleşisi

Durum gereği İttihat ve Terakki’ye karşı cephe alan Refi Cevat Ulunay ile Atatürk söyleşi yapıyor ancak sansür nedeniyle yayınlanmıyor.

Söyleşiden önce görüşmeyi eklemek istiyorum: İstanbul, Şişli’deki evine gidiyor ve şöyle anlatıyor:

Kapıyı küçük bir ahiretlik kız açtı. Birinci kat merdiven odasında bir zabit karşıladı. Paşanın yaveri Cevat Abbas Bey.

Sokak üstüne bakan bir odanın kapısını açtı: Karşımda ince yüzlü, sarı saçlı, uzuna yakın orta boylu bir zat duruyordu. Hiçbir kelime söylemeden elini uzattı. Avucumdaki el başta kadife gibi yumuşak geldi. Fakat el sıkışırken o kadifenin altında bir çelik sertliğini hissettim. Çehresinin hatlarına, arkaya taranmış saçlarına, her haline dikkat ediyordum.

Konuşurken kelimesini aramıyor, elindeki Erzurum kehribarı otuz üçlü tesbihinin taneleri gibi sıralıyor, fakat bilhassa çok nazik bir dil kullanıyordu. Sözün cereyanı, benim bir sual sormaklığım icap ettirdiğinde kısa, fakat tam kavrayışlı cevaplar alıyordum. Benim ısrarla üzerinde durduğum nokta bilhassa, onun Anafartalarda 40 derece ateşle yanarken düşman kuvvetlerini güçsüzlüğe düşüren direnci idi.

Buna dair bilgi verirken o günlerde aleyhine neşriyat yaptığım bir zattan bahsedildi. Bu iki mevzuu birleştirerek beni, pek tabii olarak, aydınlattı ve söylediklerini plan üzerinde takip edebilmem için yazıhanesinin arka duvarını boydan boya kaplayan storlu dosya dolaplarından birini açtı.

Alkışladım. Yaptığı muharebelerin alfabe sırasıyla bütün planları, günlük emirleri, muharebeleri orada mevcuttu. Masanın üzerine koyduğu saman kağıdına çekilmiş haritayı parmağı ile göstererek izahat veriyordu. Konuşmamız iki buçuk, belki de üç saat sürdü.

 

Söyleşinin İçeriği

Sadi Borak’ın kitabında, Ulunay’ın ağzından anlatılmış sonradan… Şöyle gerçekleşmiş:

Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda:

-Soracağınız sualler bitti mi?
-Bitti Paşam.
-Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl kavuşturulur? diye bir sual sormanızı beklerdim.
-Af buyurunuz paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtarılmasını en uzak bir ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir sual sormayı hiç aklımdan geçirmedim.
-Bu şartların dış görünüşüdür. Bir de bunun iç yüzü vardır. Siz yine böyle bir sual sormuş olunuz ben de cevabını vereyim, fakat yazmamak şartıyla…
-Zatıalinizi dinliyorum paşa hazretleri.
-Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bugün herhangi bir teşkilatçı Anadolu’ya geçer de milleti silahlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtulabilir.

(…)

-Nasıl olur Paşam! diye yerimden fırladım.
Paşa sakindi:
-Hatırınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimize. Hiçbir ümit kapısı yok gibi görünmektedir. Ama “düvel-i muazzama” dediğimiz bu büyük devletlerin bir de iç yüzleri var.
-Nasıl Paşam?
– Anlatayım: siz sanıyor musunuz ki harbi kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün ihtilafları halletmişlerdir. Asıl ihtilaf, asıl menfaat rekabeti ve ölünün mirasını paylaşma kavgası bundan sonra başlayacaktır. Her geçen gün Müttefiklerin kuvveti zaafa uğramaktadır.
Terhisler dolayısıyla orduları günden güne küçülüyor. Asırlarca birbirleriyle boğuşan İngilizlerle Fransızları düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları noktadan yeniden başlayacaktır (dediği üzere, yukarıda alıntıladığım gibi de başlamıştır). Başlamıştır bile… İtalya’nın da başı dertte. Onlar da dahili kargaşalık arifesinde (bakınız yıl 1919! 3 yıl sonra sıkıntılar ardından Mussolini başa geçti). Bu yüzden, ilhak etmek istediği topraklardan bile çekilecektir. Netice şudur ki, Anadolu’da baş gösterecek milli bir mukavemete hiçbiri müdahale edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.

Geçmişten Günümüze Aynı Sorunlar

1919’un Şubat aylarında da, 2020’lerde de değişen bir şey yok ve Atatürk bunu çok güzel görüp özetlemiş… Türk milletini ayağa kaldırmak, örgütlemek çok zor. Fakat bir kez başardığınızda, durdurmak zor…

Söyleşi şöyle devam ediyor:

-Paşam, milli direniş güzel ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla, hangi parayla?… Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız. Affınıza sığınarak arz edeyim ki artık bu kupkuru çölde hiçbir hayat emaresi görülmüyor.

-Öyle görünür Refi Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak, bu çöküntüden bir varlık, bir teşekkül yaratmak lazımdır. Siz başıboşluğa bakmayınız. Boş görünen o saha doludur. Çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, millettir; o, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse vatan da, millette de kurtulur. Bunu böyle bilesiniz Refi Cevat Beyefendi.

 

Sonuç Olarak

Kitabı okurken Mütareke İstanbul’unda yaşananlar, Türklerin çektikleri, işgalin acıları; MEDENİ dediğiniz o yaratıkların aslında ne olduklarını görünce gerçekten yüreğime hançer saplanmış gibi oluyor… Şimdinin iktidarına benzeyen dönemin Osmanlı hükümeti ve padişahı ise bambaşka konu… Yazık diyorsunnuz.

Fakat Atatürk’ün düşüncelerini okuyorsunuz, umut var diyorsunuz. Peki ne yapmak gerek? Atatürk bunu da analtmış. Teşkilat…. Eksik olan şey TEŞKİLAT! Organize edilebilirse; vatan da kurtulur, millet de…

Haliyle aynı şeyler tekerrür ediyor… Hâlâ gerçek Atatürkçü ve vatan severler arasında teşkilat eksikliği var… Hâlâ sömürgeci kuvvetlere yardakçılık edenler var. Hepsi temizlenir, bu ülke Atatürk’ün temelini attığı “kuruluş ayarlarına” geri dönebilir. Fakat ne eksik? Teşkilat… Umutsuzluğa kapılmayınız.

İşte ben, bunun olacağını biliyorum. 2030’da başarabileceğimizi biliyorum. Eksik olanları dahi Atatürk yüz yıl önceden söylemiş. İki yüz yıl geçse de Türklerde teşkilat eksik olabilir. Bunları düzeltmek için ne gerekiyorsa yapacağız!

**

Bu kitabı özellikle okumanızı istiyorum. Okuduğunuzda sömürgecilerin iki yüzlülüğünü, işgalin ne demek olduğunu da göreceksiniz, Atatürk’ü de anlayacaksınız ve ezbere öğretilen tarihin yanında işlerin nasıl ilerlediğini, nasıl zorlu süreçlerden geçildiğini de iyice kavrayacaksınız…

Son Değişiklik: 25/02/2020 - 02:01