Ortalama okuma süresi: 7 dakika

Türklerin görkemli zaferi: Lozan yazımda, Lozan’a giden süreç ve Lozan’da hem yurtiçi hem de yurtdışındaki durumu anlattım. Sonra, Osmanlının durumunu anlatmanın daha doğru olacağını düşündüm. 1800’lerin sonu 1900’lerin başında Osmanlı ne durumdaydı? Bunları bilmeden, İstiklâl Mücadelesinin önemi, Atatürk ve silah arkadaşlarının başarıları, yüce Türk milletinin neler yapabildiğini ve Cumhuriyet devrimlerinin neden gerektiğini anlamak mümkün olamaz.

Mevcut hükumet, “Osmanlı” diye diye geldi ve şu an Türkiye’nin sürüklendiği yer tam olarak Osmanlı’nın çöküş dönemidir. TSK’nın yıpratılması, okulların kapatılması, milliyetçilik ve Atatürkçülüğe karşı saldırılar… Bunların neden zararlı olduğunu anlayabilmek için; Osmanlı döneminde devletin, özellikle ordunun durumunu bilmek ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk askerinin disiplinini, durumunu gözden geçirmek gerekecek.

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabından, “Hürriyet Yolunda” başlığından yazarak bu seriye başlayacağım için, genel başlığa “Hürriyet Yolu” dedim ve yanına #numara şeklinde devam edeceğim. Altta yazılan yerler bana ait ise (parantez içi ve yatık) şekilde ekleyeceğim.

**

Anahtar Sözcükler

Alaylı: askeri okulda eğitim görmeden, ordu içinde yükselen kişi
Kaide: kural
Manevra fişeği: kuru sıkı fişeği
Manevra: tatbikat
Tertipkenmek: sıraya dizilmek
Süvari livası: sürvari tugayı
Esvap: giysi, üst baş
Piyade fırkası: piyade tümeni
Erkan-ı Harbiye: Harp Akademisi
Rüçhan: öncelik
Izdırab: acı, üzüntü, sıkıntı, keder
Sâri : başkasına geçen
Müstevli: salgın

 

Memleketin Durumu

(…) Sultan Hamid’in son yıllarında ben de o hava içerisindeydim. Biz ahir-zamanlık kabûsu ile gözlerimizi açardık. Bu devlet kurtulmaz, bu millet adam olmaz, Moskof ve Avusturya gavuru bizi yaşamaya bırakmaz, ilk gençlikte hep işittiğimiz sözler bunlardır.

(maalesef şimdi de dış mihraklar izin vermez, bunlar her yerde, Türk milleti adam olmaz gibi sözler işitmiyor muyuz? Oysa istediğimizde ve çalıştığımızda neler başardığımızı defalarca göstermiş olmamıza rağmen…)

İstanbul’da hayat denilebilecek ne varsa Hristiyanlardan ve yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydınlarını iyileşmez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir.

(Türkiye kültürel olarak bir sömürgedir, Atatürk’ü anlamak : öyle kuru kuruya Atatürkçü olmayacaksın başta olmak üzere bir çok yazıda belirttiğim üzere; konum yerine lokasyon, uygulama yerine aplikasyon diyen ve Türkçe konuşurken İngilizce sözcük kullanmayı “kültürlülük, aydın olma” olarak gören bir toplumumuz yok mu? Türkçesi aşağıdır, bayağıdır diye düşünmüyorlar mı?)

Bir paşalar ve konaklar sınıfı dışında, memurların maaşları pek azdır ve yılda bir kaç ay çıkmaz. Hırsızlık, haksızlık, her türlü idare kötülükleri adeta gözle görülür. Saray, can havli ile şeriatçılığa sarılmıştır. Medrese takımı, halka bu kara kaderin tek sebebi şeriatten ayrılmak olduğunu telkin eder. Biz yine “yedi düvele” karşı koyarız ama padişahımızı kandıran dinsizler ve uğursuzlar olmasa, derler.

(Bugünden farkı nedir?)

Hamiyetli orta aydınlar, halk inanışı ile tatlı su Türk’ü dediğimiz, milletlerinden ve vatanlarından da tiksinen alafranga takımının inançsızlığı arasında şaşkın bir ruh hali içerisindedirler. Halk, Medhi bekler. Orta sınıf yarı umutsuzluk içinde başka bir mucize bekler. Üst takım hiçbir şey beklemez. Saray ve vezirler idaresi bir “idare-i maslahat”tan ibaret. Günü gününe iş görmez. Günlük çarelerle zorlukları atlatır.

(günümüz aydınlarının o günden farkı ne?)

(buraya dikkat)

Osmanlı coğrafyasında kendimizin sandığımız birçok eyaletler, vilayetler devlete pamuk ipliği ile bağlıdır. Bulgaristan sözde beylik’tir. Ne Doğu Rumeli’nin ne Bosna-Hersek’in ne de “mümtaz” denen eyalet ve emaretlerin toprakları üstünde Osmanlı harita boyası silinmemiştir. Sultan Hamid’in toprak vermiş görünmekten ödü kopar. Ama saltanat bütünlüğü kendiliğinden çözülmektedir.

(evet 2. Abdülhamid 1 milyon 592 bin 806 kilometre kare toprak kaybetti ve bunların içinde Kıbrıs, Romanya, Tunus, Mısır gibi ülkeler olsa da olay sadece Abdülhamid’in başına yıkılmamalı, öncesi de var. Fakat bu, Osmanlı’daki çözünmeye bir örnektir)

(…) Batı medeniyeti, liberalizm ve fetih devrinin altın çağını yaşamaktadır. Bu saltanat ve kudret, dünya nimetlerinin paylaşılması üzerinde tutunur. Afrika ve Asya milletlerinin pek çoğu doğrudan doğruya sömürgedirler. Bir kısmı, Osmanlı İmparatorluğu gibi, yarı sömürgedirler. Büyük devletlerden her biri can çekişen bizim imparatorluğun mirasçısıdır. İçerideki Hristanlar bağımsızlık bekler. Her azınlığın, her büyük devlet Dış Bakanlığı kasasında Osmanlı devletinin bölüşülme projeleri durur. Bir şahsın verilmeyen alaccağı için yabancı donanma bu imparatorluğun bir adasını işgal etmeye kalkar.

 

İsmet İnönü Ağzından Ordunun Durumu

(En önemli bölüm bu)

Sekizinci topçu alayı kadrosunun büyük kısmı alaylı idi. Kışlada yatıyodum. Vaktimizin çoğu yedinci alayın mektepli subayları ile geçiyor. Bizimkilerden başka alayların birçok topları eski sistem. Onda sekizi alaylı subay ve kumandanların elinde. Talim ve terbiye mektepli yüzbaşıların kabiliyetine kalmış. Asker, umumi olarak dört yıllık silah altında. Ne vakit terhis olunacakları belli değil. Terhislerin bir gecikme sebebi de, birikmiş maaşların ödenmesindeki zorluktur. Bu senelerde ayaklanma ile terhis olunmak hemen hemen kaide idi.

(…)

Bölüklerde bile atış talimleri yapılmazdı. 1906’da seri ateşli topların kabul edilmesi üzerine 7’nci alayda ilk defa ve bir defa atış yapılmıştı. Edirne’ye gittiğim vakit bütün mektepli subaylar bu atış kadrosunun hemen tamamıyla mektepli subay oluşu da, bu atış talimlerinin yapılmasındaki mecburiyetten ileri gelmişti. Bu en iyi topçu alayında dahi bölükten yukarı harp vazifeleri talim ve terbiyesi hiç düşünülmezdi. Bu ihtiyaç unutulup gitmişti.

(…)

Almanya’da tahsil gören, okulda hocalık eden, kendileri de bölük kadrosu içinde yetişmiş bulunan imtiyazlı paşalar ara sıra ordulara gelir, teftişler ve tatbikatler yaparlardı. Bu tatbikatlerde ne manevra fişeği kullanılır ne de kışla dışında yatmak, tertiplenmek ve gece geçirmek gibi zaruri şeyler yapılırdı. Düşününüz ki, bu topçu alayı o zaman ordunun en iyi kıtası idi. Piyade ve süvarilerde böyle alaylar yoktu. Kabiliyetli subaylar adları ile tanınır ve sayılırdı. Böylelerinin hususi bir itibarları vardı. Bütün sınıflarda yüzbaşıdan yüksek kumanda sahipleri, gece gündüz alaylarını nasıl besleyecekler, subaylarının maaşlarını nasıl verecekler, yalnız bunlarla uğraşırlardı. Kolağasından ordu kumandanına kadar bütün amirlerde maaş tedariki için tedbir almak başlıca vazife, “padişaha sadakat” başlıca meziyet idi.

Yanımızdaki kışlaya iki alaylı bir süvari livası gelmişti. Bu alaylar İstanbul’da kurulmuş, en güzel Arap atları ve en yeni techizat ile donatılmıştı. Bütün subayları padişah yaveri idi. Yarısından fazlası okuyup yazma bilmiyordu.

(…)

Ben bizzat bölükte ilköğretim hocalığı yapardım. Subaylarıma ayrıca bugünkü orta öğretimin çok daha zayıfını, klasik ve büyük bir tahsil olarak vermeye çalışıyordum.

Bütün ordunun esvap, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını temin etmek “muazzam” mesele idi. Edirne işte bu şartlar içinde bir büyük askeri ordugâhtı. İki piyade fırkası, bir topçu fırkası ve bir süvari fırkası ile Edirne kalesinin büyük kuvvetlerini barındırırdı. Ordunun sefer ihtiyacı, ordunun seferde kullanılması veya seferberliği gibi meseleler için hiçbir fiili hazırlık yoktu. Erkan-ı Haribyenin bitip tükenmez ve hiçbir tecrübeye dayanmayan nazari raporları ile oyalanıp giderdik.

Genç mektepli subaylar için bir terfi usulü de yoktu. Kimin, ne vakit, ne sebeple terfi edeceği bilinmezdi. Üç dört senede yüzbaşı ve binbaşı olmuşların yanında, on senelik müzaımlara ve on beş senelik yüzbaşılara çok tesadüf edilirdi.

(…)

Her aybaşı tayın bedelini almak subaylar için güç bir mesele olarak kalmıştı. Yüzbaşı aylığı 380 kuruitu ve senede altı, nihayet sekiz ay alınabilirdi. Bunun da altı aylığı para olarak ele geçer, üstü kırdırılırdı.

(…)

Fakat ordunun bir kısım erkânı, büyük kumandanlar, iltimaslılar ve gözdeler maaşlarını her ay alırlar, tayın bedellerini de ya tam olarak ya rüçhanlı fiyatla ele geçirirlerdi. Genç mektepli subaylar değer ve bilgiyi kendilerinde, aczi ve cehaleti büyüklerinde görürler, üstelik maaşlarını ve tayınlarını da onlardan en az yüde kırk eksik alırlardı.

(Falih Rıfkı Atay anlatıyor)

Genç erkânı harp yüzbaşısı İsmet Bey için de en önemli mesele, bölük subaylığı yapmak, kültür ve insan vasıfları bakımından itibar temin etmekti. Onun gayretleri ile bütün topçu fırkasında yeni bir talim ve terbiye anlayışı yayıldı. Genç subayların ısrarı ile bütün topçu fırkasına İsmet Bey’i tabiye öğretmeni seçtiler. Konferanslar verir, meseleler hallettirirdi. İsmet Bey 1907’de artık genç, tecrübesiz ve kıskanılan bir erkânı harp yüzbaşısı değil, arkadaşlarının bütün işlerini ve dertlerini bilen, ilerlemelerine yardım eden, faydalı bir kimsedir.

(…)

Umumi çöküntünün ıstırabı sâri ve müstevli bir halde idi. Genç mülkiyeliler bizimle aynı kaygıları paylaşıyorlardı. 1907 nihayetine doğru memleket endişesi yeni bir istikamette belirmeye başlamıştı: bu istikamet, kurtuluş ihtiyacı idi. Çare de Kanun-i Esasi’nin tatbik edilmesi idi. Bunlar, gizli gizli, fakat her yerde, her toplantıda konuşuluyordu. bu sırada üçüncü ordu bölgesinde yabancı müfettişlerle beraber Hüseyin Hilmi Paşa hususi bir idare kurmuştu. Makedonya’da ve bütün Batı Rumeli’de Bulgar, Yunan ve Sırp çeteleri, orduyu geceli gündüzlü daimi bir jandarma takip vazifesi ile uğraştırıyordu. Memleketin bu kısmında aynı dertler ve ıstıraplar, süratle, bir siyasi toplanış ve toparlanış niteliği alıyordu. Nihayet aynı ihtiyacı Edirne’de de duyguk.

 

Sonuç Olarak

Çankaya kitabını mutlaka okuyunuz. Bahsedilen “bir araya gelip ülkenin durumunu görüşme” konusunda Ali Fuat Cebesoy’un “Sınıf arkadaşım Atatürk” kitabını öneririm, zevkle okudum. Alev Coşkun’un “Diplomat İnönü Lozan” kitabı yine Osmanlı sonrası dönemde dahi yaşananları anlatır.

Bunlarla ilgili bir sürü kitap var ancak değişmeyek tek bir şey var; Osmanlı’daki ordunun rezil durumu. Limanlarda durarak bakımsızlıktan paslanan gemiler, disiplinsiz ve düzensiz ordu, eğitimsiz kurmaylar, para ödeyemeyen bir imparatorluk… Hatta günümüze benzer şekilde olaylarda var; sözümona aydınlar, devletin başında sadece belirli bir zümrenin devletten beslenmesi ve yandaşları, halkın “izin vermezler, yapamayız, dış mihraklar” diyerek umutsuzluğa sürüklenmesi…

Bütün bunları ve daha fazlasını yukarıdaki kitap başta olmak üzere Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın kitapları (özellikle gün gün Batı Cephesi), Dr. Selim Erdoğan’ın “Türk bitti demeden bitmez Sakarya” kitabı hatta böyle zor olacak, aklımda olan bazılarını şöyle vereyim:

  • Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam
  • Yekta Güngören Özden – Kuvayı Milliye Ateşi
  • hikmet Özdemir – Savaşta ve Barışta Kemal Atatürk
  • Ümit Özdan – Atatürk ve İnönü Dönemlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri
  • Osman Bilge Kuruca – Atatürk ve Gerilla Savaşı
  • Metin Erendor – Türk Ordusu Tarihi
  • Hüseyin Aziz Akyürek – İstihbarat Savaşları
  • Andrew Mango – Atatürk
  • Celal Şengör – Dahi Diktatör
  • Turgut Özakman – 1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi
  • Lord Kinross – Atatürk Bir Milletin Doğuşu
  • Mahmut Esat Bozkurt – Atatürk İhtilali
  • Halil İnalcık – Atatürk ve Demokratik Türkiye
  • Salih Bozok – Atatürk’ün Yaveri Anlatıyor
  • ve tabii ki ATATÜRK – NUTUK

kitapları ve daha fazlasında görebileceğiniz üzere İstiklâl Mücadelesi’nde disiplin, sistem, süvarilerin başarısı ve Cumhuriyet kurulduktan sonra Türk Ordusunun muazzam yükselişi (ki bugün dünyanın en iyi ordularından birisi olmasının nedeni bu), Atatürk’ün dehası nedeniyledir.

Ne yazık ki önce Balyoz ve Ergenekon davalarıyla; Kıbrıs’ta başarı gösterenlerden, Kardak Kayalıkları kahramanlarına kadar nice önemli ve Atatürkçü komutan “mahkûm edildi”. Ordu yıpratıldı. Ardından 15 Temmuz’a kalkışma değil, darbe girişimi dediler. Oysa TSK’nın envanteri ortadadır. Kullanılan uçak, tank, silah, top vb gibi sayılara baktığınızda; bu işin TSK’nın darbe girişimi değil, yine iktidar taraıfndan şımartılmış cemaat yapısının, çıkarları çatışında giriştikleri kalkışma olduğu ve bu kalkışmanın da yine iktidar tarafından kullanılarak, bugün Türkiye’yi her alanda krize sokulan başkanlık sistemine gidişte yol açıldığı ortadadır. Tabii ki, sadece bu iktidar değil, 1980 darbesinin mimarları ve sonra gelen her hükumet; az ya da çok cemaate katkı sağlamıştır, AKP döneminde ise hem destek hem güçleri, doruk noktasına ulaşmıştır.

Konuya geri dönecek olursak; önce davalar ile yıpratılan ve sindirilen, kahramalanlarını tutuklayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti (ki artık AKP hükumeti devleti haline geldi), 15 Temmuz kalkışmasına darbe diyerek suçu tüm ordunun üzerine yıkmış ve Türk ordusunun bu disiplinli, sistemli ve dünya çapında güç olmasını sağlayan yapısını zedeleyecek şekilde askeri hastahanelerden askeri okullara kadar her şeyi kapatmıştır.

Çankaya’da yazılanlara göre, Türk ordusunun ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin durumu Osmanlı’nın çöküşündeki kadar kötü olmasa da; bugün Osmanlının çöküşündeki kararlar bir bir alındığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’de Türklükten ve Atatürkçülükten kopartılarak, oldukça kararsız bir yapıya dönüştürülmektedir.

İşin daha da kötüsü, bugün iktidarı eleştiriyoruz ancak karşısında, iktidara geldiğinde bu işi düzeltebilecek bir muhalefette yok! Oy verirken gönül rahatlığım yok, içim rahat değil. Muhalefet, rüştünü ispat etmekten oldukça uzak.

**

Yukarıda yazılanlara baktığımızda, Atatürk yalnızca bir deha olarak algılanabilir…

Yazıyı bitirirken, Soner Yalçın’ın şu yazısını vermek istiyorum: “ekonomik krizden zengin çıkan bir padişah: 2. Abdülhamid“.

 

 

 

Son Değişiklik: 29/04/2020 - 12:56
%d blogcu bunu beğendi: