Ortalama okuma süresi: 14 dakika

Yayınladığım an haber geldi, Cumhurbaşkanı tarafından istifa kabul edilmemiş. “Son olarak” bölümünde ekleme yapacağım. Yorumum orada.

**

andıç: istifa ikinci bölümde

Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu üyeleri başta olmak üzere tüm sağlık çalışanları (doktorundan hastahanede temizlik yapan görevlisine kadar) herkes, haftalardır gıdım gıdım başarı kazanıyordu. HAFTALARDIR uğraştılar. Buna özellikle vurgu yapıyorum;

GIDIM GIDIM KAZANILAN BİR SAVAŞ VARDI!

1. Dünya Savaşı’nda cepheler arası 8 metreye kadar yakınlaşmışken iki tarafta ne ileri ne geri, aylarca savaşıyorlardı. Youtube’daki Çanakkale Savaşı ve Çanakkale turu videomda o bölümü biraz olsun göstermiştim. Arası 8 metre kadar… AYLARCA direniliyor. Ne ileri ne geri… Hatta bazı zamanlarda askerlerimiz kafasını çıkartamıyor, kafalarından mermi geçiyor, fakat siper ise kan dolu!

İşte Türkiye’nin Korona Virüsü mücadelesini buna benzetiyorum. Tıpkı Çanakkale ve İstiklâl Mücadelesinde olduğu gibi; ilgili herkesin canla başla çalıştığı; bırakın kazanmayı, kaybetmemek için eşitliği dahi tutmaya çalıştığı yerden gıdım gıdım öne geçtiği bir süreç idi.

Ne oldu? Cuma her şey tersine döndü… Çok büyük bir yanlış yapıldı ve maalesef, kontrol altına aldığımız Korona vakalarını 2 hafta sonra patlatacaktır. Bu büyük yanlıştan ise İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifası sonucu alındı. Buna geleceğim.

Sokağa Çıkma Yasağı Artık Şart!

Yaşadıklarımızı fragman haline getirdiler. Büyük bir beceriksizlik sonucunda, haftalardır milim milim kazanılan bu süreci 2 saatte kazançtan, “daha yeni başlayacağız” noktasına çektiler. Bakın, 12 Nisan itibarı ile durumumuz şu:

**

Daha başından beri Korona virüsünün er ya da geç Türkiye’ye geleceğini söylüyordum fakat sokağa çıkma yasağına karşıydım. Başından beri karşıydım!

Her konuda olduğu gibi (bknz: 2015 ve 2016’lı yıllarda yazdığım ve 2017-2018 gibi Türkiye’den çıkacağını düşündüğüm ekonomik kriz ve nedenleri), Korona salgını konusunda da insanlar “tek bakış açısından” bakıyorlardı. Evet salgını durdurmak için insanların eve kapatılması doğrudur. Hatta bunun için evler ve camlar mühürlenebilir bile ama niye mühürleyemeyiz? Çünkü insan hakları ve kanunlar var. Aynı şekilde insanları tamamen eve kapatmak demek, Türkiye’nin zaten zorda olan ekonomisini düşündüğümüzde imkânsız.

Sürekli tekrar ettim; mevcut durumda Türkiye’yi eve kapatmak, ekonomiye ağır darbe vuracağı gibi; milyonlarca yoksul insanımız gerçekten zor koşullarda olacaktır. On binlerce kişi iflas edecektir, milyonların işsiz kalma tehlikesi var. Oysa halkı bilinçlendirip, git gide sıkışalan bir yol izlersek bu süreçten güçlenerek çıkma ihtimalimiz bile var(dı).

Peki ne yaptık? Basiretsiz bir davranış sonucu, tüm her şeyi fragman haline getirdik. İki hafta içinde korona vakalarında artış olacak. Nedeni de Cuma günü halkı paniğe sevk etmeleri. 2 saat! Yalnızca iki saat, kaç haftayı zora soktu. Şu an hâlâ yırtabilirdik. Fakat sokağa çıkma yasağı gelmeliydi. 2 hafta insanlara sokağa çıkma yasağı uygulanabilirdi.

Yasak Kararı ve Yanlışlar

Yasak kararı ancak bu kadar basiretsizce alınabilirdi başlıklı yazıda belirttim, bir daha yazayım. İnsanları ürkütmeden, korkutmadan bazı kararlar almak gerek. Bunun için iki ihtimal var;

  1. Biraz daha “demokratik olmayan” yol izlenimi verecek olan (halkı rahatsız edecek ancak çabuk sonuç verecek olan); sabaha karşı 5’te yasak gelirdi. Fakat adına yasak denmez. Tüm şartlar düşünülür; belediyelerin ve iligli birimlerin sorumlulukları belirlenir ve yapılacak duyurularla “temel ihtiyaçları almak için dışarıya çıkabilirsiniz ancak toplu taşıma yok, yan yana durmak yok (vs gibi kurallar belirlenir); çıkamayacak durumda olanlara şu şu şu numaralardan şu yardımlar yapılır” denirdi. Bu sadece 48 saatlik denilebilirdi. Bu bir yol, fakat darbeyi hatırlattığı için, benim içime pek sinmezdi.
  2. Halkı korkutmadan, paniğe sevk etmeden, İNCİTMEDEN (incitme sözcüğü üzerinde biraz düşünün); bir kaç gün içinde halka çeşitli kurallar açıklanırdı. Bir kaç günde bir sıkılaşan kararlar. Örneğin; “iki kişi yan yana gelemez”, “gerekçe göstermeden dışarıya çıkamazsınız” vs gibi. Sonunda da toplu taşımayı haftasonları durduruyoruz denirdi. Yani bir hafta-10 gün içerisinde bir “kısıtlı yasak” durumu oluşturulurdu. Fakat halk korkmaz, ürkmez ve incinmez; ancak 48 saatlik süreç böylece işlerdi.

Bakın halk 22 Mart’tan itibaren özen gösteriyordu. İstanbul adına konuşacak olursam; insanlar maske takıyor, birbirlerine fazla yanaşmıyor, ellerini yıkıyordu. Ben memnundum, hatta şaşırmıştım. Fakat bir anda halkı paniğe sevk ettiler. 2 saatte halkı kaosa sürüklediler.

Mart ayından beri, sokağa çıkma yasağı olmamalı diyorum. Ben de biliyorum en doğrusunun bu olduğunu. Fakat sistemin, mantığın, disiplinin ve kurallara uyma alışkanlığının olmadığı bir halk için “yasak”; panik oluşturur. Bunda hırsızlık ve yağmaya gidebilecek kadar tehlikeli sonuçlar ortaya çıkar. Ekonomik yanına girmiyorum bile.

Sağlık Bakanlığının açıkladığı veriler doğru ise (ki doğru olduğunu düşünüyorum); Türkiye’de hastahanelerin kapasitesi yarısına bile gelmemiş, entübe durumu iyileşiyor ve vaka/yeni test oranına baktığımızda sabit değer vardı ancak bu günlerden sonra azalacaktı… Yani her şey iyi gidiyordu, hem de sokağa çıkma yasağı olmamasına rağmen.

Peki ne oldu da birden 48 saatlik yasağı uyguladılar? Bakın halk Luppo, kola aldı diye; dışarı çıktı diye halka hakaret ediyorsunuz ancak sorun halkta değil, halkı paniğe sevk edenlerde. Eğer Sağlık Bakanlığı verilerine bakarsak, böyle bir yasak, bu şekilde ilan edilmemeliydi. Hatta bana göre yasağa ihtiyaç bile yoktu.

YOKTU diyorum, çünkü önümüzdeki 1 hafta 10 günlük süreçte, Cuma günü hastalanan herkes, hastalığı işe taşıyacak. Bu nedenle sıkıntı yaşayabiliriz. Umarım bunların hepsi benim “karamsar düşüncemin” bir ürünüdür. Fakat gerçekten yazık. Sağlık Bakanı, Bilim Kurulu üyeleri ve sağlık çalışanlarının yerine koyun kendinizi; haftalardır uykusuz, stres dolu günler geçiriyorsunuz ve her dakika her saatin önemi var. Derken 2 saatte böyle bir rezillik. Ne yapacaksınız? İstifa mı edeceksiniz? Çözüm mü? Değil.

Yanlışlarımız Oldu

18 Mart’ta “devlet ve millet olarak korona sürecinden koca sıfır aldık” yazdım. Neden? Çünkü durum böyleydi. 15 Mart’ta, “halk duyarsız önlemler bir kademe arttırılmalı” diye konu açıkladım ve orada da yazdığım üzere; insanların kafelerde, diskolarda, konserlerde gezdiğini gördüm. Bu resmen umursamazlık idi. Oysa bu karar, daha Mart başında alınması gerekirdi. Alınmadı. Bu halkın sorunuydu. Konuyu yazdım, 2 saat sonra bu karar geldi. Fakat 15 Mart bunun için geçti, bu da devletin sorunlu olduğu bölüm.

Dahası, Sağlık Bakanının açıklamalarına güvendim, “tüm önlemleri aldık” demişlerdi. Benim aklımdaki önlemler, karantina idi. KKTC’de dahi bu şekilde önlemler alınırken, bizdeki önlemler, “yurt dışından gelenlerin ateşini ölçmek” imiş… Oysa bir çoğu, ateş düşürücü şurup içip uçağa binmiş (siz varken şeytana gerek var mı?). Oysa her geleni 2 ve hatta 3 hafta karantinaya alsak, şimdi çok rahat olacaktık.

Fakat defalarca vurguladım; bu sürece sadece Çin, Japonya gibi bir kaç ülke hazırlıklıymış. Avrupa ve Amerika dahi hazırlıklı değilmiş. Bu yüzden hükumeti suçlayamam. 2019’da “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” verilmiş tamam fakat dünyanın hazır olmadığı bir şeyden bahsediyoruz! Türk milletinin bağışıklığının yüksek olduğunu düşünüyordum ve ölümlere bakarsak (İtalya ve İran ile karşılaştırılırsa), şu an 5-6 bin olması gerekiyordu. Bu da benim için Sağlık Bakanlığı ve sağlık çalışanlarının başarısıdır. Hem de hastahanelerin %36’sı doluydu galiba (bakan böyle demişti). Bu açıdan eleştirmeyi uygun görmüyorum.

**

İçişleri Bakanının İstifası

10 Nisan’da, Süleyman Soylu CNN Türk’te şöyle demişti (ilgili video):

İşin başından itibaren sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla gerçekleşen bir süreç yönetimi ortadadır.

Bugün, istifa etmiş. İlginç şekilde Süleyman Soylu’yu başarılı bulanlar var ve biraz profillerine göz attığımda yine mantık yerine duygusal davrananlar olduğunu görüyorum.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ve Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’u ne kadar başarılı buluyorsam (ki AKP döneminde gelmiş geçmiş en “devlet insanı” gibi bakanlardır) ve seviyorsam; Süleyman Soylu’da bana göre bir o kadar yanlış insan idi ve sevmiyorum.

Fahrettin Koca ve Ziya Selçuk’a baktığınızda, işlerini yapıyorlar. Politikaya girmiyorlar. Ancak başta Süleyman Soylu olmak üzere geçmişte de bir çok bakan; gündem ile ilgili çok keskin politik görüşlerini açıklıyorlardı. Fakat bunu yaptığınızda siz Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletinin bakanı olmaktan çok, “AKP’li bakan” ve “AKP’li seçmenin bakanı” olmaya başlıyorsunuz. Bu nedenle sevmiyordum.

İşinde Başarısızdı

Fakat işini iyi yapmamasının nedeni daha elle tutulur… İçişleri Bakanlığı çok önemli bakanlıklardan birisidir. Ekonomi ve Dışişleri nasıl “hata affetmeyen” bakanlıklar ise, İçişleri de bir anlamda böyledir. Çünkü halkın bu kadar kutuplaştığı bir dönemde, duygulara hitap eden açıklamalar ile iyi ce arayı açmak tehlikelidir. Süleyman Soylu’da bunu yapmıştır. çok sert ifadeler vardı. Oysa ortalığı yaştıştırması ve devlet adamı olmalıydı. Olamadı.

Olağan günlerde beceriksiz ve yeteneksiz insanlar bolca yanlış karar verebilir, o kadar sivrilmez. Fakat olağanüstü günlerde verilecek bir yanlış karar, işleri bozacaktır. Üstelik yetenekli ve becerikli olsanız bile; yurt dışından gelenleri karantinaya almamak vakaları patlatabilir ya da 2 saatte bir kaç haftalık çalışmayı zora sokabilirsiniz.

Maalesef Süleyman Soylu’nun bakanlığını beğenmiyordum. Türkiye, çok hassas dönemlerden geçiyor ve bu dönemlerde halkı bu kadar kutuplaştıracak bir insan, İçişleri Bakanlığında çok bile durdu.

Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıyı kınadığım için adıma açılan dava” konusunda görebileceğini üzere, bu konuda benim gibi “saldırıyı kınayan” bir kaç kişiye (ki birisi Manisa Milletvekili idi), “halkı kin ve nefrete tahrik” suçundan dava açılmıştı. Hatta davada iki savcı vardı şaşırdım. Polis memuru da; “dosya bize geldi, suç unsuru yok diye gönderdik ancak ifadesi alınsın diye geri gönderdiler” demişti. O an bu işin savcılık tarafından kabul edileceğini ve davaya gideceğini biliyordum.

Beraat alsam da, Türkiye’de sosyal medyada her yazı yazana, önüne gelene “halkı kin ve nefrete tahrik” suçlamasından soruşturma başlatıldı, dava açıldı, beraat kararları temyize gönderildi. Kimin parmağı var bu işte? Benim dosyaya baktığımda, İçişleri Bakanlığını gördüm. Polis merkezlerinde “tombala çeker gibi”, gündem hakkında yazı yazanlar, Twitter’dan alınıp soruşturma başlatılıyor. Neden? İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu çıkıp, “Kılıçdaroğlu’na ypaılan saldırıda sosyal medyada yazı yazanlardan şu kadar kişi hakkında soruşturma başlatıldı, şu kadar kişiye dava açıldı” desin diye. Peki kime açıldı? Destekleyene değil, tam tersine sladırıyı kınayana. İşte böyle bir bakanlık görevi yürüttü Süleyman Soylu.

Şimdi af konuşuluyor… Gasp, tecavüz, taciz, hırsızlık gibi başkalarına zarar verenlerin affı istenirken; millete zarar vermemiş, düşüncelerini paylaşmış gazeteciler ve sosyal medyada yazı yazanlar sırf “birileri beğenmediği için” böyle saçma davalara ve soruşturmalara maruz bıraktırıldı.

**

Bu konuda çok doluyum ama burada keseyim. Süleyman Soylu, AKP’nin en başarısız bakanlarından birisidir. AKP seçmenleri, sözlerinden dolayı sevebilir fakat burada devlet adamı olmaktan bahsediyoruz. Halkı sakinleştirmek, bütünleştirmek ve ayrıştıranlara karşı işlem yapılamsından bahsediyoruz. Süleyman Soylu bu konuda sınıfta kaldı.

Şu an bir fırsat var. Yeni gelecek olan bakan, eğer Ziya Selçuk ve Fahrettin Koca gibi “hem işin içinden” gelir, hem de sakin ve devlet adamı sıfatı taşıyabilirse; Türkiye’de aradığımız huzur ortamı biraz olsun sağlanabilir. Fakat adaletli olmalı ve doğru kararlar vermelidir. Politik söylemlerden ve “koltuğunu kaybetmemek için”, kendi seçmeni ve Cumhurbaşkanına yaranamak için çeşitli sert söylemlerine girecek insanlarla bu iş olmaz!

Komplo Teorileri

Blogu takip edenler bilir; illüminati, Masonlar, derin devlet, gizli örgütler falan inamam… “Dönyayı yöneten böyük ayileler bu verüsü (Korona) saldı” gibi saçmalıklara da savaş açtım; bakteri ve virüs farkını bilmeyen, en temel uluslararası ilişkiler teorilerini bilmeyen adamlar, kahvedeki Yusuf amucadan, dünyayı yöneten büyük ailelerin sırlarını duyuyor. VAY BE!

Siyaset bir “bilim” (evet fizik, kimya, biyoloji, matermatik gibi tarih, siyaset ve ekonomi de bir BİLİMDİR). Dolayısıyla bahsettiğiniz komplo teorileri gerçek olmasa da tamamen yanlış değil. Çıkar grupları ve lobiciler mevcut. Rüşvetler, çeşitli kirli oyunlar ile; çeşitli anlaşmalar yapılıyor ve kendi çıkarlarını korumak istiyorlar. İlber Ortaylı’nın bir sözü vardır; “büyük devletler her istediğini yapamazlar fakat istemedikleri şeyleri yaptırmazlar”. Ben bunu her alana uyguluyorum. Türkiye’de 10 büyük aileyi ve 10 büyük holdingi ele alalım mesela… Bunların istemediği ve karşı olduğu bir yasayı geçirebilir misiniz sizce? Ya da geçirdiniz, ne kadar orada kalabilir?

Aynı şekilde dünyada da böyle güçlü aileler, topluluklar ve şirketler var. Dolayısıyla bu şirketler çıkar grupları oluşturuyor; dünyayı ve ülkeleri sömürmek, daha fazla güç ve para kazanmak için çeşitli işler yapıyor. İlaç ARGE işinde olan, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler mezunu biri olarak söylüyorum “virüsü saldı, hop oradan bizim sokağa asfalt atılmasını engelledi” falan gibi bir durum yok!

Evet Avrupa Birliği ve çeşitli yerlerde “X ülkesindeki bir laboratuvardan kaçacak virüs dünyada nerelere nasıl taşınır” gibi bir araştırmanın verildiğini ve bunun “güvenlik ve önleme” için olduğunu söylediklerini biliyorum. Dolayısıyla araştırma fonlandıktan sonra, virüs laboratuvardan “yanlışlıkla kaçarsa” nerelere yayılır, ellerinde bilgiler var. Fakat bazı şeyler bu kadar kolay değil!

Süleyman Soylu ve komplo teorilerine geleceğim ama önce şunlar:

Hespa Kitap Strateji

Bunu açıklamak için şu iki örneği vereyim….

1- Adamın birisi kalbini tutarak yere düşüp ölüyor. Bakıyorsunuz nefes almıyor, yüzü morardı falan.. Ölmüş. Ne dersiniz? “Adam kalpten gitti”. Peki bu tıpta kabul edilir mi? Otopsi raporuna “adam kalpten gitti” yazılır mı? Yazılmaz.  Akut miyokard enfarktüsü ne demek duydunuz mu? Araştırın…

Daha net anlatabilmek için örnek adli tıp raporlarına bakabilirsiniz, bir tanesi “burada“:

Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Histopatoloji Laboratuarının 03.06.2011 tarih ve OT-11/1413-272 sayılı histopatoloji raporunda;

  • -Fokal subepikardial nedbe alanı ve hipertrofik kas lifleri içeren konjesyonekalp
  • Lümeni % 40 oranında daraltan kalsifiye aterom plağı içeren koroner arter
  • İntraalveoler yoğun taze kanama ve hemosiderinli makrofajlar ile akut şişme alanları içeren konjesyone, antrokotik akciğer
  • Sentrilobüler makroveziküler steatoz gösteren konjesyone karaciğer
  • Konjesyone beyin, beyincik, pons, medulla spinalis ve böbrek dokuları örnekleri tanısına varıldığı

**

Gördüğünüz üzere bilim dilinde halk ağzı ile konuşulmaz. Bunların binlerce yıllık geçmişi vardır ve terimlerdir. Siyaset bilimi de aynı şey. Ben blogu “herkesin anlayacağı şekilde” yazmaya çalışıyorum, dolayısıyla CNN Türk vb yerdeki “İngilizce terim kullanınca kendini bir şey sanan” sözümona uzmanlara kızdığım ve gerçekten uzman olanların halka bir şeyler açıklayamamasına kızdığım için açtım. Çiftçi de anlayacak, başka bölümde okuyan öğrenci de, çocukta anlayacak yaşlı da dedim. Fakat ben burada yazdığım şekilde makale teslim etsem, üniversite beni sopayla kovalar.

Çıkar grubu, bir siyasi terimdir. Fakat “dış mihraklar” bir siyasi terim değildir. Bu nedenle bir bıçak gibi olan siyaseti bilinçsiz kullanmayın. Ahmet Taner Kışlalı ve Andrew Heywood’un bir kaç kitabını okuduğunuzda (sonra Henry Kissinger’ın Dünya Düzeni tavsiyemdir), zaten bizim 4 yılda gördüğümüz şeyleri görürsünüz. Altı üstü 10 civarı kitap.

 

2- Uzaya çıkmak önemli… Değil mi? Öyle. Kahvedeki Yusuf amuca biliyor, rakı sofrasındaki dostumuz biliyor, aile meclisindeki akrabalar biliyor… Herkes uzaya çıkmanın öneminden konuşabilir. Peki neden yapamıyoruz?

Siyasette de durum bu… Bir şeyin yapılması gerekliliğini bilmek başka, nasıl yapılacağını bilmek başka. Bir KOSGEB, TÜBİTAK projesi vermenizi o kadar çok isterim ki! Plan, proje nasıl olur görebilirsiniz. İşin üretim boyutu var, ekonomik boyutu var, planlaması var…

Daha rahat açıklamak için şöyle diyeyim; ne zaman bir üretim atölyesi açmanız gerekir? Bugün bir ülke düşünün, ülkede bırakın fabrikayı, mobilya üretim atölyesi namına hiçbir şey yok. Ne var? El yapımı mobilyalar yapan ustalar var. Ülkenin başına geldiniz, hemen açar mıydınız?

Sınırlı sayıda bütçe var, sınırlı kaynaklar. Her zaman böyle oldu. Gelişmemiş ülkede de, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkede de Amerika gibi gelişmiş ülkelerde de böyle; şirketler ve hatta sizde de böyle… Yapabileceklerimizin sınırı var, zaman sınırı var, ekonomik bütçenin sınırı var… Hep böyle oldu, hep böyle olacak. Yukarıda yazdığım üzere “sadece mobilya bakış açısından” bakarsak yaparsınız belki öyle mi? Peki sağlık, eğitim, savunma, tarım?

Ne zaman bir atölye açmak gerek? Ne zaman fabrika açmak gerek? Dışarıdan ne kadara alacağız, el yapımı ne olacak? İşte bunlar hesap kitap, plan, proje işidir. Bakarsın, mobilya üretecek ağaç var mı, bunları satabileceğin pazar var mı? Almanya gibi “kaliteli” mi olacak yoksa Türkiye gibi “ucuza” mı ürün üreteceksin? İş gücü ne olacak? Hepsini değerlendirirsin.

Neden mi? Şu an bir spor salonu açmak için ne kadar gerek? Koşu bantları, ağırlıklar, cihazlar, dekor, algı/vergi… Bence 3-4 milyon gerekir. Ya da bizim işi düşünelim, şu an 5-10 milyon civarı parayla “ilaç üretim tesisi” açılabilir. Sadece cihaz değil GMP ve bir sürü şey… Peki değer mi? Yani 3 milyona spor salonu açıp, kişi başı “200-300 lira” toplayarak kaç yılda çıkartacaksın? Ya da ilaç üretim tesisi yaptın, ilaçların %40’ı depolara gidiyor, sürekli sorunlar… Kaç yılda çıkartacaksın? Evet bunlar yerine inşaat yapmak daha kolay. İşte Türkiye’de neden inşaat gelişirken diğer sektörler gelişmiyor ve neden “bilişim daha kolay gelişebilir” örneği…

**

İki örnekte görülebileceği üzere; siyaset konuşurken bir sürü şey bilinmeli yoksa aptal durumuna düşersiniz (neden cahil, çomar vs dendiğini anlayabilirsiniz; “adam kalpten gitti” demek ile akut miyokard enfarktüsü demek (oksijensiz kalmaya bağlı kalp krizi) arasında fark vardır. İkinci örnekte de görebileceğiniz üzere “ne yapılması” gerektiğinin cevabını herkes verebilir. Cahil dediğiniz insanlar dahi bunun doğru cevabını verir. Fakat önemli olan “nasıl yapılması” gerektiğidir. Nasıl bölümünü bilmek; bilgi, tecrübe, deneyim, merak, akıl, fikir alışverişi gibi nice özellik ister.

Bu nedenle komplo teorileri ve twitter’a “sokağa çıkma yasağı gelsi, o olsun, bu böyle, illüminati” falan derken dikkat edin. Ahmet Taner Kışlalı’dan “Siyaset Bilimi, Siyasal Sistemler”; Andre Heywood’dan “Siyaset, Küresel Siyaset, Siyasi İdeolojiler” ve Henry Kissinger’dan “Dünya Düzeni” okusanız bile (ki 6 kitap sadece); genel anlamda siyaset bilimi ve uluslararsı ilişkiler kavramlarına hakim olarak bazı şeyleri görebilirsiniz ancak hiçbir şey okumadan gazete manşetleri ve duygusal tepkilerle bir şeyler yazmak yanlıştır (kitap önerileri için bknz: bu süreçte izlenecek dizi film ve okunacak kitap önerileri“).

Kısa bir ekleme: deha dediğin

Atatürk döneminde Karadeniz’deki çaylar ve Türkiye’deki narenciyeler (portakal vs) yurt dışından getirtilmiştir. Ülkede hiçbir şey yok idi (bknz: Atatürk’ün Girişimleri İmkansızlıklar Salgınlar ve Hıfzıssıha). Osmanlı’dan 4 fabrika kalmıştı, borçlar cabası. Uzman yok, mühendis yok, doktor yok, salgın hastalıklar var, okumuş insan yok… Bütün bu süreçte “her fabrika bir kaledir” diyerek fabrikaları nasıl yaptı?

İtalya’dan portakal getirtti. Sovyetler Birliği ile anlaşma imzaladı ve SSCB bize fabrikalar kurdu, makineler verdi, uzmanlar geldi ve bizimkileri eğitti. Karşılığında ise İtalya’dan getirtilen narenciyeler ve diğer meyve/sebzeler ile ödendi. Hıfzıssıha kuruldu, salgın hastalıklar bitirildi. Şekerpancarı kuruldu ki sadece şekerpancarı değil, buradan etanol, “biyoyakıt” üretildi (bknz: Atatürk’ün Biyoyakıt (Biyodizel) Çalışmaları). Daha niceleri! Barajlar, demir çelik fabrikaları, şişecam fabrikaları ve niceleri böyle böyle yapıldı.

100 yıl sonra AKP bunları özelleştirip yabancılara sattı. Tarımda tohumları bile yurt dışından alır hale geldik, angus ineği ithal eder hale geldik. İşte bu yüzden 2015’te “Ekonomik Kriz Yaklaşıyor” dedim, işte bu yüzden 2016’da, “2017-2018 Türk Ekonomik Krizi” yazımı “nedenleriyle” birlikte ekledim. Gördüğünüz gibi “imkansızlık” içinde imkan yaratarak; farklı düşünerek deha olursun! Atatürk’e hakaret edip, Türklüğü ayaklar altına alarak, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu değerlerinden uzaklaşarak değil!

Bu yüzden Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe ilerleyeceğiz! Tek çıkış yolumuz bu.

 

İstifa ve Komplo Teorileri

Neden komplo teorileri ile ilgilenmediğimi az çok anlamışsınızdır umarım. Sizlerin neden ilgilenmemesi gerektiğini de açıklamış oldum kısaca… Gelelim Süleyman Soylu’ya…

Bilimsel olaylarda “elle tutulur” veriler üzerinden gitmek gerek. İstifa konusunda, Cuma günü yapılan beceriksizlik, bardağı taşıran son damla olmuş, görünen bu. Ki doğrusu da budur.

Defalarca “Cumhurbaşkanı süreci kontrol etti” demesi, gerçekten üzerinde düşünülecek bir şey. Buradaki sorun 48 saatlik yasak değil, aksine bu yasağın uygulanışıdır. Halkın paniğe sevk edilmesi ve her şeyin zora sokulmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, böyle bir kararı Bilim Kurulu veya uzmanlara danışarak uygun görmüş ve İçişleri Bakanına böyle bir uygulama emri vermiş olabilir. Sonuçta Sağlık Bakanı FAhrettin Koca 48 saatin önemine vurgu yapıyordu sık sık [1].

Dolayısıyla “Cumhurbaşkanı böyle bir emir verdi, bak şimdi iş Süleyman Soylu’ya patladı” demek bana göre yanlış. Çünkü 48 saat vurgusuna Sağlık Bakanı ve uzmanlar dikkat çekiyordu, Cumhurbaşkanı da bu öneriyi dinlemiş olabilir. Olay halkı paniğe sevk etmek ve süreci yanlış yürütmek. Halkın öfkesi; sağlık çalışanları, bilim kurulu ve Sağlık Bakanının da tepki böyle istifayı zorunlu kıldı. Herkes, kendi seçmenleri dahi öfke içerisindeydi. 22 Mart’tan bu yana oluşan durum yok edildi. Yani böyle bir pervasızlık olmaz. Bu yüzden “Cumhurbaşkanı böyle karar verdi, bak şimdi Süleyman Soylu’ya patladı” gibi bir düşünceyi ben saçma buluyorum.

Süleyman Soylu’nun bu işe yatkın olmadığı şimdi görüldü. Fakat olağan zamanlarda da halkı gerdiği ve “milletin bütünlüğünü” sağlayacak bakanlığı çok yanlış yönettiğini düşünüyordum. Umarım düzgün bir atama yapılır ve Türkiye’nin aradığı huzur ortamı biraz sağlanır.

**

Fakat sabah kahvaltıda bu konu açıldı, anneme şöyle dedim (biraz daha House of Cards-vari düşünerek); eğer Süleyman Soylu’nun ayağının kaydırılması isteniyorsa böyle bir emir verilmiş olabilir dedim. Annem de “uygulamasaydı o zaman” dedi. Dedim ki bu sefer emre itaatsizlik olur. Yani tam Frank Underwood/House of Cards durumu yaşanabilir. Yani mecburen bu yasak alınacaktı.

Fakat biraz düşününce, aslında düzgün şekilde uygulanabilirdi. Dolayısıyla Süleyman Soylu’yu köşeye sıkıştıracak ve istifaya zorlayacak bir durum oluşturmazdı diye kendi kendimi çürüttüm. Süleyman Soylu, bu süreci kötü yönetti. Veya Süleyman Soylu’ya bağlı birileri. Her ihtimalde de, Süleyman Soylunun başarısızlığı vardı. Fakat tek istifa yetmez. Bu işi organize edemeyen 3-4 kişi vardır. Onların istifası/görevden alınması ŞART.

 

Sonuç Olarak

Umarım benim çizdiğim karamsar tablo gerçekleşmez, 2 hafta içerisinde her şey eski haline döner. Haftasonu iyice düşünülmeliydi, sokağa çıkma yasağı, Cuma gününden sonra kesin alınması gereken karar gibi görünüyor. Maalesef başından beri istemesem de, yanlış olduğunu düşünsem de ve herkes sokağa çıkma yasağı istediğinde dahi herkese dirensem de; Cuma günü yaşananlar eğer fazla insana bulaştırdıysa, 2 hafta çok kritik hale geldi demektir.

Sokağa çıkma yasağının şimdiye kadar gerekmediğini söylüyordum, Sağlık Bakanının açıklamalarına göre; hastahane ve hasta durumu, vaka ve ölüm sayıları da haklı olduğumu doğruladı. Fakat Cuma günü o kadar rezil bir durum oluştu ki, yarından itibaren 2 hafta sokağa çıkma yasağı gerekiyor. Fakat bu süreci karşılayacak “yalnızca ilk etapta” 40 milyar harcanacak para var mı? Faturaları bile ödediğimize göre, o kadar paramız yok, ekonomik durum o kadar da iyi değil. Fakat bu sefer, sokağa çıkma yasağı gerek diyorum.

Maalesef gelinen noktada sabah saat 5’te sokağa çıkma yasağı kararının alınması gerektiği gibi bir izlenim oluştu bende. Başından beri karşı olsam da, Cuma günü yaşananlar olmasaydı 2 ay içerisinde rahatlayacağımızı düşünsem de, şimdi böyle sıkı önlem almadığımızda başımızın ağrıyacağını düşünüyorum. Bu iş uzayabilir.

Sokağa çıkma yasağı olmasa bile toplu taşıma araçları iptal edilebilir, insanlar yan yana durursa ceza kesilebilir; eldiven ve maskesiz çıkanlar, maskeyi ağzına koymayanlar hapis cezası ve ağır yaptırımlara uğrayabilir fakat geçen hafta olduğu gibi bu hafta yaşanamaz! Yani yasak olmasa bile çok sert önlemler almak gerek.

Noterler vb daireler kapatılmalı,
Toplu taşıma araçları 2 haftalığına iptal edilmeli,
Maskesiz ve 2 metre mesafe bırakmayan insanlara ağır cezalar getirilmeli,
Polis ve güvenlik güçleri insanları durdurup, “nereye gittiğinn gerekçesini sormalı”.

Belki 2 hafta sonra vakalar patlamayabilir ancak ya patlarsa? Bu riski alabilecek konumda değiliz, kusura bakmayın.

**

Öte yandan Süleyman Soylu’nun başarısız bir bakan olduğunu düşünüyorum. AKP’li seçmenler, söylemleri nedeniyle gaza gelip; duygusal tepkiyle beğenebilir. Fakat ortamı sakinleştirecek, halkı bütünleştirecek bir bakan gerekiyor. İşin içinden gelen, adil kararlar verebilecek bir DEVLET ADAMI.

Komplo teorilerine de gerek yok. Göründüğü üzere Süleyman Soylu, haftalardır yapılan çalışmayı 2 saatte batırdı. Bizzat kendisi olmasa da, yönettiği kurum bunu yaptı. Fakat özellikle son 1-2 yıldır zaten siyasi tepkiler veriyordu. Dolayısıyla bana göre sürekli başarısızdı.

Türkiye için hayırlısı olsun…

Ekleme (13 Nisan)

İstifa kabul edilmemiş. Görünen o ki hükumet içerisinde bir şeyler oluyor, Cumhurbaşkanı ile Süleyman Soylu arasında neler oluyor veya hükumet içinde nasıl bir güç çekişmesi oluyor bilmiyorum ama bunun bedelini en çok millet ve sağlık çalışanları ödeyecek. Ne olduğunu ise bir kaç gün içerisinde anlarız.

Türkiye’de başkanlık sistemi nedir? İşte yaşananlardır.. Adaletsiz, liyakatsiz bir yönetimdir. Kaostur. Devlet gelirlerinin tükenmesidir. İstifayı kabul etmemek ve görevden almamak ya da istifa etmemek bir marifet değildir.

Şu noktadan sonra hükumette bir karışıklı varmış gibi görünüyor. Bu istifa bile sıkıntı yaratacak. Bu nedenle bile görevi bırakması uygun. Çok ilginç… Gerçekten ilginç.

Dünden beri aklıma şu takıldı, “bütün sorumluluğu ve hakaretleri üzerime alıyorum” bölümü oldu. “Hakaretleri üzerime alıyorum”… Direkt Cumhurbaşkanı tarafından ağır bir eleştiri mi geldi (buna az ihtimal veriyorum) fakat “Cumhurbaşkanına yakın olan” birileri hakaret mi etti?

Açıkçası Süleyman Soylu’nun gururla böyle bir karar aldığını düşünüyorum ki hakaret varsa çok büyük ayıptır. Hatta bu insanlar görevlerinden alınmalıdır. Benim gördüğüm bu.

Öte yandan yineliyorum; 2016’dan itibaren FETÖ ve PKK başta olmak üzere terör örgütleriyle mücadelede; istihbarat kurumlarının geliştirilmesi konusunda önemli adımlar atıldı. Fakat çok açık söyleyeceğim; Süleyman Soylu, “İçişleri Bakanı” gibi değil de, “AKP’nin bakanı” gibi davranarak CHP’yi ve seçmenlerini hedef almıştır. Açık açık durum budur, bu da başarıdan oldukça uzaktır. Ülkede bir kitleyi, bir seçmeni, bir partiyi bu kadar hedef almak başarı değildir!

Bknz:

Şunu söyleyen insanın görev süresince bir sürü insana “halkı kin ve nefrete tahrik” iddiası ile soruşturma başlatılmış, dava açılmıştır. Benim gibi, “Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı kınayan” insanlar dahil! Buna rağmen yukarıdaki sözleri söyleyen bir İçişleri Bakanı‘dır. Kimse bana başarısından bahsetmesin. Türkiye’nin özellikle son dönemde kutuplaşmasındaki en büyük paylardan birisi de Sülayman Soylu’ya aittir.

Son yaptığı marifet Cuma günü rezilliğidir. Bundan önce de “Osmanlıdan bu yana gelen” aşevlerine bağışları engellemek olmuştur (bknz: devlet olmak bu mu?). Yoksullara, yardıma muhtaç olanlara bakan belediyenin aşevlerine olan bağışlar bile durdurulmuştur. Bu zor süreçte yıllardır yapılan bağışlar siyasi kararla engellenmiştir.

Bu nedenle bana Süleyman Soylu’nun başarılı olduğundna falan bahsetmeyin. Sadece 365 günde, onlarca bu şekilde AKP’ye yarayacak şekilde siyasi ve halkı kutuplaştırıcı kararını sayabilirim.

Gelecek nesilleri değil, gelecek seçimleri düşünen bir zihniyet…

**

Son olarak: önümüzdeki 2 hafta kritik. İşe gitseniz bile lütfen HERKES VİRÜSLÜYMÜŞ gibi başkalarından çekinin ve bundan da önemlisi SİZ VİRÜS TAŞIYICISIYMIŞSINIZ ve herkese bulaştıracakmış gibi düşünerek; temizliğinize dikkat ediniz, kendinize dikkat ediniz.

bknz: Corona (Covid 19): Korunma Yollarını Öğrenin

 

[CNN Türk] (10 Nisan 2020). İçişleri Bakanı Soylu sokağa çıkma yasağının tüm detaylarını açıkladı. https://www.youtube.com/watch?v=BIH6e7sl7aY

[1] 48 SAAT EVDE KAL ÇAĞRISI! Sosyal medya 48 saat hiç çıkma çağrısı! Bakan Koca “evde kal” çağrısına uyan vatandaşları teşekkür etti!(29 Mart 2020). Sabah. https://www.sabah.com.tr/yasam/2020/03/29/sosyal-medya-48-saat-hic-cikma-cagrisi-bakan-koca-evde-kal-cagrisina-uyan-vatandaslari-tesekkur-etti

Son Değişiklik: 13/04/2020 - 09:53
Kategori: Genel - Politika
Etiketler: , ,
%d blogcu bunu beğendi: