Sivas Kongresin sonrasında, “Kongrenin” gösterildiği adaylar çoğunlukla seçimlerden galip çıkmış, yeni meclise seçilmiş ve Kongre çalışma merkezini Ankara’ya taşımıştı. Atatürk ise Erzurum temsilcisi olarak Ankara’daki temsil heyetine katıldı. Temsilciler, Ankara’ya gelerek, mücadelenin genel stratejisini belirlemek için toplantı yaptı.

Mebuslar, Atatürk’ün tüm çıkışlarına rağmen İstanbul’a taşınma fikrini desteklediler. Atatürk, bunun olmayacağını, İstanbul’un işgal altında olduğunu ve silahlı direniş dışında seçenek olmadığını, tutuklanacaklarını söyledi. Fakat dinletemedi ve faaliyet merkezi Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştı. Liderlik ise Mustafa Kemal’den Rauf Bey’e geçmiş oldu. Üstelik Atatürk, Meclis Başkanı da seçilmemişti. Yani görünürde kaybetmişti.

1920’nin Ocak ayında toplanan mebuslar, Türkiye’nin haklarını savunmak için iş başı yaptılar. Rauf Beyin önderliğinde, Padişah’ın ya da İngilizler’in diktatörlük girişlerini reddettiler. İngilizler tüm emirlere kayıtsız şartsız itaat talep etti, mebuslar ise bu talepleri umursamadı.

Antep ve Urfa’daki Fransız karagâhları kuşatılmış, Kuzey Suriye’deki Türkler, Fransızlara saldırıp geri püskürtmüşler; İngilizler ise ordularını terhis etmeye başlamış (İngiltere’de durum özellikle Çanakkale’den sonra ve yıllardır savaştıkları için zaten sıkıntıdaydı), Kafkaslar, Kırım, Anadolu’dan çekilmeye başlamışlardı. Anadolu ve direniş güç bularak, moral kazandı. Silahlar teslim edilmiyor, birlikler çağrılıp eğitime alınıyordu. Padişah’ın kabul ettiği mütareke şartlarına uyulmuyor; Türkler, Çanakkale’de cephaneliğe baskın yapıp Fransız muhafızları ve silahları götürüyordu.

Bütün bunlar karşısında 16 Mart günü, İstanbul resmen işgal edildi. Rauf, Fethi ve diğer Millicileri tutuklayıp Malta’daki bir tecrit kampına gönderdiler ve Meclis-i Mebusan’ı kapattılar.

**

Bu gelişmeler sonucunda, Padişah son darbeyi vurmaya hazırlandı ve Harbiye Nazırı Süleyman Şevket Paşa’ya “Hilafet Ordusu” adı altında, gayri resmi bir ordu kurmasını emretmişti. ARtık bu orduyu dualarıyla kutsayarak, asilerin (Atatürk ve Misak-ı Milli’yi, Milli direnişi kabul etmişlerin) üzerine gönderdi ve Türkiye’deki bütün din adamlarını halka seslenmeye çağırdı; halkın Halife ve tahtın yanında olmaları için ikna etmek üzere köylere bile hafiyelerini gönderdi.

Halk, çağrılara kulak verdi ve dağınık gruplar halinde Padişah adına ayaklandılar. Kasabalar kasabalara, aileler ailelere, kardeşler kardeşe, baba oğluna düşmüştü ve Padişahın adamları da bunları körüklüyordu. Padişah, Millicilere yakınlık gösteren tüm memurları azlederek sadık tebaasına Ankara’daki vatan hainlerine karşı koymaları için dinsel törenlerle yayınladığı iradelerle Mustafa Kemal ve çevresindekileri yasa dışı ilan edip, onları öldüren kişinin kutsal bir görevi yerine getirmiş olacağını ve hem bu dünyada hem de öteki dünyada ödüllendirileceğini bildirerek onları idama mahkûm etti.

 

Yurdun Her Yeri Kor Ateş

Haber Ankara’ya kışın soğuğunun hâlâ hükmünü sürdüğü bir bahar akşamının geç saatlerine ulaştı. Mustafa Kemal kentin dışındaki tepelerden birinde kurulmuş, kasvetli bir bina olan Ziraat Mektebi’nin salonunda oturmaktaydı.

Pencerenin kenarında oturuyordu. Yanında Halide Edib ve kocası Adnan ile Ali Fuad vardı. İsmet (İnönü) ise başka pencereye yaslanmış, dışarıya bakıyordu.

Haberlerin hepsi de çok kötüydü; Yunanlılar geçtikleri yerleri yakarak, insanları katlederek ve ülkeyi ele geçirerek ilerlemekteydi. Fransızlar da güneyde hatrı sayılır bir başarı elde etmişlerdi. Padişah’ın ajanları doğuda Kürtler’i başkaldırmaya teşvik ediyorlardı. İç savaş her yanı kuşatmış, onlara doğru yaklaşmaktaydı. İsyanlar için için yanan bir ateş gibiydi: hiçbir işaret vermeden yeni yeni yerlerde, bir şurada bir burada hiç durmaksızın parlıyordu.

Halkla görüşmeler yapmak üzere gönderilen iki subay taşlanmış, hapse atılmış ve sonra da vatan hainleri gibi asılmak üzere İstanbul’a yollanmıştı. Ayaklanmayı bastırmak üzere gönderilen bir tümen dağıtılmıştı (tek düzenli ordu Kazım Karabekir’in ordusu idi, diğerleri dağılmış ve perişan halde idiler). Hendek’e gönderilen 24. Tümen pusuya düşürülmüş ve imha edilmişti.

Hilafetin Ordusu başarıya ulaşmak üzereydi; İzmit’in denetimi elindeydi, Bursa kentinin önündeki Biga işgal edilmişti ve Konya, Adapazarı ile bir çok kent, Padişah’tan yana olduklarını ilan etmişlerdi. Kazım Karabekir tedirgindi ve Doğu vilayetleri bağımsız bir eylem planından söz etmeye başlamış, Samsun’daki 15. Tümen Ankara’ya sadık kalmamıştı. İzmir önlerindeki tepelerde bulunan düzensiz çeteler de son derece gaddardı, denetimden çıkmışlardı. Bunların önderlerinden olan Çerkez Ethem, bağımsız bir hükümdarmış gibi davranıyordu. Bir bozgunculuk dalgası her tarafa yayılmıştı. O gün, Ankaralı hanımlardan oluşan bir heyet mektebe, O’nu görmeye gelmişlerdi: Erkeklerimiz öldürüldü demişlerdi, İngilizler İStanbul’da diye neden bu kez Ankara’da şehit edilelim? Bırakın İStanbul kendi başının çaresine baksın. Bu savaş, ümitsiz bir savaş. Bizim savaşa değil, barışa ihtiyacımız var.

Atatürk’ün Durumu

Bir koltuğa gömülmüş olan Mustafa Kemal, kurşuni paltosunu omuzlarına sarmış, astargan kalpağını alnına eğmiş, çenesi göğüsünde, yüzü kül renginde ve çizgili, bakışları ifadesiz, sessiz ve hareketsiz oturuyordu. O, ordusu olmayan bir kumandandı: güç ya da iktidar araçlarından herhangi birine sahip olmayan geçici bir hükümetin başkanıydı (Milli Hükümet, İstanbul kurtulana kadar görev yapacaktı). Oysa, Türkiye’yi yabancılardan kurtarıp bağımsız ve büyük bir ülke yapmak için ne güzel planlar yapmıştı ama ülke şimdi iç savaşla parçalanmıştı ve hâlâ yabancıların pençesindeydi. Uğuruna mücadele ettiği her şey, bütün o güzel planlar küle dönmüş, kendisi idama mahkûm edilmiş, başına ödül konmuştu.

Dışarıda karanlık bastırmıştı. Akasya ağaçlarının ötesinde, batıdaki dağların koyu gölgelerinin üzerinde uzanan gökyüzünde, çok alçakta yeni ayın gümüş hilali görünüyordu. Aşağıdaki çiftlikte büyük boz kurtköpeği, Karabaş, Ay’a doğru uluyordu.

Mustafa Kemal bu sesle kendine geldi, bir kurt gibi silkindi ve sert bis sesle konuştu. Ankara’nın bozkurtdu homurdanmıştı! Ayağa kalktı, dövüşecekti. Çaresizliğin pençesinden kurtulmuştu. Capcanlıydı, içi coşkuyla titriyordu. Bu ruh hali bütün odayı sardı ve diğerlerini de yeni umutlarla doldurdu. Dövüşecekti. Türkiye’yi her şeye rağmen kurtaracak ve onu büyük, özgür kılacaktı!

Bu Sırada Durumu

Mustafa Kemal, sık sık hasta oluyordu: böbreklerindeki sorun zaman zaman büyük acılar çekmesine, sık sık ateşlenmesine yol açıyordu. Hayatı sürekli tehlike altındaydı. Ankara çevresindeki köyler birer birer Hilafet Ordusuna katılmaya başlamıştı. Her an Ankara’da da ayaklanma başlaması ya da Mektep’e ansızın bir baskın verilmesi olasılığı vardı. Bu durumda şüphesiz hepsi linç edileceklerdi. Bir nöbetçi, gece çevrede şüpheli birilerinin dolaştığını haber vermişti ve ertesi sabah, büyük bekçi köpeği Karabaş, zehirlenmiş olarak bulunmuştu.

Mustafa Kemal ve Arif, giysilerini çıkartmadan uyuyorlardı: Arif akşamları uyuyor ve Mustafa Kemal’in uyduğu, sabahın erken saatlerine nöbet bekliyordu. Aşağıda avluda, dizginleri hazır, eyerlenmiş ve sadece kolonlarının sıkıştırılmasını bekleyen atları, o an gelecek bir mahmuz darbesiyle Sivas’a doğru yola koyulmak üzere hazır bekliyorlardı. Halide Revolver (silah) kullanmasını öğrenmişti. Adnan yanında zehir bulunduruyordu: Halifenin adamlarının yakaladıkları insanların tümüne yaptığı işkenceye maruz kalmaktansa zehri kullanmayı yeğleyecekti.

Direnç

biran bile gevşeme fırsatı bulamadan olağanüstü bir gerilimle yaşayan yıpranmış, yorgun ve hasta durumdaki Mustafa Kemal, ana salonun bir köşesindeki masasında, bir lambanın sarı ışığı altında sorunları tartışarak, raporları dinleyerek ve emirler vererek bütün gün boyunca ve gecenin geç saatlerine kadar çalışıyordu. Gelen telgraflar hep aynıydı: kentlerin birbiri ardına Hilafet Ordusu’nun eline geçtiği; her yanda yenilgiye uğranıldığı bildiriliyordu. Sık sık koyu bir kahve istiyor ve ardından kültablaları izmarit yığınlarıyla doluncaya kadar sayısız sigaralarını birbiri ardına yakıp, hırsla içiyordu. İsmet, bütün gece boyunca bir aşağı bir yukarı geziniyor ve fikir danışmak üzere Mustafa Kemal’in masasına gidiyordu.

Mustafa Kemal, köşeye sıkıştırılmış bir kurt gibi dövüşüyordu. Ne soru sordu, ne de merhamet gösterdi; Padişah’ın adamlarından her eline geçeni idama mahkum etti. Milliciler başarısız olursa ne yapacağını soran bir Amerikalı generale sert bir tavırla şu cevabı vermişti:

“Yaşamı ve bağımsızlığı için en büyük fedakarlığı yapan bir millet başarısız olmaz. Yenilgi demek, milletin ölümü demektir.”

Sonuç Alınıyor

Mustafa Kemal, “bu hareketi ya kazanacağız ya da yok olacağız” diyordu.

Yunanlılar’ın ilerleyişini durdurdular. Padişah taraftarlarının birbiriyle bağlantısız başkalarılarını acımasızca ezip, Ankara’yı tehlikeler kurtardılar. Maraş’a büyük bir saldırı yapıp Fransız karargahındaki askerleri öldürdüler ve ellerine geçirdikleri Ermenileri yok ettiler. (Padişah’ın adımlarının fitneleriyle ayaklanan) Kürtleri ezdiler. Konya yakınlarındaki demiryolu çevresindeki İtalyan müfrezelerini temizlediler. Eskişehir’deki ana demiryolu kavşağında bulunan İngiliz karargahına saldırıp onları denize dökünceye kadar kovaladılar. Anadolu’da ellerine geçirebildikleri tüm Müttefik subaylarını tutukladılar ve onları Malta’ya sürgün edilen mebusları kurtarmak için rehine olarak kurtardılar.

Bütün bunlar sonucunda, İstanbul’un işgali ve Padişah’ın durumu ile Millicilerin başarıları köylere kadar ulaştı ve her sınıftan kadın ve erkek gönüllü olarak cepheye koştu: köylü kadınlar silah ve cephane taşıdılar; maddi durumu iyi ailelere mensup kadınlar hemşirelik yapıp üniforma diktiler. Her biri tek tek Mustafa Kemal’e saygı duyuyor ve güveniyordu.

Hilafet Ordusundaki askerlerin çoğu firar etti; kalanları da savaşmayı ve kendi önderlerini öldürmeyi reddettiler; akın akın Ankara’ya koştular.

Ankara’ya koşan insanlar, kendilerine Büyük Millet Meclisi adını verdiler ve kendilerinin Türkiye’nin yasal olarak kurulmuş hükümeti olduğunu ilan edip, Mustafa Kemal’i ittifakla Meclis Başkanı seçtiler.

Atatürk ise Meclis Başkanı olarak Fransa’dan gelen bir mesaja şu cevabı verdi:

“Ankara’daki Büyük Millet Meclisi, payitaht yabancıların elinde kaldığı sürece Türkiye’nin kaderine hükmedecektir.

Padişah ve Hükumet düşmanın elinde olduğundan, oradan gelecek bütün emirler geçersiz ve hükümsüzdür. Milletin haklarına tecavüz edilmiştir.

Türk milleti sakin olmakla birlikte, bağımsız egemen bir devlet olma hakkını yeniden kazanmakta kararlıdır.

Dürüst ve onurlu bir barış yapmayı arzu etmektedir, fakat bunu yalnızca kendi güvenilir temsilcileri arayıcılığıyla yapacaktır”

 

Karanlığı Aydınlatmak İçin Kendini Yakmaya Hazır Mısın?

Üstteki bölüm, H. C. Armstrong’un yazdığı Bozkurt kitabından, alıntıdır.

Mevcut hükümet Türkiye’de işbaşı yaptığı günden itibaren “özelleştirme” ve “liberal adımlar” adı altında Türklüğe, Atatürk’e karşı adımlar atmış ve eğitim sistemi rezil ederek Türkiye’yi karanlık günlere sürüklemektedir.

Türkiye’nin ne durumda olduğunu henüz tam anlamıyla anlamakta zorlanacaksınız biliyorum fakat 2025’e doğru yaşanacak her türlü kriz ile (ekonomik, siyasi, kültürel, diplomatik vs); Türkiye’nin nasıl bir durumda olduğunu göreceksiniz.

Şu anda herkes bireysel çabalarla bir şeyler yapmaya çalışmakta fakat Atatürkçülerin, milliyetçilerin bir araya gelmediği, örgütlenmediği ve birlikte hareket etmediği bir süreçte hiçbir işe yaramayacaktır.

Muharrem İnce gibi İmamoğlu ve yeni yeni çıkacak isimlerin de hayal kırıklığı yaratması muhtemeldir. İşte bu süreçte insanlar ne yapacağını sorgulamaya başlayacak ancak buna daha var. 2025 civarında insanların gerçekten ne durumda olduğumuzu görebileceğini düşünüyorum. Fakat 2026-2027’lere kadar çözüm üretmekte zorluk çekeceğiz.

Bugün SA tipi yapılanmalı bekçilerin, zamlarla gelen gerçek enflasyonun ve her alandaki sorunların yansımalarını görmekteyiz ancak millet bunları anlayabilmiş değil!

Yukarıdaki bölümü bilerek verdim. Türkiye’nin gidişatını biraz olsun görebilen insanlar, kurtarıcı beklemekte. Oysa kurtarıcı beklemeyin, kurtarıcı olun sözünü gözardı etmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti kurumları; kurucusu Atatürk’ün, silah arkadaşlarının ve kurulduğu Milli Mücadele ruhunun bir hayli uzağına gitmektedir. Bunun sonucunda her alanda sıkıntılarla boğuşmakta ve bu sıkıntılar önümüzdeki yıllarda katlanarak çoğalacak ve çözümü imkânsız hale gelecektir. Hatta rejim tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.

Türkiye Cumhuriyeti’i kurulduğu dönemde yüzlerce yerli firma açılmış ve Atatürk, “her fabrika bir kaledir” demişti. Fakat günümüzde bu devlet kurumlarının yanında alttaki kurumlar, özelleştirme adı altında satılmıştır:

-Beymen > Katar
-Yargıcı > Kuveyt
-Cevahir AVM > Kuveyt
-İçim Süt > Fransız
-Dost Süt > Fransız
-Çamlıca Gazoz ve Saka Su > Japon
-Hayat Su ve Sırma > Fransız (Danone)
-Doğadan > ABD (Coca-Cola)
-Of Çay > ABD (Jacobs)
-Yeni Rakı > ABD
-Kemal Kükrer(Eskişehir markasıydı) > Japon
-Kent Gıda > İngilizlere sonra Fransızlara
-Filiz Gıda > İtalya
-Komili > Hollanda
-Banvit > Brezilya & Katar
-Hacı Şakir > ABD (Colgate&Palmolive)
-Hobby > Hindistan
-İpek Şampğuan > Fransız Loreal
-Can Bebe > Belçika
-Demir Döküm > Alman Vaillant
-Baymak > Hollanda
-İzocam > Kuveyt
-Filli Boya > Japonya
-Polisan Boya > Japonya
-Viko > Japonya
-Mutlu Akü > Güney Afrika
-Petrol Ofisi > Hollanda
-ABC Kimya > İsviçre
-Yemek Sepeti > Alman Delivery Hero
-Gitti Gidiyor > Amerikan EBay
-Trendyol > Çinli Ali Baba
-Maç Kolik > İngiltere

**

Türkiye giderek ekonomik, kültürel ve politik bir sömürge haline gelmektedir. Üstelik yuğtubırlar ve plaza çalışanları da buna oldukça destek vermekte.

Bunca şeyin ardından diyeceğim  o ki; benim Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk, silah arkadaşları ve bu insanları izleyen yüce Türk milletine minnet borcum var. Yukarıda yazdığım zorluklar ve nicesine katlandı Atatürk, silah arkadaşları ve Türk milleti! Fakat pes etmedi, başardı.

Türkiye gittikçe karanlığa mahkûm olmakta. Türkiye’yi, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin geleceğini (yani çocuklarımızın geleceğini) kurtarmak için için; Türkiye’yi aydınlığa kavuşturmak için gerekirse kendimizi yakacağız!

Buna hazır mısınız veya ne zaman hazır olursunuz bilmiyorum ancak 2025’e kadar çok zor dönemlerden geçeceğiz ve öngörülerim doğru çıkarsa, 2026-2027’den itibaren yeni arayış başlayacak, düşünce tarzı değişecek ve yoğun çabalar sayesinde; Türkiye’yi dünyada ve bölgede model ülke haline getirecek hareketi başlatacağız ve 2030’da iktidar olacağız!

Bunu başarabilirim veya başaramayabilirim, bilmiyorum. Fakat sadece şu soruyu cevaplamanızı istiyorum: “günü geldiğinde, Türkiye’yi aydınlatmak için kendini yakmaya hazır mısın?”. Benim ölüm, hapis veya herhangi bir korkum yok. Tek korkum, 2030 amacımı gerçekleştirememek.

Eğer korkunuz varsa, şu görsele bakmanızı öneririm:

**

20’li yaşlara kadar ülke kaynaklarından beslenen, sonra temelli ülkeyi terk etmek isteyen,
Yaşadığımız bazı şeylere katlanamayan tonla genç mevcut.
Fakat Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı ve hatta daha öncesindeki nice savaşta can veren kadın, erkek, yaşlı, genç (hatta çocuk) sayesinde bu ülkede rahat nefes alabiliyoruz!

Bugün Van’da çığ altında kalanları kurtarmak için görev yaparken çığın altında kalarak can veren; yani vatan ve millet için can veren insanların haberini aldık…. Yerleri uçmağ (cennet) olsun. Milli Mücadele’deki ruh budur.

Bu nedenle şu soruyu kendinize sorun, her ihtimali düşünerek sorun; “Türkiye’nin aydınlığa kavuşması için, kendinizi yakmaya(!) hazır mısınız?”. Tabi ki burada “yakmak” mecazi bir anlam taşımakta…

Bu riskleri göze alabilenler ile, 2030’da görüşmek üzere!

Kategori: Genel - Hayat - Politika - Tarih
%d blogcu bunu beğendi: