Ortalama okuma süresi: 13 dakika

2019’un Ekim ayında, 3-4 günlüğüne Kazakistna’a gitmiştim. Blog üzerinde gezi yazısını yazmadım. bugün bayram (bayramınızı da kutluyorum) ve evlere kapandık. Madem öyle, biraz içinizi ferahlatmak için Kazakistan gezisi gönderisini yazayım dedim.

Daha önce Bulgaristan gezisini yazmıştım. Burada size “Kazakistan yüzölçümü açısından 9. büyük ülkedir, Politika ağırlıklı minimalist blog olduğu için tabii ki “şu ülkede bu yemekler var, şöyle giyim tarzı var, şu AVM’ler var” şeklinde moda, yemek vb konulardan öte; normalde de dikkatimi çeken detayları anlatacağım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümü mezunu olarak; Bulgaristan, Sırbistan, Kazakistan ile birlikte (eski dönemde sosyalist rejim ile yönetilmiş) Türkiye ve bazı bölümlerini gezebildiğim Hollanda, Belçika gibi ülkeleri mümkün olduğunca karşılaştırmaya çalışıyorum.

 

Kısa Bir Özet: Önyargılarm Yıkıldı

Kazakistan’ı nasıl biliyorsunuz? Kabul etmekte zorlansam da bu konuda oldukça cahilmişim. Uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak bölgeyi bir görüp yeterince araştırmamışım. Fakat gidip görünce, gerçekten tokat gibi yüzümde patlıyor…

Google’dan gelen okuyucular için: KKTC, DAÜ’de uluslararası ilişkiler okudum ve %80 belki %85’i yabancı öğrencilerdi. Kazakistan’dan Nijerya’ya, Libya’dan İtalya’ya bir çok öğrenci vardı; Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Tacikistan, Özbekistan gibi ülkelerden de bolca arkadaşım oldu. Daha burada milletlere bakarak ülkelerin ayrımlarını görebiliyordunuz. Örneğin Azerbaycanlı kızları çok seviyordum çünkü tam bir Türk gibiler; mertler, becerikliler, cesurlar, sosyal hayata katılırlar… Atatürk’ün istediği Türk kadını gibi yani! Kazakistan’da da böyledir. Ne İslam adı altında Araplaşarak sosyal hayattan çekilmişler, ne de Batı hayranlığı ile kadınlar seks objesi haline gelmiş. Türkiye’de de umarım bir gün böyle olacak.

Kazakistanlı öğrenciler daha modern, daha girişken idiler. Mesela Libya, Filistin vb yerlerden gelenler biraz daha tutuk oluyordu. Ne demek bu? Biz Türkler de böyleyiz; duygularımızı ifade etmekte zorlanıyoruz, iletişim kurmakta zorlanıyoruz. Bende böyleydim ve üniversitede açıldım, çok büyük katkıları oldu. İşte bu tarz farklılıkları görüyordum.

**

Türk Birliği hayal mi?” gönderimde yazmıştım, biz bu ülkeleri yeterince tanımıyoruz; ne düşünüyorlar, ne istiyorlar, kültürleri nedir, yaşam tarzları nedir… Hiçbir konuda fikrimiz yok. Herkes bizim gibi yaşasın, düşünsün, giyinsin, oy versin isteyen bir millet haline dönüştük. Bakın Kıbrıs Türkleri özgürlüğüne düşkündür. Türk Birliği’nden bahsediyoruz ancak Türki Cumhuriyetlerini tanımıyor. Bu yaşananlara ben de kızıyordum fakat Kazakistan’a gittiğimde, bindiğim uçaktan insanlarına, ekonomiden anlayış farkına kadar her şey yüzümde tokat gibi patladı…

Bu yüzden önyargıları yıkan gezi diyorum. Nedenine hemen uçakla başlayalım…

 

İlk Dersimi Scat Havayollarına Binince Aldım

Millet olarak özellikle son yıllarda Arap-vari bir gösteriş girdi hayatımıza. Bir şeyin nasıl çalıştığından çok nasıl göründüğünü dert ediyoruz (bknz: minimalizm). bindiğimiz araba, saçımız başımız, masaya konan sigara paketi, anahtarlık ve telefonunun en pahallılarından olması… Ülkede ne çok bu saçma sapan algıdan rahatsız idim. Kazakistan gezisi bu nedenle boğulduğum dönemde “hava almamı sağlayan” bir mola oldu.

Herhalde bir Türk sorunu: Batı’yı gözümüzde çok büyütürken, doğu ülkelerini biraz küçümsüyoruz… Türk Havayolları ile 9 yıl boyunca KKTC’ye gidip geldikten sonra, Kazakistan’ın Scat Havayolarına binerken, biraz burnu büyüklük ettim sanıyorum.

**

Uçağa geçtim oturdum. Bir baktım, normalde kapının orada olması gereken panel yok? Direkt giriş çıkış her şeyi görüyorum? Üstelik “Först Kılas” (götü büyük kodomanlar) bölümü yok? Nasıl yahu?

Daha bununla da bitmiyor, koltuğa bir oturdum, etiketler falan kötü durumda. Dedim haydaa… Şimdi bu uçakta bize yemek verirlerse şanslıyız. Hatta yemeği geçtim acaba sandiviç falan verirler mi? Aktarma yaparak gittik ve geldik. Karagandi gideceğimiz yer. Normalde Kıbrıs’a bile rahat gidemiyorum, 3,5-4 saat ne yapacağız?

**

Öyle böyle işlemler tamamlandı ve uçak taksi yaparak piste gidiyor. Ben de yukarıdaki düşünceleri içimden geçiriyorum… THY ile gitsek 2-2,5 katına geliyordu. Bu bile pahalı. Fakat yapacak bir şey yok. Tam taksi yaparken şeker vermeye başladılar. Tepsi gibi bir şeyde veriyorlar. Millete bir baktım önüne gelince millet avuç avuç alıyor. Bana uzattılar, bir tane denemek için aldım. O da çok güzelmiş:

**

Şeker o kadar güzelmiş ki… Fotoğrafını çektim. Gereken iritifaya geldikten sonra, sandiviç dağıttılar, rahatladım. Çöpleri topladılar. Sonra içecek ikramı başladı, o bitti. Yarısını geçtikten sonra bu sefer yine bir şeyler dağıtmaya başladılar, bir baktım yemek. Haydaa?? Ne oldu? Sandiviç verirlerse iyi demiştik?

Bana sorsanız, hiçbir şeyi dış görünüşüne göre yargılamam. Fakat demek ki neymiş? Kültürmüş, toplum algısıymış. Toplumda eleştirdiğim şeyleri dahi yapabiliyormuşuz. Bir yemek geldi… Kimse kusura bakmasın da THY’den kat kat iyi. THY ile Belçika’ya gittim, KKTC’ye gittim, Sırbistan’a gittim ama yok kesinlikle THY’den iyi hizmet var.

Alttaki görsel, gelirken çektiğim “kahvaltı”. Aynı şekilde çay kahve ikramı (gelene kadar 2 ya da 3 kez içecek ikramı) yapıldı.

**

Kalkıştan önce şeker, kalkıştan sonra ekmek arası bir şeyler, sonra içecek servisi, sonra yemek, yemekten bir süre sonra yine içecek servisi, inişten önce şeker… Hem de lezzetli ve yüksek kaliteli ürünler.

Size bu bölümü bitirmeden son bir vuruş daha yapayım… Kalkıştan önce dağıtılan şekerlerden herkes avuç avuç alırken bir tane almıştım ya, inerken 2 tane aldım. Hatta dönüşte 3 tane bile aldım farklı farklı ama olay burada değil. olay şurada: şeker vermelerin nedeni kulak tıkanmasını önlemek.

Ben böyle olduğunu düşünüyorum. Bu da bizi nereye getiriyor? Sosyalist anlayış ve insana değer veren zihniyete…

 

Farklı Kültür Farklı Disiplin: Sosyalizm Geçmişi

Türk millet, olayları uçlarda yaşar. Yani salgın konusunda da toplum genel olarak ikiye ayrıldı (ilk günleri düşünün); 1- hiçbir şey olmaz bana tayfası, 2- dünyanın sonu geldi ne yapacağız tayfası… Her konuda böyleyiz. Youtube’a aslan-kaplan karşılaştırma videosu koydum, küfürleri bir görseniz… Futbol, siyaset, din ve hatta BİLİM olan tarih, ekonomi vb alanlarda bile bu şekilde duygusal ve kutuplara ayrılmış şekilde yaşıyoruz.

Gerek Soğuk Savaş, gerek bu dönemde ülkücü gençlerin ABD destekli silahlı gruplar oluşturulara paramiliter eğitim ile komünizme karşı duruşunda milliyetçiliği sosyalizm düşmanı hale sokması vb nedenler yüzünden (temelinde cehalet ve batı propagandası yatıyor), komünizm duyduğunda muhafazakarlar ve milliyetçiler birden su gören kediye dönüşüyor. “Komünizmin anlatılmayan tarihi ve kanlı yüzü” yazısını yazmış biri olarak söylüyorum. Bu kadar kutuplaşmayın. Komünizm bana göre uygulanabilir değil ve gelişimi, düşüncesi ve yapılanlar sonucunda Nazilerden bile daha sert bir sistemdir gözümde.

Tamam kötü fakat hiç mi haklı yanı yok? Ya da iyi yanları? Veya desteklediğim liberal düşünce (kapitalizm=liberal ekonomi) çok mu iyi? Değiştirilmesi gereken yer yok mu? 1970’lerden sonra neo-liberalizm ortaya çıktı ve klasik liberallere göre kökenlerinden tamamen uzaklaştı (ki bir anlamda doğrudur). Salgından sonra da böyle bir hareket bekliyorum. Yani hiçbir şey mükemmel değil, fakat iyi olan, doğru olan yanları alacağız. Tıpkı neo-liberallerin yoksul ve işçilere çeşitli hak ve destek vermezlerse sistemin çökeceğini görmesi gibi…

Peki başka ne farkları var? Bunları açıklamak gerek.

İki Kutup Diğer Taraf

Bu konuya örnekle başlasam daha iyi olacak.

Annem akademisyendir ve kongre, toplantı, Avrupa Birliği proje hakemliği vb bir sürü nedenle yeri geldi Hindistan’da 3 ay kaldı, yeri geldi Amerika’ya gitti, Japonya’ya Belçika’ya gitti… Say say bitmez. 25’e yakın ülke ve 40’a yakın yabancı şehirde bulundu. Her yerde İngilizce kullandı, İngilizce ve özellikle alanıyla ilgili İngilizce’yi iyi bilir.

Uçağa bindik, kalkışı yaptık, içecek vs isteyip istemediğimizi soruyorlar. Annem İngilizce “can I take bla bla” dedi, hostes verdi, annem teşekkür etti ve hiçbir şey demedi kadın ama verirken bile sert verdi. Annem zaten eski Doğu Almanya bölgesinden de biliyor biraz daha sertler. Bana sordu, ben de Rusça olarak istedim, vergi ve Rusça teşekkür edince gayet güler yüzlü şekilde önemli değil dedi (ya haçu mineralna voda pajalusta vs..). Rusça bilmem ancak temel şeyleri arkadaşlardan öğrenmiştim.

Orada canlı halde gördüm, hani Avrupa veya Avrupalı ülkelerin sömürgelerinde, akdemik alanlarda çatır çatır İngilizce konuşuluyor ya; işte o Türkiye’den sonra yok. Türkiye’de bile yok gerçi. Bitiyor. Bulgaristan’da, Sırbistan, Kazakistan ve hatta Fransa falan fark etmiyor; siz İngilizce konuşursunuz, onlar anlasa da konuşmaz. Biz ise İngilizce konuşacağız diye yırtınıyoruz. Ne yazmıştım? “Türkiye kültürel olarak bir sömürgedir“.

Bulgaristan’a gittiğimde, sürekli Türkçe konuşulan akrabaların yanına gitsem de 3 haftada hem Kril-Metodi abecesini (alfabe) hem de kafeye falan oturup “ya iskam dıva hılap” (iki dilim ekmek istiyorum) gibi hesap şu bu şeyleri söyleyecek kadar öğrendim. Rusça da böyle temel şeyleri bilince işler değişiyor. Diğer ucu görüyorsunuz.

**

Bölümde okurken, eski SSCB ülkelerinden gelenler, derslerde anlatılanlar sırasında parmak kaldırıp “biz şöyle biliyoruz” diyordu. Bir gün uluslararası ekonomi dersinde Dünya Bankası ve IMF’nin, Soğuk Savaş döneminde yaptıklarını hocamız anlatırken el kaldırıp; hocam hep batı dünyasındaki adımları görüyoruz, Sovyetler Birliği ne yapıyor bilmiyoruz, anlatılmıyor demiştim. Gerçekten de böyle. Kitaplar hep Batı anlayışı ve Batı ülkelerinin yaptıklarını anlatıyor. İyi de Soğuk Savaş’ta IMF ve Dünya Bankası’nın liberal politikalarına karşı, ülkeleri etkilemelerine karşı SSCB ne yapmıştı? Boşluk.. Ben kendi çabalarımla işçi sendikalarını vs desteklediklerini öğrendim ancak okullarımızda böyle bir kafa var. Kaldı ki hocamız sosyalizmi savunan biris ve DAÜ’de Türkiye’den çok daha özgür bir yer. Ancak yukarıda da dediğim üzere, eleştirdiğimiz şeyleri bile yapıyoruz ya da müfredat şu bu bizim elimizi kolumuzu kısıtlıyor. “Diğer görüşü” hiç bilmiyoruz.

Bu nedenle Rusça öğrenmeye başlamıştım ancak devam ettiremedim. Bu aralar tekrar başlayacağım. Uluslararası ilişkiler mezunu öğrencilerin iyi bir İngilizce bilmesi ve sonra da hemen Rusça öğrenmesi taraftarıyım. Yaşanan olaylara sadece Batı gözüyle bakıyoruz. Rusça bilirsek sadece Rusya gözüyle değil; Asya ve Doğu gözüyle de olayları değerlendirebiliriz. Bu nedenle Rusça öğrenmek önemli.

 

Geniş Yollar, Yeşillik ve İnsana Verilen Değer

Google haritalardan bakarken yüksek panaroma keşfettim Karagandi üzerinde çok güzel bir görsel gördüm. Onu da altta bir kaç resim ile birlikte vereceğim.

Komünizm ile tanışmış ülkelerde gördüğüm bir kaç şey var. Daha sonra araştırınca, “şehir planlaması” ile ilgili bir sürü şey gördüm. Komünist ideolojide şehir planlama ile ilgili bir kaç İngilizce kaynak bulsam da çok önemli şeyler Rusça. Gerçekten bu şehirlere gidip gördüğünüzde düzeni görüyorsunuz öncelikle…

200 küsür binlik Rusçuk’a gitmiştim (Bulgaristan gezisi konusunda detaylıca görseller vs var), iki kez gittim ve araba ile gittim. Ülkeyi bir anlamda boydan boya dolaştık. Yollar mükemmel, ağaçlar arasından gidiyorsunuz. Şehirlerde yine eski ağaçlar var, yeşillik var. Fakat 200 binlik Rusçuk’un ara sokakları iki şeritli ve büyük caddeleri üç şeritli. İKİ YÜZ BİN!

İstanbul’a bakıyoruz, 20 milyon anlık nüfus var ancak ana yolları 3 şerit. Üstelik 3+3+3=3 gibi saçma mantık ve X (kesişen) saçma mantık yüzünden trafik sıkışıklığı oluyor ve kural tanımaz sürücüler de cabası! (detaylı bilgi: trafik sıkışıklığının nedenleri).

Bulgaristan’da köyden, diğer köye geçerken “dur” tabelası vardı. Gece idi, yavaşladım. Baktım ışık yok, devam ettim. Akrabam dedi ki “dur dur”, hemen frene bastım. Dedim ne oluyor? Araba geliyor zannettim. Dedi ki bak “dur” tabelası gördüğünde eğer araba durup devam etmezse, ceza yersin. Nasıl yahu dedim? Böylemiş. Bulgaristan’da kural var. Dönel kavşaklarda, önceliğin kime olduğunu biliyorlar. Kazakistan’da da böyle… Yaya geçidi olmasa da yol veriyorlar. Böyle bir durum var.

Bunların dışında düzen… Sırbistan, Kazakistan, Bulgaristan… Buralarda dikkatimi çeken şey; çok büyük, gerçekten çok büyük parkların olması. Gerçekten büyük ama, orman gibi büyük! Geniş sokak, kaldırım, yollar var. Geniş meydanlara bağlanıyor. Bu meydanlarda tiyatro, opera, stadyum gibi kültürel etkinlikler yapılıyor. Hemen karşısında etkinlik öncesi ve sonrası toplanmak için büyük parklar da yapılıyor.

Bunlar benim bilip işaretlediklerim, biraz bakarsanız daha fazla müze, tiyatro, sosyal alan ve park vb şeylerin olduğunu göreceksiniz. Ben Ar-Nuvo konuk evinde kaldım (adı bu ama hotel). Kon sözcüğünden kon-uk, kon-um, kon-uş-lan-mak gibi bir sürü şey üretilirken, Kazakistan’da bile “konukevi” yazılırken bizim “lokasyoncu” tayfaya fırıncı küreği ile kaç kez vurmak gerek size bırakıyorum.

Dikdörtken işaretlediğim yeşil alanın görselini atayım:

Evet iki yol arasındaki ve tiyatro karşısındaki park bu! Girişi de şöyle (bensiz resim yok maalesef), Doşka anıtı, Puşkin anıtı vb gibi şeyler var yani öyle sadece “park” değil:

Sadece o dikdörtken böyle… Göletli park nasıl siz düşünün.

Görebileceğiniz üzere bol bol yeşillik, park, anıt, sosyal tesis, geniş yollar falan var. Böyle bir kafa. Neden? Komünizmin temellerine inmek gerek. Çok detaya girmeyeceğim fakat kısaca; insan hakları, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı ve denge denetim (yasama-yürütme-yargı), basın özgürlüğü gibi tonla kavram “liberal düşünce” ile birlikte gelişmiş iken, demokrasi konusunda komünistler fazlasıyla iddialı. Demokrasi bizimkisi diyor. Neden? Kabaca komünistler diyor ki; madenler, ormanlar, caddeler vb her şey toplumundur. Toplumun olan şeyi de, toplum için devlet işletir (detay: ekonomik sistemler ve farkları). Kabaca buradan kaynaklanıyor. Bulgaristan göçmenleri nasıl karda kışta kendi kapısının önünü temizliyordu? Çünkü Bulgaristan’da böyle bir sistem vardı. Bizde ise evini sokağa süpüren sistem var. Haliyle tek kişinin geçemeyeceği kaldırımlar, 20 milyonluk şehre 3 şeritli yollar… Her şey normal. Üstelik sosyalizmde planlama var. Ekonomik planlama, şehir planlaması vs. Bu nedenle gelişirken daha bilinçli ve hesaplı gelişme oluyor. Bizde ise imar affı çıktıkça, gecekondular ve kaçak yapıları bol bol görürsünüz. Denetim yok, denge yok, sistem yok, bilinç yok, kural yok, yasak yok, ceza yok…

Biraz Karaganda…

 

 

Bina ve Düşünce Farklılıkları

Birazdan altta anlatacğaım ancak bir firma ile iş görüşmesi yapmak için gittik. Gizlilik sözleşmesi olduğu için fazla detaya girmeyeceğim ancak bize tesisi gösterdiler (ki muazzam), bu sırada bir makina gösterdiler. Ne yaptığını anlatıyorlar. Tabii benim alanım değil, pek anlamadım ancak butonlar ve yapısına bakınca dedim herhalde 1970’lerden kalmadır (uçakta kırılmış önyargıyla bile böyle düşündüm ne yalan söyleyeyim…), ardından yeni yaptırdık dediler. İçimden Alman mühendislerinin daha iyi iş çıkartacağını düşündüm. Derken çıktık, annem dedi ki 3 makinenin işini yapan tek makine yapmışlar.

İşte o zaman şunu anladım; Sovyetler ve Asya mantığı “gösteriş” değil, işlev üzerine kurulu. Mesela Mercedes vb şeyleri fazla bulamazsınız. Evet belki “lojistik” nedenler diyebilirsiniz ancak değil, Toyota falan kullanılıyor. Türkiye’de 1,5-2 milyonluk olacak Toyota jipler kullanılırken olayın para olmadığını da anlıyorsunuz. Dayanıklılık. Oradaki insanlar Toyota gibi “daynaıklı, verimli” araçlar tercih ediyor. Araçların hepsi tertemiz ve yeni.

Bunları görünce, mantığı anlıyorsunuz; uçakta godoman sınıf olmasına gerek yok, First Class ayrımcılıktır. Eşitlik ilkesine karşı. Kapı olmasına da gerek yok. uçağın çok süper görünmesine de gerek yok! Lezzetli yemekler, sürkeli hizmet ve hatta “kulakların tıkanmasın” diye kalkış ve inişten önce şeker ikram ediliyor. 3 makinenin işini bir makine yapıyor fakat nasıl göründüğü çok da önemli değil. Zaten Alman makineleri de sağlam olan şeyleri fazla değiştirmiyor (sağlık sektöründe kullanılanlar)… Yani aydınlanma yaşadım. Yıllardır takip ettiğim minimalizm bu değil mi? Bu tabii ki, Asya’da böyle bir düşünce var.

Peki biz, Orta Asya’dan gelen Türkler olarak ne zaman bu kültürden koptuk? Mevlevilik, Bektaşilik gibi Türk+İslam kültüründen koparak İslam adı altında Arap kültürünü benimsediğimizde mi? Yoksa Batı hayranlığı içerisine girerek Türkçe yerine İngilizce, Türk kültürü yerine Amerikan kültürünü benimseyerek; kendi dilini, kültürünü, tarihini bilmeyen ve olayların farkında olmayan gönüllü sömürge haline geldiğimizde mi?

**

Birinci resimde, otelde göreceğiniz üzere belki en kaliteli diş fırçası ve jilet vs yok ancak var. İşimi gördü mü? Gördü. Anladığım mantık budur. İkinci resimde ise otelin ortak alanından bir bölüm. Burada internet de var, kitaplar ve günlük gazeteler de… Yani komünist kültür böyle ki son görselde yemek bölümünü göreceksiniz. Ben bu kültürü veriyorum.

Duvar resimleri (kıyaslayın diye benim de olduğum fotoğrafı koydum), kalınlığı gösteriyor. Şu an bunları yazarken, üstte herhalde 10-15 kişinin olduğu Suriyeli aile (ki 8 ay geçmeden 10’a yakın uyardık, çıktı, söyledik, geceleri uymadıklarından uykusuz bıraktılar ama anlamıyolar düpedüz GERİZEKALILAR), sesleri geliyor. Duvarlar ince. Gerçekten ince. Kahkahasından halı koymadan ayakkabıyla gezdikleri için topuk sesine, 15 kişi kaldıkları için sürekli çekilen mobilya sesine ne ararsanız var. Bir de Kazakistan’daki bu duvarlar… Yani bizim mühendisleri, mimarları, bu binaları yapanlar bazen komaya sokmak istiyorum. İstanbul’a geldim geleli hiçbir apartmanda rahat değilim. Tamam mutlak sessizlik olmayacak fakat milletin gaz çıkartmasını bile duyacak kadar ince duvarı kullanmak nedir? Biraz daha kâr yapmak için kim bilir nelerden çalınıyor… İşte Kazakistan’da bu yok.

 

Yenilenen Kazakistan ve Nursultan Nazarbayev

Nazarbayev’i çok seviyorum. Fikirleri gerçekten doğru. Özellikle İslam-çağdaşlık dengesini kurduğu gibi, Türk kimliğinden SSCB döneminde uzaklaştırılmış bir halkı tekrar çağdaşlaştırarak Türklüğünü hatırlatıyor. Bir anlamda Kazakistan’ın Atatürk’ü diyebiliriz. Kaldığı yeri de gördüm. Kendi kendine yetebilen bir çiftlik, füzelerle de korunuyor, onları da uzaktan gördüm.

Gezdiğim yer ise çok önemli bir enstitü idi. Türkiye’de eski adı TBAM olan Anadolu Üniversitesi birimi gibi ancak çok daha büyük ve sadece akademik değil, önemli işler de yapan bir yer. Türkiye’den de bitkiler yollanmış.

 

Şoför bizi getirip götürüyordu. Tabi Rusça çat pat konuşuyorum ama normal konuşabileceğim bir durum yok. Sonra Türkçe konuşmaya başladık. Dedemin ailesi Kırım’dan Romanya ve oradan Bulgaristan’a göçen aile ve Tatar. Tatarcaya biraz benziyor. Koşuabildiğimden değil ancak anlıyorum. Mesela konuşurken “hın beş” diyor, mın/hın tarzında genziden; beş dediğini anlıyorum ama ne? Sonra jeton düştü, “bin beş” diyor. Bizler nasıl İngilizce, Farsça, Fransızca, Arapça sözcükleri almışız; onlar da özellikle Stalin döneminde Türklüklerinden ve Türkçe’den kopartılıp Rus kültürü ve Rusça’yı almışlar. Biz nasıl Atatürk ile Türk olduğumuzu öğrendik, Türkçeye yöneldik; onlar da Nazarbayev ile aynı şekilde bir dönüşüm geçirdiler.

Bakkala girip Rusça şundan istiyorum, bundan istiyorum falan diye her şeyi anlatıyorum, su falan da söylüyorum veriyor. Ne kadar diyorum oraya kadar da sorun yok ancak tutarı söyleyince anlamıyorum; hesap makinesine yazıyorlar sağolsunlar 😀 Sayı işi zor.

Bunun dışında bir dükkana gittik, bir mont beğendim bazı yerleri kürklü. Bir giydim, deyim yerindeyse “cuk” oturdu. Rusça ne kadar diye sordum, kadın söyledi anlamayınca İngilizce söyledi. Biraz da Türkçe biliyor. Para birimleri Tenge. Annem dedi ki çok uygun alalım, Türkiye’de bu paraya bulamazsın. Türk lirasıyla 350₺ tutuyor. Hesaplıyorum, yahu diyorum galiba bir sıfır eksik… Yok dedi. Kart çekmeyince (bin lira yurtdışı limit var) işi anladık. Fakat gelince öğrendim ki, oraya zaten burada dikilip yollanıyormuş.

Fakat halkı çok yardımsever. Tam Anadolu insanı. Ne demek bu? Anadolu’ya gittiğinizde orada “Türk balası” görürsünüz; candan, biraz utangaç, dürüst, ahlaklı, yardımsever olduğu bellidir. Tam Türk işte… Ne İslam adı altında Araplaşmış ne de Batı özentiliği ile yozlaşmıştır; Türk’tür. Türk kültürü vardır. Sonradan büyükşehirlere gidip biraz görünce değişenler gibi değildir; utanmasını bilir, nereden geldiğini bilir vs. Aynen Kazakistan Türkleri böyle. Bulgaristan’da da bu var, Kıbrıs Türklerinde de bu var. Kimde yok? İstanbullularda yok, büyükşehirlerde yok. Gaziantep, Adana gibi yerleri ayrı tutuyorum.

Türk Öpücü : Pul ve Yeni Havalimanı

Buna değinmesem olmaz… Vatandaş olarak Türkiye’den başka bir ülkeye gidip geleceğim. Zaten alkole, sigaraya (içmiyorum ama anladıız), arabaya, benzine ağır vergi yetmezmiş gibi; maaşlara, aldığım ürünlere deli gibi vergi kesiliyor, yetmiyor ülkeden çıkarken daha önce “kağıt” olan “yurtdışı çıkış pulu” plastik hale getirilip fiyatı 50₺ yapılıyor:

***

Başka şeyleri anlatmayacağım ama girer girmez dakika dakika yaşadıklarımın notunu tuttum. İşte şöyle:

20.32’de uçağımız indi
20.51’de körüğe yanaştı (20 dakika taksi)
20.56’da kapı açıldı
21.07’de pasaport kontrolüne geçtim ama hızlı geçiş (parmak izi, yüz tanıma vs)
21.13’de bagaj bölümüne ulaştım
21.40’ta bagajları aldım
21.50’de zorla gümrükten geçirdiler
22.00’ı biraz gece Havaist ile Başakşehir’e doğru yola çıktım

Uçak indikten Havaist’e geçişe kadar 1,5 saat oyalanıyoruz. Galaksi liderimizin, süper mükemmel yapısı; içinde pistlerin bulunduğu AVM’si aman havalimanında olay böyle… Gez dolaş, etkilen…

**

Görünüş süper, ihtişam var… Fakat o kadar. Yukarıda ne dedim? Biz THY’de gösterişe, gıcır gıcır olmasına bakıyoruz; lüks anahtarı, pahalı sigara, son model pahalı cep telefonuna falan bakıyoruz ancak bunlar kaliteli, lezzetli yemek ve verimli araba anlamına gelmiyor değil mi?

İşte kocaman Adalet Sarayı yapmak ile ülkedeki adaletsizlik bitirilmiyor. Kocaman pistli AVM aman havalimanı yapmakla “verimli ve kullanışlı” havalimanı yapılmış olmuyor. Üstelik giden yolcu bölümüne gelirken sola dönüş var rezalet. Pistler ise İstanbul rüzgarlarına göre yapılmamış. Kokrudan apar topar Atatürk Havalimanı pistleri söküldü ve yıkım başladı. Çünkü orası rezalet! Er ya da geç orası kullanılmayacak. Bu şehire böyle düşüncesiz, beceriksiz ve basiretsizce yapılmış ve içeride saatler harcatan bir havalimanı gerekmiyor! Dolayısıyla orası AKP iktidarıdan sonra fazla kullanılmaz. Tıpkı yaptıkları Ak Saray gibi!

 

Sonuç Olarak

Kazakistan’dan Türkiye’ye dönerken anneme dedim ki, “şu an Türkiye’ye giremezsin deseler, artık Kazakistan’da yaşa deseler vallahi üzülmem. Bütün eşyalarım, bütün her şey orada kalsın, burada sıfırdan hayat kurarım” dedim. Kazakistan’ı, insanlarını, Kazakistan’daki anlayışı bu kadar sevdim. Ya da Türkiye’deki İslam adı altında Araplaşan, BAtı özentiliği nedeniyle yozlaşan kitleden ve ülkedeki sistemsizlik, adaletsizlikten bu kadar soğudum! Fakat pes etmek yok, bu ülkeyi güzelleştirmek için gerekenleri yapacağız.

Biraz uzun oldu mu? 3 bin küsür sözcük olmuş, demek ki oldu. Fakat başka türlü anlatamazdım. Hatta böylesi bile yetmedi, yine de Kazakistan’ı benim gözümden anlattım. Unuttuğum, atladığım bir sürü şey vardır; aklıma geldikçe eklerim.

Sonuç olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; nasıl Bulgaristan ekonomik olarak kötü olsa da insanlık açısından bizden kat kat ileride dediysem, anyı şekilde Kazakistan’da Türklük bilinci, çağdaşlık ve gelişmişlik açısından bizden ileride. Tabii siz hemen “ekonomik gelişmişliği” anladınız muhtemelen. Değil efendim! Sanat, dürüstlük, sistem, insana verilen değer…

Mesela Azerbaycan Türklerini çok severim. Bu hayatta Azerbaycanlı bir kızla evlenmek isterdim. Cesur, kültürlü, bilgili… Fakat ülkeye bir bakıyorsunuz, hanelerin yarısından fazlasında müzik aleti var ve müzik eğitimi almışlar. Sadece kendi tarihleri değil, Türk tarihi ve insanlık tarihini çok iyi biliyorlar. Yani bazı şeyler tesadüf değil. Zaten bu nedenle türkiye haricinde sadece St. Petersburg ve komple Azerbaycan’ı ve Türk devletlerini görmek istiyorum. Fransa, İtalya, Amerika falan size kalsın; ben Türki Cumhuriyetler, Güney Afrika Cumhuriyeti ve St. Petersburg şehri gibi bazı kritik (benim açımdan) yerleri görmek istiyorum.

Günün birinde blog üzerinden Azerbaycan gezisini de yazmak dileğiyle…

Esen kalın.

Son Değişiklik: 25/05/2020 - 01:34