Ortalama okuma süresi: 12 dakika

Başa ek:

Karantinadan Kaçanlar ve Kurallara Uymayanlar

2 yıla kadar hapis ve ağır para cezaları getirin! Karantinadan kaçmak, “gelmeyin” denilen şehirlere gitmek, izinsiz yolculuk yapmak, çeşitli şartları sağlamamak… LÜTFEN AĞIR PARA CEZALARI VE İKİ YILA VARAN HAPİS CEZALARINI GETİRİN! Kamu güvenliği ve sağlığını tehlikeye atan bu insanlara göz açtırmamak gerek!

**

Nereden başlasam bilemiyorum… Korona salgınının neden ve nasıl her şeyi değiştireceğine ilişkin detaylı bir yazı yazacağım. Bunun için siyasi ve ekonomik tarihin gelişimini kısa kısa anlatarak gideceğim. Bunun dışında 2019’da Cumhurbaşkanlığına “Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdrlüğü” tarafından verilen “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” raporunu da inceleyip gerekli bilgileri vereceğim. 170’in biraz üzerinde insanın katıldığı (ki özünde çok daha fazladır), onlarca kurum ve kuruluşun destek verdiği rapordan bahsediyoruz.

İyi Parti Milletvekili Lütfü Türkkan tarafından açıklandığında öğrendim. Videoyu da buraya bırakayım:

**

Eleştirileri Doğru Ayarlayın

Öncelikle, bu zor zamanlarda canla başla çalışan sağlık çalışanları ve Sağlık Bakanlığı (ve personelini) eleştirilerden uzak tutunuz. Ben blogda böyle yaptım ve böyle yapmaya devam edeceğim. Muhalefetiniz, zekanızı da gösterir. Pandeminin olduğu ve yeni mezarlıkların açılmaya başladığı yerleri “her mezar bir kişiye açılmış gibi” videoya çekip; “bakın işte ölü sayısı gizleniyor” gibi söylemler içerisinde bulunmak ve bunlara olduğu gibi katılıp, paylaşmak; sadece sağlık çalışanları ve Sağlık Bakanlığı’nı zora sokmuyor, aynı zamanda sizin de zekanızı gösteriyor. Doğrulanmamış bilgi paylaşmamaya dikkat edin. Hepimiz kaçırabiliriz ancak bir fon ardına birinin fotoğrafı ve sözünü koyup; o böyle dedi, bu böyle dedi diye prokavatif haberleri yaymayın. Mezarları çeken kadın gibi cahillik eseri olabileceği gibi, kötü niyetli gruplar tarafından da yapılabilir.

Daha en başında söylemiştim, Sağlık Bakanlığının vakaları ve ölümleri saklamak gibi bir derdi yok; olmamalı. Dünyayı kasıp kavuran ve sadece Türkiye değil, dünyanın en önemli ülkelerinin dahi hazırlıksız yakalandığı bu süreçte Sağlık Bakanlığı yetkilileri veya devlet yetkilileri bu işi saklamaz. Saklamasında hiçbir neden olamaz. Buna inandım, hâlâ verilerin doğru şekilde açıklandığına inanıyorum. Özellikle elinizde “delil yok iken”, dedikoduları paylaşmak herkese ve her şeye zarar verir!

Tabii devletin yurt dışından gelenleri 3 hafta karantinaya almamasını da eleştirmeyecek değilim. Bunu yazdım, salgın atlatıldıktan sonra daha da sert şekilde yazacağım. Fakat yeri ve zamanı var.

 

Türkiye’deki Yönetim Sorunu Çok Derin ve Büyük

Bknz: “Salgında bundan sonra yapılması gerekenler” ve “eğitim dediğin: yabancı üniversitelerdeki canlandırma (simülasyon) oyunları

Üstteki konularda biraz bahsetmiştim; Türkiye’de her şeye her an hazır olan kurum Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Bunu da tatbikatler, simülasyonlar ile yaptığı gibi; disiplini, sistemini geliştirmiş olması ve çoğunuza saçma gelse de Mete Han’dan bu yana onlarca farklı medeniyetle savaşarak milyarlarca insan yetiştirme deneyimiyle koyduğu çeşitli kurallardır.

Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümüne geçtiğimde, “Hearts of Iron, Tropico” gibi oyunlardan çok şey öğrenmiştim. Dersler İngilizce olduğu ve sınıfın büyük bölümü yabancı olduğu için, İngilizce terimlerde (hazırlık sınıfında) çok rahat etmiştim. Bunun dışında “Şam’da namaz kılalım” diyebilmek için, nasıl bir lojistik yük geldiğini de öğreniyorsunuz. Fakat akademik alanda işler biraz daha ciddileşiyor. Askeri konularda bir şey söyleyemeyeceğim, bilmiyorum.

İşte yönetimde de bu tür simülasyonların yapıldığını biliyordum. Raporlar ayrı fakat “böyle bir durum varmış gibi” bir nevi “kağıt üzerinde tatbikat” gerçekleştiriliyor ve olması gerek. Hatta yer yer tatbikat şeklinde uygulanıp, durumu görmek gerek. Türkiye’de böyle bir şey yapıldığını ne duydum ne gördüm. Dolayısıyla bunu eleştirdim. Fakat 2019’daki rapor çok farklı bir noktayı gösterdi. Sağlık Bakanlığı (veya alt birimi olan Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü” gayet iyi iş çıkartmış. Raporu çok detaylı okumadım fakat 2-3 saat göz attım. Neredeyse mevcut durumun oluştuğu bir rapor var. Peki ne oldu?

Bu tür işlerin yapılmadığını düşünüyordum, ancak yapıldığı halde kötü sonuçlanıyorsa; burada tahmin ettiğimizden de büyük sorun vardır. Genelde insanlar “işlerin yapılmadığını” düşünür, art niyet arar. Ben de şöyle diyordum; “özellikle devlette böyle bir şey olmaz, fakat kurumların bazı önemli noktalarına tepeden indirilenler; ciddiyeti anlayamadığı ve alanı bilmediği için doğru işlere onay vermiyor anlaşılan”. Çünkü gerek Bakanlıklar gerek TÜBİTAK (ve yaka silktiren proje değerlendirme hocaları) nedeniyle neler çektiğimizi çok net gördüm.

Yönetim Sorunu Var

Sağlık Bakanlığı ve özellikle HSGM’nün, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) uyarılarıyla birlikte de hazırladığı bu derece önemli ve nokta atışı yapılan raporuna ne oldu? Önemli soru bu. Başkanlık sistemine şiddetle karşı çıkan birisi idim. Çünkü böyle bir sistemde, gücün tek kişide toplanması oldukça problemlidir. Problem sadece demokrasi ve Cumhuriyet anlamında değil, yerine gelecek birisi de bu sorunu çözemez çünkü konsensüs olmalı, meclis çalıştırılmalı; uzmanlar konuşmalı, araştırılmalı. Diğer türlü bir insan ne kadar yetkin olursa olsun her şeye yetemez.

Lütfü Türkkan’ın ilettiğine göre, bu rapor meclise gelmemiş! Buradaki sıkıntıyı görebiliyor musunuz? İki seçenek var; geldi ve meclisin haberi yok ya da direkt Cumhurbaşkanı’na gönderildi. Fakat bakıyorsunuz, grip.gov.tr’de yayımlanmış. Muhalefet partileri de bu işi çok fena atlamış gibi duruyor. Yani meclise gelmedi diye eleştirilebilir fakat alenen yayınlanan bu raporu muhalefet içindeki sağlık konusunda çalışmalar yapan kişi ve birimler de görmedi mi?

Adına Cumhurbaşkanlığı da deseniz, yapı olarak Başkanlık sistemi; Korona salgınında gördüğünüz üzere oldukça zararlıdır, verimsizdir, ülkenin başındaki belli başlı insanlara çok ağır sorumluluklar verip, diğer kurumlarda yapılan doğru ve düzgün çalışmaların bile değerlendirilmemesine neden olmuştur!

Fakat muhalefetin de buradaki sorunlarını görmek GEREKİYOR! Lütfü Türkkan’ın da bu işi bulup çıkartması… TEBRİKLER!

Türkiye, bu süreçten çıktıktan sonra çok ağır sorunlarla boğuşacak… Milyonlarca işsiz, on binlerce iflas, borçlar, mahkemeler, ekonomik sorunlar… Üstelik bu süreçten devletin vergi indirimleri ve teşvikleri gerekiyor ancak görünen o ki, yapabilecek ekonomik güç yok. IMF’ye mi gidilecek? Hiçbir fikrim yok. Fakat bu süreçten ancak parlamenter sisteme geri dönerek; liyakat ve adalet oturtulmalı. Liyakatten de kastım sadece terfilerde değil, sistem olarak gerçekleştirilmeli.

Kredi Şu Bu Hakkında

Muhasebeci ile görüştüm, öyle bahsedildiği gibi “herkese kredi” şu bu yok! FİNDEKS yine işliyor, normalde kredi çekemezseniz hâlâ kredi çekemiyorsunuz. Sadece ertleme var o da faiz ile birlikte. Doğru düzgün ne var anlayabilmiş değilim!

Salgın Sürecinde Siyaset Yapmak ya da Yapmamak?

Twitter’da şöyle bir şey gördüm, “muhalefete de iktidara da çağrımdır, bu süreçte ateşkes yapın” veya “gün birlik olma günüdür, siyaseti bir kenara bırakın” tarzı söylemleri bolca görüyorum. Öncelikle, “ateşkes” savaş döneminde olur ve partiler arasında olmaz. Bu söylem çok tehlikeli. Barış durumu imâ edilse dahi tehlikelidir. Bunun dışında siyaseti bir kenara bırakın ne demek?

TDK: Devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü.

Burada kavramsal olarak politika nedir, siyaset nedir gibi şeylere girmeyeceğim! Gördüğünüz üzere, “muhalefetin de bir parçası olduğu” (yasama bölümünde), bir işleyiştir. Fakat çok kısaca; “siyaset, Arapça at tımarından ve politika ise antik Yunan’da şehir anlamına gelen polis sözcüğünden türetilme olan ve şehrin işleri anlamında kullanılan bir sözcüktür”. Devamı için: “Politika(siyaset) nasıl yapılır? Başkalarıyla nasıl siyaset konuşulmalı?

Siyasetin bırakılması değil aksine bu dönemde muhalefetin arttırılması gerektiğini savunuyorum. Bu konuda da çoğunluğun düşüncelerinden farklı düşünüyorum kusura bakmayın! Muhalefet burada sağlık çalışanları ve Sağlık Bakanlığını kırmızı çizgi olarak alarak ve “iktidar ne derse tam tersini söyleyelim” fikrinden ayrılıp; doğru şeyleri sorarak ve önererek bunu yapmalıdır!

Kimse kusura bakmasın ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ünvanıyla, Ekrem İmamoğlu’nun çıkıp iktidara ne yapacağını söylemesini yanlış buluyorum. Anlaşılan muhalefette olup, bu durumu da yanlış bulan bir tek ben varım gibi… İstanbul ile ilgili karar doğru, İstanbul’daki duruma ilişkin (sokağa çıkma yasağının istenmesi) fikir ve istekleri doğru ancak sınır burada kalmalı. İmamoğlu’nun önceliği İstanbul olmalı. Diğer türlü, “öyle olmasa bile” (ki öyle veya değil bir yorum yapamam); İstanbul’u kullanıp, Cumhurbaşkanlığı isteneceği durumu ortaya çıkıyor. Bakın İstanbul’da sokağa çıkma yasağı olmalı demiyorum, buna da geleceğim fakat İmamoğlu’nun bunu istemesi doğrudur.

İstiklâl Mücadelesi ve Kuruluş Ayarları

Seçim döneminde “zillet ittifakı” diye seçmenlere yüklenildi ve bu dönemde kutuplaştırdığını, yanlış olduğunu söyledik. Atatürk ve İnönü’ye laf atan, İstiklâl Mücadelesini yok sayıp (ağaç ekme bahanesiyle siperlerin nasıl silindiğini, yıllardır sahada çalışarak konuyla ilgili araştırma yapan akademisyenlerden öğrenebilirsiniz), Çanakkale’ye odaklanan ve Atatürk’e ayyaş diyecek kadar ileri gidip, Türklüğe karşı “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen birisi şimdi İstiklâl Mücadelesidir diyor…

İstiklâl Mücadelesi’nde düşman Polatlı’ya kadar gelmiş, top sesleri meclisten duyulmuş ve Atatürk hemen rapor hazırlatarak, meclisin Kayseri’ye taşınması gündeme gelmişti. Bu durumda dahi, BÜYÜK MİLLET MECLİSİ (daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi) aktif olarak çalıştı ve en sert muhalefet yaşandı.

Kurtuluş Savaşı verilirken en sert söylemlerle muhalefet edildi! Fakat Atatürk hepsini göğüsleyecek kadar bilgili, herkesi ikna edecek kadar sabırlıydı. Bırakın yokluk içerisinde kurtuluş savaşını, normal dönemde dahi eleştiri kabul edemeyen bir AKP’den bahsediyoruz! Erdoğan’ın yaptığı açıklama şöyle [1]:

83 milyonun arasına ayrılık, fitne ve tefrika virüsünü bulaştırmadığımız sürece koronavirüsle mücadelemiz çok daha kolay olacaktır. Türkiye’de kimse hukukun ve kanunların üzerinde değildir. Panik yapmadan, akılcı, dengeli ve gerçekçi adımlarla mücadelemizi kararlılıkla yürütüyoruz. Türkiye Allah’ın izniyle bu salgını yenecek güce ve kapasiteye sahiptir. Gün İstiklal Harbi’nde olduğu gibi ortak düşmana karşı birleşme günüdür, gün küçük hesaplar peşinde koşmak yerine basiretli davranma günüdür. Gün, siyasi, etnik, mezhebi tüm farklılıklarımızı bir tarafa bırakarak, ebedi ve ezeli kardeşliğimizi hatırlama günüdür.

Şu dönemde muhalefet bile sesini fazla çıkartmıyor. Herkes milli birlik ve beraberliğin önemini anlamış durumda. Zaten böyle de olması gerekir. Fakat yukarıdaki açıklamanın nedeni ne ben size söyleyeyim; belediyeler AKP’de iken yapılan kampanyalara sorun değildi, şimdi sorun haline geldi. Belediyelerin kampanya hesaplarının bloke edilmesinin eleştirilmesi, devletin başlattığı “Biz Bize Yeteriz” kampanyasının eleştirilmesi rahatsızlık yarattı!

Dediğim üzere; İstiklâl Mücadelesinde dahi en sert muhalefet yapılırken; bu süreçte muhalefetin susması, muhalefetin eleştirmemesi kabul edilemez. Aksine sağlık çalışanları ve Sağlık Bakanlığı uzakta tutularak; 18 yıl sonunda devleti bu hale getirenler, özelleştirmelerden gelen parayı asfalta ve betona yatıran zihniyet, sen-ben-bizim oğlan şeklinde devlet kaynaklarının belirli zümreye gitmesi, BAŞKANLIK SİSTEMİ ve başkanlık sistemi nedeniyle 2019 raporunun “hiç edilmesi” konusunda en sert muhalefet yapılmalıdır!

Milli birlik ve beraberlik, halk için olur. Fakat Türkiye’yi uçuruma sürükleyen kararlar alan bir iktidara karşı bu dönemde, tam tersine eleştiriler gelmelidir. Dün seçimlerde zillet ittifakı diyen, olmadık şeyler söyleyenler; Türkiye Cumhuriyetinin kurucularına ayyaş diyecek kadar ileri gidenler, Türklüğü ayaklar altına alanlar, bugün çıkıp kendi yanlışlarını saklamak için “milli birlikten bahsediyor”. TABİİ ZAT-I ŞAHANE, BAŞKA?

Atara Atar Gidere Gider Bir Salgında Pilim Biter

Bizler ve konuştuğumuz firma sahiplerinin çoğu, “ucu ucuna denkleştiriyordu”. Bu ne demek? Gelen gidiyor… Anlaşılan sadece bizde değil, devlette de böyleymiş. Bunu gördük. Yaptıkları her işte, “yeni para kazanma alanı” yaratan iktidar vardı. Biz hammadde alırken deli gibi veri ödüyoruz. Sarflara deli gibi vergi ödüyoruz, satış yapıyoruz burada vergi, şirket taşıdık 1200₺ para ödedik, elektrik açtırdık 1800₺ para ödedik, taşınmaya ayrı, emlakçıya ayrı ona ayrı buna ayrı… Geliştirdiğimiz projeleri satıyoruz, burada vergi… Üretim tesisi kurmak zaten bu şartlarda hayal gibi, fason çalınıyor; hadi yaptık, satışta vergi, tüketici alırken vergi. Kâr olursa, orada vergi….

Hepsinin yanında sizlere keşke çalışanlardan nasıl vergi kesildiğini gösterebilsem burada! Şöyle deniyor:

22.000 TL’ye kadar %15
49.000 TL’nin 22.000 TL’si için 3.300 TL, fazlası %20
120.000 TL’nin 49.000 TL’si için 8.700 TL, fazlası %27
600.000 TL’nin 120.000 TL’si için 27.870 TL, fazlası %35
600.000 TL’den fazlasının 600.000 TL’si için 195.870 TL, fazlası %40

Fakat brüt ücrette 15 lira falan ödediğiniz birinin eline geçen para 8 bin civarında oluyor. 4 bin civarı ücret ödediğimiz birinin eline geçen para 2800-2900 civarında. Buralarda da vergi veriyoruz. Bunlar yetmiyor; araba alırken devlete bir tane benzin alırken 1 litre bize 2-3 litre devlete veriyoruz… Her şey ağır.

Bunca vergi vergi vergi vergi… Ne oldu? Tek salgında işler tepe taklak gitti ve bağış istendi… Bağış olayına geleceğim.

Yıllaca temizlik ürünü üretmiş olan firmalar, şimdi dezenfektan üretmek için 18 bin başvuru parası veriyor. Akredite laboratuvarı falan filan derken 50 bine yakın ödeme yapıyor. Zaten hamadde alırken, ürünü satarken ve kârdan devlet para alacak. Fakat yokkk, devlet diyor ki “sen kazanacaksın ama önce ben kazanayım”.

Bağış Olayı

bizbizeyeteriz.gov.tr adresinden, son durumu görebilirsiniz. 3 Nisan itibarıyla 846.606.155₺ yani 846 milyon 606 bin 155 Türk Lirası. Bu konuyu açmama neden olan en büyük “damla” ise şuydu [2]:

**

Merkez Bankasının websitesinde şöyle diyor : “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, temel olarak ülkemizde para ve kur politikalarının yönetilmesinden sorumlu kurumdur.”

Merkez Bankası her ne kadar bağımsız olsa da, bir kamu kuruluşudur! Merkez Bankası kimin parasını, kimin kararıyla, nereye bağışlıyor anlamak güç. Sonra merak edip kimlerin ne yatırdığına baktım:

T.C. MERKEZ BANKASI – 100.000.000₺
ZİRAAT FİNANS GRUBU – 62.300.000₺
TÜRKİYE HALK BANKASI A.Ş. – 56.000.000₺
TÜRKİYE VAKIFLAR BANKASI T.A.O. – 50.000.000₺
VAKIF KATILIM GENEL MÜDÜRLÜK – 5.000.000₺
TÜRK TELEKOMÜNİKASYON A.Ş. – 40.000.000₺
TÜRKİYE FUTBOL FEDERASYONU BAŞKANLIĞI – 1.923.000₺
ASELSAN A.Ş.- 1.500.000₺

Türk Telekom’un ortaklık yapısına bakarsanız: Hazine ve Maliye Bakanlığı, Varlık Fonu göreceksiniz. ASELSAN’a bakarsanız: Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı göreceksiniz.

Bu kurumların milletine yardım etmesinde hiçbir sorun yok! Sadece yukarıdaki rakamları topladığımızda; 316 milyon oluyor ve buraya yazmadıklarım da toplanınca yarısından fazlası kamu kurum ve kuruluşları vb oluyor.

Bugün SMS geldi ve “bunu yanıtlarsanız, destek olacaksınız” dedi. Destek oluruz, olalım da sorun değil fakat bu durumu birileri fark ediyor mu acaba? 1,5 günde 6,5 milyon İstanbul Belediyesince toplandı.

Hani Cumhurbaşkanı diyor ya, “küçük hesaplar peşinde koşmak yerine…”; bana göre belediyelerin bağış hesaplarının kapatılmalı küçük hesaplardır. AKP’li belediyelerin Suriyelilere, Filistinlilere toplanan yardımlarda sorun yok ancak CHP’li belediyelerin Türk Milleti için bağış toplaması mı sorunlu?

Benim buradan anladığım tek bir şey var; iktidarın derdi bağış değil, bağış paralarının kontrollerinde olmaması! Belediyelerin nerelere harcadığını müfettişler de denetlesin. Hiçbir sorunum yok. Fakat devletin de nereye harcadığını meclis denetlesin. Fakat bloke etmek nedir? Halkta yarattıkları öfkenin farkında değiller sanırım.

Milli birlikten bahsedip, muhalefet partilerini kısıtlamak; İstiklâl Mücadelesi dedikten sonra muhalefet edeceklere aba altından sopa göstermek büyük çelişki.

Doğru yapılan muhalefet, parlamenter sisteme geri dönüş ve “liyakatin işletilmesi” sayesinde Türkiye bu süreçten en az zararla atlatır. Bu kadar. Başkanlık sisteminde kaldığımız, muhalefete baskı olduğu sürece; liyakat ve adalet her köşeye ulaşmadığı sürece büyük sorunlarla yüz yüze geleceğiz.

Yardımseverlik ve Beraberlik Çözümdür!

Vatandaşlarımız ve kurumlar, yapabildikleri her yere (Biz Bize Yeteriz kampanyası dahil) yardım yapmalıdır. Sadece bu değil, apartman ve mahallemizdeki yaşlı ve yardıma muhtaç insanların siparişlerini marketten almaya kadar elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Bencillik, düşmanlık, kıskançlık ile bu iş çözülmeyecek!

 

Bağış Hakkında

Bu arada şunu da yazmam gerek; normalde bağış yaptığınızda, devletten çeşitli vergi vb indirimleri olur. Bireysel olarak 1 milyon bağış yapıldığında yaklaşık 400 bin kadar vergi indirimi olduğunu öğrendim. Şirkette biliyordum, %22 yani 1 milyon bağışta, 220 bin vergi indirimi var. Normalde de bu durum var. Belki yukarıda “kamu kurum ve kuruluşları”, federasyon, vakıflar vb gibi şeyleri görünce neden eleştirdiğimi ve neyi eleştirdiğimi bu şekilde anlayabilirsiniz.

 

Sokağa Çıkma Yasağı

Bknz: “düşünmeden istemek: sokağa çıkma yasağı“.

En başından beri söylediğim bir kaç şey vardı:

  1. Mevcut ekonomik paket ile sokağa çıkma yasağı; salgın sonrasında milyonlarca ailenin büyük sorunlar çekmesine neden olacak (ki zaten salgın nedeniyle ulusal ve küresel çapta ağır bir buhran yaşayacağız).
  2. Ekonomik paketle işçi ve işverenlere destek olup (faturalar, işsizlik maaşı ve ertelenmeler vs) sokağa çıkma yasağı ancak 35 milyar dolar gibi bir paket ile mümkün hale gelir
  3. Sadece sağlık açısından bakarsak değil kısıtlı sokağa çıkma yasağı, “sokak kapılarını kaynaklamak” çok mantıklı olacaktır. Fakat bir konuya tek açıdan bakılamaz. Sadece ekonomi, insan hakları, hukuk vb gibi konular değil aynı zamanda güvenlik konusunda da ne olacağı iyice hesaplanmalı. Zaten salgın öncesinde de büyükşehirlerde yaşayan 1 milyon insanımız açlık sınırı altında yaşıyordu. Pazarlardan, çöplerden geçimini sağlayan insanlardı ve yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranı %65. Eğer bu insanlara sokağa çıkma yasağı uygularsanız, benim görüşüm; hırsızlık ve hatta yağmalamaya varacak sorunların olabileceği üzerinedir!

Sadece vaka sayısına baktığımızda artış konusunda İtalya ve İran’dan kötü durumdayız (bknz: korona vaka ve ölüm karşılaştırması). Ancak bunun yanlış olabileceğini, bu nedenle “yeni vaka ve test sayısı” grafiğini yaptım:

**

Blog üzerinden sürekli söylüyorum; 15 Mart’ta “konser, kafeler, disko vb” yerler ve 16 Mart’ta Cuma namazları ile camiler kapatıldı. Fakat insanlar 22’sine ve 23’üne kadar ciddiyeti anlamadı. Dolayısıyla ben Nisan’ın 7 ve 10’unun kırılma noktası olabileceğini düşünüyorum. Eğer olmaz ise, zaten Haziran’a kadar çok ağır sıkıntılarla boğuşacağız.

Bu nedenle bağışları yapmamız gerek, Nisan’ın 10’unda sokağa çıkma yasağı ihtiyacı duyulabilir. Böyle bir durumda ekonomik destek ŞART. Ben iyimser düşünmeye ve kırılma noktasının yaşanarak, “artışta azalma” olacağını ve Mayıs sonuna doğru rahatlayabileceğimizi düşünüyorum. Tüm kalbimle böyle olmasını istiyorum. Eğer halkımız bu işi ciddiye aldıysa, Türkiye çok iyi şekilde atlatabilir. Nisan’ın 10’u bu işin dönüm noktası olabilir.

İstanbul İçin Önlem

Ekrem İmamoğlu’nun ek önlemler istemesi gayet yerinde ve doğru istektir. Fakat sokağa çıkma yasağı yerine, adım adım önlemler arttırılabilir. Ne gibi? Haftasonlarında özel ulaşım araçları kaldırılabilir. Seyrekleştirilmesi taraftarı değilim, yoğunluk artacak. Fakat haftasonu, özel araçlara dahi kısıtlama gelebilir. Tabi bu, uzmanların üzerinde ciddi anlamda düşünmesi gereken durum. Hiçbir uzmanla bu konuları konuşamadığım için sonuçlarını bilemem.

Öte yandan, İstanbul’da belirli iş alanlarında gün sayısı azaltılabilir. İlerleyen süreçte engellenebilir bile. Sağlık sektörü, fabrikalar, paket servisi veren lokantaları anladım ancak o kadar garip yerler açık ki… Gereği yok! Risk arttırıyorlar.

Topyekün bir sokağa çıkma yasağının maliyeti karşılanamasa bile, sektörel kapatmalar olabilir fakat ekonomik destek paketi ile birlikte bu iş gelmeli.

Tabii bu şekilde parçalı yasaklar olursa, denetlemesi nasıl olur? Sanıyorum çok zor, uygulanması da çok zor olur. İlla yasağı delenler olacak. Eğer denetlemeler olmazsa, herkes delecek. Bu yüzden “uygulanması zor olabilir”.

Madalyonun Diğer Yüzü

Şu anda sokağa çıkanlar, zorunda oldukları için çıkıyor. Sabun, kolonya, kağıt havlu, gıda… Temel ihtiyaçlar gerekiyor. Birileri bunları üretmeli. Bunları üretecek makineleri üreten firmalar var, temel ihtiyaçları üretenler var, bunlara ambalaj ve etiket üretenler var, dağıtanlar var.. Var oğlu var bir de burada çalışanlar var. Bu insanlar toplu taşımayı kullanacak, başka?

Şu an gizlilik sözleşmesi nedeniyle detayları veremeyeceğim ancak mevcut salgınla mücadelede yardımcı olacak ilacın argesini yapıyoruz. Özel araçlarla (minibüs değil, özel araçlar ile) çalışanlar alınıyor ve kimseyle görüşmeden, dezenfeksiyon sürecinden geçerek bu işlemler yapılıyor. Kapıdan içeri giren poşetlerden kargolara kadar her şey dezenfekte ediliyor. Geliştirme süreci bittikten sonra üretim süreci (bizde değil) başlayacak. Sokağa çıkma yasağı olursa, biz bir şekilde izin aldık diyelim.. Ambalaj üreten, hammadde tedarikiçileri falan ne olacak?

Ekrem İmamoğlu diyor ki, 1 milyon kişi ulaşım aracı kullandı. Gidiş geliş mi bilemiyorum ancak öyle ise 500 bin kişi kullandı demektir. Fakat aktarmaları sayarsak sayı daha da düşebilir. Kimse kusura bakmasın da 20 milyon kadar insanın anlık olarak bulunduğu İstanbul’da 500 bin veya bir milyonun dışarıda olması normal.

Üretim, dağıtım vb gibi nedenlerle çalışan insanlar var. 1-2 milyon insan ekonomiyi ayakta tutmak için dışarıda. Bu salgınla mücadele etmek için dışarıda. Bakın Koç grubu neler yapıyor, LCW gibi firmalardan yine destek var; hatta meslek lisesi ve jandarma gibi çeşitli yerlerden de kimyasal, maske vb üretimleri var. Hadi herkes içeri girsin, ne olacak?

Sokağa çıkma yasağı gelse dahi İstanbul’da izne tabii olarak 500 binden fazla insan “mecburen” işe gidecek. Bu insanlar işe gitmezse; siz ne marketlerden bir şey alabilirsiniz, ne sabun bulabilirsiniz ne de oturduğunuz sitedeki teknik sorunlar düzelebilir.

Eğer bu süreç Nisan’ın 10’undan sonra kırılırsa ve Haziran’dan sonra rahatlarsa (ki 2-3 yıldan önce eski hayatımıza geri dönemeyiz); diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye daha hızlı toparlanacaktır, buna eminim. Fakat ekonominin çarkları işlemezse sorun.

Ekonmistlere baktığımızda para basımı, IMF’ye gidiş falan gibi bir sürü şey öneriyor ancak hiç kimse böyle bir duruma karşı hazırlıklı değil. Yapabileceğimiz en iyi şey; kişisel olarak hijyene dikkat etmek, panik ile boşvermişlik arasında bir yerde olan mantıksal düşünceyi devreye sokmak, gerekmiyorsa dışarı çıkmamak ve illa çıkmamız gerekirse de sosyal mesafe ve kendimizi dezenfekte etmeye dikkat etmek olacaktır.

**

Diyeceklerim bunlar. Sadece yüce Türk milleti değil tüm insanlığın bu süreçten mümkün olan en kısa sürede kurtulmasını diliyorum. Bundan sonra da salgından hastalıklara kadar daha dikkatli oluruz umarım. El yıkamayı bile şimdi öğrendik değil mi? Salgını atlattığımızda her yıl ishal, yenidoğan, yetersiz beslenme gibi para, doktor, ilaç, hastahane olmadığı için (veya eğitim alamadığı için) ölen onlarca milyon insana bundan sonra dikkat verebiliriz sanıyorum. Veya her yıl Türkiye’de 6-7 bin kişinin öldüğü, 300 bin kişinin yaralandığı trafikte artık kurallara uyarız değil mi? Ne kadar da bencil insanlarmışız ve ölüm yanımızda olmadığı için, dünyada ölen milyonlarca insanı önemsemiyormuşuz… Bunun farkına varabilirsek ne güzel! Fakat yine varabileceğimizi sanmıyorum.

bu konularda ayrıntılı bilgi için: “Bağışıklık ve doğal seleksiyon kavramlarını duydunuz mu?

 

Ekleme:

Biraz önce noterden geldim, çok kalabalık. Bankalar, noterler… Buralar gerekirse tatil edilmeli veya başka bir çözüm bulmalı. Hâlâ söylüyorum, marketler iyi temizlenmez ise risk altında. Gerekirse AVM burgercileri gibi bir yerden sipariş verip, diğer yerden alınmalı. İçeriye girilmemeli. Millet market arabasını elliyor, ben elliyorum. İstanbul’da bazı marketlerde yerde bildirim yok, millet dib dibe duruyor. Yani buralardan bulaşma ihtimali var. Sokağa çıkma yasağından öte, bu tarz düzenlemelere gidilebilir. Hem uzmanlar hem de market zincileriyle, odalarla vs görüşülmesi gerek.

 

ekleme:

Biraz önce Sağlık Bakanı Fahrettin Koca açıklama yaptı ve “normal bir insan ortalama 2,6 kişiye virüs bulaştırıyor ancak İstanbul’lu ise 16 kişiye bulaştırıyor” dedi. Demek ki önlemleri yeterince alamamışız. İstanbul’da devlet dairelerinin ve bazı yerlerin kapanması şart anlaşılan.  Hâlâ İstanbul’u şehir olarak neden kapatmadığınızı anlayamadım! Şehirleri tecrit edin! İstanbul’u tecrit edin.

Ekleme:

Büyükşehirler ve Zonguldak’a da tecrit geldi. Marketler ve kalabalığın olduğu yerlerde maske kullanım zorunluluğu geldi. İyi, güzel.

 

Kaynaklar

[1] Başkan Erdoğan: Dayanışma yerine ayrışma peşinde olanlara izin vermeyiz(2 Nisan 2020). Akşam. https://www.aksam.com.tr/guncel/baskan-erdogan-belediye-baskanlarina-hitap-ediyor/haber-1059457

[2] Merkez Bankası [@Merkez_Bankasi
] (ÖS 5:00 · 2 Nis 2020). Tweet “Koronavirüs salgını ile mücadele kapsamında Merkez Bankası olarak #BizBizeYeterizTürkiyem Milli Dayanışma Kampanyası’na 100 Milyon TL ile katılıyoruz.” https://twitter.com/Merkez_Bankasi/status/1245712594456809473

Son Değişiklik: 03/04/2020 - 20:35
%d blogcu bunu beğendi: