Ortalama okuma süresi: 7 dakika

Bazı şeyleri hayretle izliyoruz. Türk milletinin hakkını alenen gasp etmeye çalışıyorlar fakat sakin davranmak, devlete güvenmek gerek. Le Penn bile Erdoğan’ın söylemlerini eleştirerek, Macron Fransa’dır dedi ve destekledi Muhalefetimiz, konu dışpolitika olduğunda susmayı bilecek, desteğini verecek. Ne Yunanistan ne de Yunan’a destek veren Fransa, İsrail, Mısır, BAE, S. Arabistna bize kendi topraklarımızda ve kendi sularımızda diz çöktüremez. Fakat olay, içten parçalamak. Dolayısıyla içte ne kadar hatalı politikalar üretilirse üretilsin; dış politikada ve özellikle Doğu Akdeniz’deki hak gaspıyla ilgili muhalefelet İKTİDARA DESTEK VERECEK! Yok buna razı değilsen, en azından susacaksın. Eleştirmeyeceksin.

Neyse, gelelim Meis’e… Meis’in alanı 11.98 kilometrekare. Firmamızın bulunduğu İkitelli OSB’nin alanına baktım, internet sitesinde 7 milyon metrekare diyor. Yani 7 kilometrekare:

 

Kim Haklı? Tarafların Tezleri

Aslına başlı başına Dr. Cihat Yaycı’nın kitapları yeterli, 4 kitabını aldım ve uluslararası hukuka ilgi duyan ve uluslararası ilişkiler mezunu birisiyim ve bayıldım. Fakat herkesin okuyabileceği ancak temel bir takım uluslararası hukuk ve deniz hukuku kavramlarına hakim olunursa daha rahat anlayabileceği kitaplardır. Dili sade ve herkes için yazılmıştır. Uluslararası hukuk ile yerel hukukun farkı‘nı anlatmıştım. İsteyenler oradan okuyabilir ama kısacca bakalım.

Büyükelçi ve İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdür Çağatay Erciyes’in “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Türkiye’nin Siyasi ve Hukuki Tezleri Sahadaki Uygulamaları” sunumundan veriyorum, isteyenlere buradan [1] indirebilir. Kısa ve özet olarak çok net olduğu için buradan veriyorum.

Yunan Tezi

Yunan tarafı diyor ki:

  • Adaların istisnasız ve koşulsuz KS/MEB hakkı vardır   (BMDHS m.121).
  • KS/MEB sınırlandırması ‘’eşit uzaklık ilkesine’’  göre yapılır .

Peki Birleşmiş milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (kısaca BMDHS) 121. madde ne diyor:

KISIM VIII
ADALARIN REJİMİ
Madde 121
Adaların Rejimi

  1. Bir ada, sularla çevrili olan ve sular yükseldiğinde su üstünde kalan, doğal olarak meydana
    gelmiş bir kara parçasıdır.
  2. 3. paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, bir adanın karasularının, bitişik bölgesinin, münhasır
    ekonomik bölgesinin ve kıta sahanlığının sınırlandırılması, işbu Sözleşmenin diğer kara parçalarına
    uygulanabilir hükümlerine uygun olarak yapılır.
  3. İnsanların oturmasına elverişli olmayan veya kendilerine özgü ekonomik bir yaşamı
    bulunmayan kayalıkların münhasır ekonomik bölgeleri veya kıta sahanlıkları olmayacaktır.

Türk Tezi

Hak sahibi olma ve sınırlandırma  aynı şey değildir.

  • KS/MEB sınırlandırması  hakçalık ilkesine  göre  yapılır. Eşit uzaklık değil  (BMDHS 74‐83)
  • Adalara
    • Konumları (ana karalar arasındaki ortay hattın yanlış tarafında kalmaları)
    • Cephe uzunlukluklarının kısa olması
    • Ana karaların KS‘nı kesmeleri
      durumunda sıfır etki (sadece karasuları) verilebilir.
  • Bunu destekleyen çok sayıda Mahkeme Kararı ve Devlet Uygulaması vardır.

 

Uluslararası Yargı Kararları ve İkili Antlaşmalara Bazı Örnekler

Aynı sorunları yaşayıp, uluslararası yargıya giden veya uluslararası antlaşmalarla bu durumu çözen bazı ülkeler mevcut.

  • 1977-1978 İngiltere ve Fransa sorununda Uluslararası Adalet Divanı Kararı
  • 1985 Libya-Malta Uluslararası Adalet Divanı Kararı
  • 2012  Nikaragua‐Kolombiya Adalet Divanı Kararı
  • 1971 Tunus‐İtalya Anlaşması
  • 1978  Papua Yeni Gine ‐ Avustralya Anlaşması

Bunlara örnektir. Haritalara ve yaşanan davalara bakabilirsiniz (scholar.google‘a gidip aratınız).

 

Yunanistan’ın Kanunları Çiğnemesine Neden Göz Yumuluyor?

Hepsinden öte akademik şekilde cevap vermek gerekirse; uluslararası hukukta antlaşmalar imzalanan ve taraflar anlaşana kadar böyle durumlarda bir çözüm olmaz ve tarafları herhangi bir konuda zorlayamayız.

Akademiyi, eğitimi hayatım boyunca sevemedim. Dolayısıyla ben size biraz daha akademik olmayan cevap vereceğim:

1919’dan bu yana, Yunanistan, Avrupa’nın kuklası ve oyuncağı oldu. Bir çok ada İngilizler, İtalyanlar tarafından Yunanlılara verildi. Şımartıldı, göz yumuldu, Türklere karşı yapılanlara destek oldular (Anadolu’da Kıbrıs’ta ve hatta şimdi Yunanistan’daki Türk azınlığa yapılanlara). Dolayısıyla kanun, kural kimsenin umurunda değil. İkinci Dünya Savaşı’nda hiçbir stratejik önemi olmayan yerleşim yerleri, ABD’lilerin hıncıyla tonlarca bomba altına kaldı. Hiçbir ceza çıkmadı. Doğu Almanya’da Ruslar 2 milyondan fazla kadına tecavüz etti, hiçbir cez açıkmadı. Bir çok Nazi bilim insanı ve komutan, ABD dahil bir çok önemli kuruluşta (BM dahil, ki Kıbrıs’ konusunda da görev yapan eski Nazi Kurt Waldheim gibi) görev oynadı. ABD’de Japon toplama kampları vardı. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar ağır cezalara çarptırılırken Japon hanedanı doğru düzgün ceza bile almadı.

Neyi anlıyoruz?

Güçlüysen veya güçlülerin kuklasıysan, uluslararası hukuk işlemiyor. Kıbrıs Türklerine uygulanan soykırım girişimi dahil, umursamıyorlar. Çünkü Türk’sün. Bulgarlar, dedemin abisinin ismini değiştirmeye çalıştı, direndi ve Belene kampında işkence gördü. Avrupa zahmet edip müdahale bile etmedi. Dedem Tatardır, Kırım Tatarı. Ailesi buradan sürgün edildi, Bulgaristan’da eziyet gördüler, Anayurda geldiler. KKTC’de okudum, orada yaşananlara bizzat tanıklık edenlerin hikayelerini dinledim. Bu vahşetlere göz yuman Avrupa, Yunan’ı şımartacak ve tabii ki kural, kanun dinlemeyecekler.
Fakat 1919’da Batılıların techizatı ve desteği ile Anadolu’ya çıkan Yunan 1922’de nasıl ki bok gibi ortada kaldıysa,
Şu anda Fransa ve Batının desteğiyle şımaran Yunan, aynı talihi yaşayacaktır.

1919’da dönemin süper güçleri İngiltere, Fransa, İtalya ve hatta Samsun’u bombalayan ABD ve bunların kuklaları Ermeniler, Rumlar, gerici ve bölücü hareketlere karşı elde avuçta yokken kazandıysak, Türk milleti günümüzde de gereğini yapar. Fakat çağdaş olmak, “çağın gerekliliklerini yerine getirmek” anlamına gelir. Askeri harekat son seçenek olmalı. Çağın gerekliliği propaganda, medya, diplomasidir, politikadır. Karşı propaganda ve kontr-espiyonajdır. Dolayısıyla bunlarda gelişmediğimiz sürece, sürekli güçlü orduyu öne sürmek zorunda kalacağız. Oysa Yunanistan’ın kukla olmasından kurtulması ve Türkiye ile işbirliği hem taraflara hem bölgeye güç katacaktır. Yıllardır iki ülke de silahlanıp durdu. Terör, Yunan şımarıklığı, Türklere karşı atılan adımlar nedeniyle eğitime, teknolojiye, sanata, spora, bilime harcanacak paralar mermiye, askeri techizatlara harcandı. Türkiye bunları bir noktaya kadar kaldırabilir ancak Yunan kaldıramaz. Bunu anladıkları zaman, yine 1922’de olduğu şekilde “bok gibi ortada kaldıkların”, başlarına geleni anlayacaklar. FAkat okuldaki sıska ama çok konuşan, dayak yiyen ama yine konuşan çocuk gibi şımarık hareketlere devam ediyorlar. Ne diyeyim, devlet olamamış bir devletçik var karşımızda. Devlet bilinci yok; güvenilmez, şımarık, haddini bilmeyen iğrenç bir devlet zihniyeti var.

Yunanistan ile Er ya da Geç Savaşacağız

2018’de yazdığım “Ege Adaları Yunanistan ve Türkiye” başlığında şöyle demiştim:

(nedenlerini de anlatıp),

Kişisel fikrim şudur;
Şimdi değilse bile 5 yıl içinde. 5 yıl içinde değilse bile 10, 20 ya da 50 yıl içerisinde başka bir Türkiye-Yunanistan savaşı yaşanacaktır. Yunanistan, Orlof Ayaklanması (1770) ile başlayan süreçte; 1789 Fransız Devriminden sonra milliyetçilik hareketleri daha doğrusu “ulus devlet” isteği ile birlikte ayyuka çıkmış ve Osmanlı İmparatorluğunun serbest bıraktığı, cemaatine karışmadığı gibi özgürlük sunduğu gruplar ise hemen yapılanarak; Osmanlı’ya karşı direnişe geçmiştir. 1800’lerin başına doğru başlatılan isyan sonucunda Yunanistna bağımsızlığını kazanmıştır.

Sonrasındaki bu kin, öfke ve kafatasçı milliyetçilik; Türkiye’nin Yunan işgalinde vahşi bir hâl almış ve Ege’deki tarihi eserler yıkılmış (tıpkı Osmanlı topraklarını ele geçiren Avusturyalıların yaptıkları gibi), köyler yakılmış; kadın, çocuk, yaşlı demeden halka zulüm, baskı, tecavüz ve katliamlar başlatılmıştır.

Yetmemiş, 1963’ten sonra, Kıbrıs adasında Türklere karşı başlayan düşmanlık ve adadan ayırma girişimleri; Yunanistan’daki darbeci askerlerin, kaybettikleri popülaritesini kazanmak amacıyla Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması fikrini tekrar uygulamaya koyması ve takiben Kıbrıs’ta darbe ve Yunanistan’ın kukla devlet kurarak; Kıbrıs Türklerine karşı başlattığı soykırım hareketlerine sıçramıştır.

Kurtuluş Savaşı ve Kıbrıs Barış Operasyonunda dersini alan ve Kıbrıs operasyon sonrası cunta yönetiminin iktidardan düşmesiyle, Kardak Kayaklıklarına kadar yine bu kin nefret devam etmiş, Kardak Kayalıklarında da başarılı operasyon yapılmasıyla birlikte; yine istifalar gelmiştir.

Fakat Yunanistan’ın ve Yunanlıların Türk düşmanları hiç bitmemiştir. Tıpkı Ermeni ve Bulgarlar gibi, Yunan ve Rumlar da sürekli olarak Türk düşmanlığını beslemekte, çocuklarına küçük yaşlardan itibaren düşmanlığı aşılamakta ve sürekli olarak kaybetmelerinin hıncını ellerine geçen her fırsatta çıkartma peşindedirler.

**

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Türkiye ve Yunanistan arasında bir başka çatışmanın çıkması da olasıdır. Özellikle Kıbrıs adasındaki doğalgaz olayları eğer diplomasi ve uluslararası hukuk ile çözülmezse, ki bu işin bir parçası da Kıbrıs sorunun çözülmesidir ve ne yazık ki burada da olay KKTC’nin Rum yönetimine ilhakı olacakır (Türk hükümeti ve Kıbrıs Türkleri sağolsun); bütün bunlar olmazsa, iş yine çatışmaya kalabilir.

(…)

Yukarıda saydıklarım ve dahasını göz önünde bulundurursak; Türkiye-Yunanistan sorunlarının diploması ve uluslararası hukuk ile değil, ancak ve ancak savaş ve çatışma ile çözüleceği gün gibi ortadadır. Yani masa başında çözemediğimizi yine savaş alanında alacağız fakat masa başında yine kaybedeceğiz.

 

Yunan’ı İyi Analiz Etmeliyiz

Oruç Reis’in sistemlerinin bozuk olduğu ve savaş gemileriyle sadece gösteriş için bölgeye yolladığımızı iddia edenler vardı. Ciddiye almadım. Fakat şimdi Oruç Reis limana alınıyor. Personel değişmesi gerekiyormuş. Herhalde gemi limana gelmeden personel değişimi olabilir. Yabancı basında, “Oruç Reis’in kabloları yere bile değmiyor, çalışma yok” diye haberler çıktığında Yunan odaklı batı propagandası deyip geçmiştim. Fakat şimdi gerçekten doğru olup olmadığını sorguluyorum. Evet bir arıza varsa, aciliyet nedeniyle gönderilmiş olabilir fakat bazı şeylere dikkat etmemiz gerekecek.

Yunanistan, diplomasi ve propaganda konusunda bizden öde. Maalesef “kamu diplomasisini” yani Avrupa ve Amerikan kamuoyunu yönlendirme diplomasisini yeterince iyi yapamıyoruz. Yunan ve Yunan’a destek verenler; yani fabrikadan çıkıp bira içerken Türkiye’yi konuşanların bilgileri bile hatalı, yanlış ve Yunan’ın, Amerika’nın istediği gibi. Burada büyük bir sorunumuz var.

Putin Gibi Olacaksın!

Rusya ve Putin, bu tür kaosta hemen adım atmıyor, geriye çekilip daha geniş bakış açısıyla inceliyor ve gerçekler ortaya çıkınca, dikkatli adım atıyor ve genelde sorun çözmek üzerine eğiliyor. Batı medyasındaki yalan haberleri bir kenara bırakıp, Rus proapgandasından da sıyrılabilirsek; Putin’in bir çok antlaşmayı sürdürdüğünü ancak Amerika’nın dengesiz şekilde caydığını görebilirsiniz.

Sakin olacağız. Devlet hele hele Erdoğan zaten temkinli ve garanticidir, bunu Erdoğan’ın politikalarını eleştiren birisi olarak söylüyorum ve ne kadar muhalif olursanız olun gerçekleri görmek gerek. Fakat millet olarak duygusal tepkiler vermekten kaçamıyoruz (ki ben bile yıllardır bu duygusal tepkileri törpülemeye çalışıyorum, 3 yıldır yol aldım ama hâlâ düzeltmeye çalışıyorum).

Çağdaş Olmak!

Çağdaş olmak demek, çağın gerekliliklerini yerine getirmektedir. Günümüz politikasında çağın gereklilikleri ise:

  • Diplomasi
  • Propaganda (medya)
  • karşı propaganda ve karşı istihbarat (kontr-espiyonaj)
  • kamu diplomasisi

gibi çeşitli teknikler ve “yumuşak güçtür”. Bunu beceremediğimiz her gün, sert güce muhtaç kalıyoruz.

Dolayısıyla Türkiye bu davasında haklı, fakat dikkatli ve temkinli olmamız; tartışmadan, gerilimden çok sonuç alacak hızlı diplomatik manevralar yapmamız gerekecek.

Buradaki “hızlı” tabii ki devlet hızıyla. Bir deniz yetki alanı antlaşması 2 günde olan bir şey değil, 6 yıl-10 yıl uğraşabiliyorsun. Fakat pro-aktif davranılmalı yani sonucu olumsuz olacak bir şeyin önlenmesi ve olumlu hale dönüştürülmesi; satrançtan örnek verecek olursak, zayıflaması muhtemelen pozisyon için zayıflamadan önce önlem alınması gerekir.

Bağırıp Çağırmak Bu Yüzden Olmuyor

Eyyy Mısır, eyyy Sisi, eyyy şu bu… Olmuyor işte, bu işler böyle olmuyor. Putin’in bir kez bile böyle bağırdığını duymadım. Uçağını düşürdük ve “sırtımızdan vurdular” dedi ve sert önlemler aldı. Devlet başında eyyy diye bağırmak sadece Türk milletinin gazını almaktır. Atılan adımlara bakın:

Merkelin ricası üzerine Oruç Reis geri döndürüldü [2],
Şimdi de NATO müzakereleri kapsamında Oruç Reis geri döndürüldü [3].

Merkel’in ricası olunca Twitter’dan “bu geri vitestir, uluslararası ilişkilerde rica ve minnet üzerine iş yapılmaz” demiştim ve linç yemiştim. Sonra gönderince millet “bak göndereceğiz” dedi; eğer rica ile iş yaparsanız, gönderdiğiniz gemiyi de çekersiniz ve gerçek araştırma için orada olmaz demiştim. Neticede “ikmal ve personel değişimi için”(!) geri çekilmiş ama NATO müzakereleri için çalışmalarına ara veriyor.

Bakın bu olacak iş değildir! Mavi Vatan doktrini gerçekleşti ve nasıl ki “bu topraklar bizim” diyoruz, şimde de “bu sular bizim” diyoruz. Dolayısıyla bizim olan sulardan müzakereler, rica ve minnet ile geri çekilme olmaz. Merkel’in ricası üzerine Eskişehir üssünden uçakları almak gibi bir şey. Kendi sınırlarından, kendi gemini kimin ricasıyla, hagni ülkeyle müzakere yapmak için alıyorsun?

Dolayısıyla Mısır’a, İsrail’e falan bağırıp çağırırsan; din temelli dış politika izlersen, dönüp dolaşır seni vurur. Mısır’ın GKRY ve yunanistan ile yaptığı antlaşmalar, Mısır için faciadır. Türkiye ile antlaşma yapmaya istekli ancak din temelli politikalar yüzünden bizden soğuyan bir yapısı var. Bana ne Mısır’ın demokrasisinden, darbesinden. Ben gelen hükumet ile çıkarlarımı korumaya bakarım. İsrail ile de Filistin konusunda karşısındayım ama deniz yetki antlaşması yapılacaksa, ikimizin de çıkarına. Hiç umurumda olmaz.

Putin gibi olacaksın, bağırmadan, adımlarınla gerekeni yapacaksın!

Yunan ile Doğu Akdeniz’de Müzakere Edilecek Bir Şey Yok!

Yunanistan’ın “Doğu Akdeniz’e bakan” yüzü toplamda 167 kilometre ve Türkiye’nin kıyı uzunluğu 1792 kilometredir! Mısır’ın bile 1062 kilometre, neredeyse 2 katı sahilimiz var.

Meis varmış… Uluslararası hukukta Meis’in yeri yok! Bu OSB kadar olan ufak adının kendisinden 40 bin kat daha fazla alanı gasp etmesi gibi bir şey ancak komedi filmlerinde olabilir ancak durum gülünemeyecek kadar ciddi.

Yunanistan ile ancak Ege’de müzakere edilir, Doğu Akdeniz’de müzakere edecek, rica üzerine adım atılacak bir durum yok.

 

Kaynaklar:

[1] Çağatay ERCİYES. Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Türkiye’nin Siyasi ve Hukuki Tezleri Sahadaki Uygulamaları (20 Aralık 2019). İstanbul Kültür Üniversitesi. http://www.mfa.gov.tr/data/dogu-akdeniz-deniz-yetki-alanlarinin-sinirlandirilmasi.pdf

[2] Ali GÜLEN. Yunanistan’la savaşın eşiğinden dönüşün perde arkası (2 Ağustos 2020). Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/son-dakika-yunanistanla-savasin-esiginden-donusun-perde-arkasi-5965429/

[3] Kıymet SEZER. Oruç Reis’ten NATO molası: Müzakere çalışmaları sonrasında kabloları toplayıp limana yanaştı(13 Eylül 2020). https://www.yenisafak.com/dunya/oruc-reisten-nato-molasi-muzakere-calismalari-sonrasinda-kablolari-toplayip-limana-yanasti-3566951

İkitelli Organize Sanayi Bölgesi. “İ.O.S.B. GENEL BİLGİLERİ”, http://www.iosb.org.tr/

 

Son Değişiklik: 14/09/2020 - 15:21