Ortalama okuma süresi: 12 dakika

Okulu hangimiz seviyor ki? Üniversite hayatı falan tamam ama binalar? İçindeki hocalar ve bu sisteme yön veren yetkililer???

Küçüklüğümde, sabahın köründe kalktığım için okulu sevmiyor olabilirdim (ya da böyle düşünüyor olabilirdim) fakat ortaokul? Lise? Üniversite??? 11 yaşımda programlamaya başlayıp, “tarcanbot“u 2007-2008’de geliştirip, ilerleyen süreçte “akıllı arama motoru” yapmak için şirket kurmak istiyordum. Akademisyen olan annem, mühendis olan babam, öğretmen olan dayım ve nice büyüklerden “okulun önemi” hakkında bol bol nutuk dinledim. Bu süreçte herkese diplomanın kağıt parçası olduğunu anlatıyordum (yıllar sonra insanlar benim düşündüğüme geldi, eğitime ve diplomanın insanı eğitmediği ortada ama o dönemde anlatamadım).

Üniversiteye şirket kurup, dünyayı değiştirecek işler yapma hayalleriyle gittiğimde 14 dilde programlama yapabiliyordum. 2-3 arkadaş bularak Tarcanbot’u yapay zekaya dönüştürecektim; akıllı arama motoru yaparak yakınlardaki kampanyalar, eczaneler vs gibi şeyleri gösterecektim (Siri’nin yazılı halini düşünüyordum)… Üniversiteye girerken amacım buydu.

Ya sonra?

Mezun olduğu bilgileri yıllarca anlatan ve yenilikleri takip edemeyen hocalarımın:
“Explorer varken neden başka tarayıcılar kullanıyorsunuz ki?”
“Linux’a ne gerek var?”
(Python dilini çok sevdiğimi ve arkadaşlarla farklı projeler yapabileceğimizi söylediğimde hocam): “ohoo önce ben öğreneceğim, sonra size öğreteceğim” gibi sözler duydum.

İşte böyle hocalardan sonra okuldan soğudum ve derslere, sınavlara gitmemeye başladım. İlk yılımda bölüm değiştirmek istediğimi söyledim ancak annemi ikna edemedim (sonuçta ülkelerden şirketlere ve kişilere kadar değişmeyen bir şey var: bağımsızlık=maddi bağımsızlık, haliyle annemin ikna süreci şart idi). Üç yıl sonunda okulu bırakmakla tehdit ettim (ki bu sürede zaten sevmediğim, gitmek istemediğim okuldan tiksinmiştim). Dedim ki ya bölüm değiştireceğim ya da okulu bırakacağım haberin olsun. Nereye geçeceksin dediğinde, 16 yaşımdan beri ilgilendiğim politikaya doğru yönümü çevirdim. Sonunda uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümünü seçtim.

Üniversiteyi bitirdim… Peki bakış açım ne, durum nedir? Bunları anlatayım. Eğitim sürüm 2 nedir? Türkiye’de ve dünyada uzun yıllarca aynı tip eğitim sistemi getirildi. Bunu değiştirmek gerek. Peki yeni sistem nasıl olmalı? Binalarından müfredata her şeyi değiştirmek gerek!

 

Okulu Neden Sevemedim?

Gerek iş yerine gelenler gerek mail yollayanlar şöyle diyor; “söper bir projem var, böyle böyle olacak, para kazanacağız”… Olay bu değil! Projelendirmek önemli.

Siyaset konusunda konuşuyoruz ve genelde taraftar tipi milletiz. Ne demek bu? Bir şeyi desteklediğimiz parti ve lider yapıyorsa iyidir, desteklemediğimiz yapıyorsa kötüdür. Bu iş böyle olmaz. Bir proje, bir politika harekete geçirilecekse gerçekler değerlendirilmeli. Çoğu zaman bunu da başaramıyoruz.

Örnek vermek gerekirse: ekonomi iyi mi kötü mü?

1 Dolar 1 TL iken 200 lira maaş aldığınızı düşünün.
1 Dolar 2 TL oldu. Yine 200 lira maaş alıyorsunuz.
Sonra hükumet zam yapıyor ve 300 lira maaş alıyorsunuz.

İktidar diyor ki; “biz size 100 lira maaş yaptık”. Doğru mu? Doğru. Eğer iktidarı sevdiğiniz için böyle devam ediyorsanız iş kötü. Çünkü 1 dolar 1 tl iken 200 lira, 200 dolar idi. 1 dolar 2 tl oldu ve maaşınız 300 lira bile olsa 150 dolar oldu. Yani bu zam, cebinizden 50 dolar çalındı!

**

Bunları neden anlattığıma gelirsek; okulu sevmiyorum, tamam anlaşılabilir. Fakat neden sevmiyorum? Bunu düşünmemiştim ve dün yüzerken aklıma geldi. Ampul yandı sanki, her şey yerine oturdu. Neden sevmediğimi anladım ve sizlere de anlatmak istiyorum.

 

1- Hatalar Cezalandırılıyor – Ezbere Yönlendiriliyor

Doğru düzgün İngilizce konuşamayan kaç arkadaşım mühendislikten mezun oldu… Mühendisliği geçtim, %100 İngilizce eğitim verilen ve 40 kişilik sınıfın 35’inin yabancı olduğu uluslararası ilişkilerden mezun oldu! Nasıl yaptı? Hocalara gidip, “hocam çok ağır geliyor, İngilizcem yetmiyor, nerelere çalışayım” diyordu ve hocalar bölümleri söyleyince tamamen ezberleyip (evet işin ilginç yanı buydu), sınavda aynısını yazıp geçiyorlardı. Hatta ben öğreteyim diye uğraşıyordum ve mantığınla açıklıyordum, çalıştırırken kullandığım cümleleri yazıp, bunları sınavda yazarak geçiyorlardı.

Ben ise derse girer, önemli yerleri not alır (her dönem için ufak defterim vardı, sayfaların üstten çevrildiği), sınavdan 1-2 gün önce bunları beyaz kağıtlara yazar, sınav günü tekrar göz gezdirir ve sınava girerdim. %50+1 benim için yeterliydi. Kalmayayım, tamamdır. Fazlasını uğraşmak istemedim. Çok sevdiğim (ki hocalardan da kaynaklı) dersler vardı; Avrupa Birliği, uluslararası hukuk, politika dersleri vs gibi ve bunlarda kütüphaneye gidip, 3-4 kitabı açıp çapraz şekilde çalıştığım da oldu. Fakat amacım dersi geçmek değil, öğrenmek içindi. İleride işime yarayacağını düşündüm.

Gerçek hayat: gerçek hayatta hatalar cezalandırılmaz! Yürümeyi öğrenirken, bisiklet binmeyi öğrenirken bol bol düşeceksin. Yüzmeyi öğrenirken su yutacaksın. Hataların oluyor ancak ders çıkartıyorsun. En azından ne yapmaman gerektiğini öğreniyorsun. Bisiklet konusunda iyi idim, cambazlıklar yapardım. Bir gün aklıma takıldı: “direksiyonu bükerken neden korkuyorum” dedim? (bir noktaya kadar çevirince daha fazlasını çevirmemem için aklım zorluyordu). Tutup daha da kırdım ve tepetaklak oldum, gidon karnıma battı. Merakımı giderdim ve içgüdülerimin (aklıma ya da ne derseniz deyin) bunun en fazla o kadar dönmesi gerektiğini bildiği için izin vermediğini anladım.

Yani normal hayatta yapılan hatalar, sizi yaralasa bile hemen öğreniyorsunuz. Çünkü hayat içgüdüsel. Hayatta yapılan hatalar, ders alabildiğimiz sürece değerlidir. Peki eğitim sistemi? Bizde hatalar cezalandırılıyor. Dürüst olmak cezalandırılıyor. Sınavdan düşük not alırsan hatamızdan ders alıyor muyuz? Çocukların hatası, zayıflıkları, güçlü yanları konusunda çalışmalar yapılmalı. İnsanız, hepimizin zaafları, kötü yanları var. Bunları kucaklamadıkça, kabullenmedikçe gelişemeyiz ve hata yapmamak değil; yaptığımız hatalardan ders çıkartmak için uğraşmalıyız. Sistem de böyle olmalı.

Çalışmayı bilmediğimiz için, sınavlardan düşük not alıyoruz. Düşük not, aile baskısı demek. Aile baskısı ve toplum baskısı nedeniyle yüksek not almamızın gerekliliği ortaya çıkıyor ama hâlâ çalışmayı bilmiyoruz. dolayısıyla çözüm buluyoruz: kopya ve ezber yardımımıza koşuyor!

İşin özü, bu sistemde öğrenciler kopya ve ezbere itiliyor. Aile kitap okumuyor, okul kitap okumayı çocuğa sevdirmiyor (16 yaşıma kadar toplasanız 2-3 kitap ancak okudum ama sadece bu ay 3 kitap bitirdim ve ayın bitmesine 5 gün var yenisine başlıyorum). Kendimden biliyorum; kitap okumak güzel bir şey ama tarzını bulursan. Çocuklarımızın “neyi sevip neyi sevmediğini” öğrenmeleri için uğraşmalıyız. Ne biz söyleyeceğiz ne de yönlendireceğiz. Sadece keşfetmeleri için yardımcı olacağız.

 

Dürüstlük? Dayım öğretmen, yine derslerimin kötü olduğu, çalışmadığım dönemde dayım konuşma yaptı işte öğretmenlerine karşı dürüst ol, şöyle böyle… Ertesi gün İngilizce dersim var, ödev verilmiş ve yapmadım. Nedeni yok, yapmak istemedim. Hoca tek tek kontrol ediyor, yapmayanları tek tek ayağa kaldırıp sorguluyor. Yapmayanların bir bölümü bahane üretti, “elektrikler, sular, evde kaldı, bilmem ne…”. Sıra bana geldiğinde dayım öğretmen olarak dürüst ol demiştim ya; “yapmak istemedim hocam” dedim. Sanıyorum 20-25 dakika boyunca hocanın hışmına uğraşmıştım. Bağırıp çağırmadı ama çeşitli sorumluluklarımız var, mesela ders vermek istemeyebilirim ama vermem gerek, çalışmak istemeyebilirsin ama çalışman gerek diye anlattı durdu. Ben dürüst oldum, 25 dakika dikildim. Evde unuttum desem, bir daha olmasın diye eksi verecekti. Ben hem eksi aldım hem hocanın hışmına uğradım.

Öte yandan “götümüzü devlete dayayalım gerisi kolay” diyen insanları daha önce yazmıştım bknz: devletin kamburlarıı: karaktersiz çalışanlar ve sistemsizlik. İşlerini yapmayan, yapmak istemeyen, sırf kolay maaş olarak gören öğretmenler de cabası.

Ben düşündüğümü söylemekten çekinmem. Fakat sisteme dikkatinizi çekmek için anlattım; dürüst olmanın cezalandırıldığı ve öğrencileri hatalardan ders alıp düşünmek yerine ezber ve kopyaya iten saçma sapan bir sistem var. Birinci neden budur!

 

2- Öğrenmeyi Öğretmiyor

Meşhur sözümü var ya: “bana balık verme, balık tutmayı öğret”… İşte Türk eğitim sistemi balık veriyor. Hatta balık bile vermiyor, işte orada, başkasında; oraya gidip alacaksın diyor. Sınavda ise “balık nerede? nasıl alacaksın?” diye soruyor. Bitti!

Bizde işletme hocalarımız var; şirketlerde çalışmamış, yöneticilik yapmamış, işletme dersi veriyor. Bilgisayar mühendisliği hocalarımız genelde elektronik mühendisliğinden mezundu ve okuduğu dönemdeki ders notlarını bize aktarıyorlardı. Bu nedenle başarılarımız bölümünde bir proje, “basında biz” bölümünde 2 haber var idi ve sayfayı değiştirdiler.

Uluslararası ilişkiler bölümünü geçtiğimde ise AB içerisinde görev yapan ve 5-6 dil bilen, yetmeyerek Python vb programlama öğrenecek hocam vardı. Bir diğeri Türkiye’deki en iyi uluslararası hukuk profesöründen birisiydi ki şu anda KKTC’nin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı. Bir başkası, Kıbrıs sorununu araştıran gruplarda çalışma yapıyor, anketler, görüşmeler, yeni politikalar. Bir diğer hocam, hayatımda gördüğüm “politik sistemi” en iyi bilen hoca idi. Ülkeyi söylüyorum, mevcut sorunlarını falan anlatıyordu. Sadece derste değil, odasında konuşurken de beni eğitiyordu (harita konusunda sağ taraf falan dediğimde, haritada yön isimleri kullanılır demişti). Zaten öğrenim hayatı boyunca DAÜ PSIR’dan (political science and international relations) 7-8 hocamı sevdim. Bazıları beni sevmese de (:

Peki ecnebiler ne yapıyor? İşletme bölümü için canlandırma (Simülasyon) oyunları öğretiyorlar (bknz: yabancı üniversitelerdeki canlandırma oyunları). İngiltere’de siyaset bilimi bölümünde drama dersi veren üniversiteler var. Şimdi bunlar hayal gibi geliyor ama doğrusu nedir?

 

Eğitim Sistemi Bana Neden Uymuyor?

Yıl 2000, Eskişehir Hasan Polatkan Blv. (Migros’un yakınında) internet kafe vardı. Dayımla giderdik. Ben Mynet, Mysite’ye dadanmıştım. Haftada bir gider, istatistiklere şuna buna bakardım, bir şeyler yazardım. Sonra HTML kodlarını kısıtlı zamanda öğrenirdim. 2001’de IBM bilgisayar alındı eve. Şimdiki gibi ADSL, fiber falan yok…. E-kolay var. Telefon hattını bağlıyorsun, o da fazlasıyla pahallı vs. Ee ne yapacağım bilgisayar ile? Bilgisayar dergileri aldım, bir “bilen” bana yol gösterdi… HTML>CSS>Javasript derken Qbasic, Pascal, Delphi 7… Sonra linux tarafına geçtim, PHP, kabuk konsol derken işler gelişti. Mynet döneminde siteme bir girdim “hack meck” yazıyor. E bu ne şimdi? Onu araştırırken, 2000’li yılların başında cezaların ve olayların da tam oturmaması nedeniyle bu yollara da saptım. Yani 2000’li yılların başında bilgisayarla içli dışlı olan birisi olarak korsanlık tarafına (ki müzikten kitaba, filmden başka bilgisayarlara göz atmaya ve portallardaki xss açıklarına vs kadar) geçtim. Şimdi küçük yaşında olan gençler bile ailelerden 40-50 lira alıp steam’e yatırıyor. Aradaki nesil farkını anlıyorum. Ben o dönemde parayla oyun alacağım demek??? Cracklemeyi öğrendim (hayır cracki kopyala yapıştır yapmıyorsun, programı cracklemeyi).

Hepsini nasıl yaptım? Kendi kendime öğrendim. Çalışan program 2 satır kod yazınca çöküyordu. Neden çöküyor? Bunları bulmak zevkliydi. Bir hata varsa benden kaynaklanıyordu. Yıllar önce yazdığım kodlara bakıp ne kadar amatörce yazıldığını görünce, ne kadar geliştiğimi fark ediyordum. Hataları bulmak, düzeltmek, yıllar içindeki gelişmeyi görebilmek… İşte bunların hepsi inanılmaz güzel!

Dönüp okula bakıyorum; hatalarımı kendim keşif edemiyorum, hatalarımı bulup düzelteceğim ve bunun için beni yönlendiren hoca yok. Yıllar sonra ne kadar geliştiğimi anlayabileceğim bir sistem yok. Beni yaşıtlarımla yarıştırıyorlar, kendimle değil!

 

İçindeki Potansiyeli Geliştirmeyen Sistem

“Ne kadar söylersen söyle, karşıdakinin anlayabileceği kadar konuşursun” derler. Biz bunu kendimize çevirelim; dünyanın en eğitimli, bilgili, kültürlü insanları ve alanlarındaki uzman kişiler ile yemeğe çıkarsak çıkalım, ancak kapasitemiz kadar anlayabiliriz. Ne demek istediklerini aslında tam olarak anlayamayız.

Kendimizi geliştireceğiz, okuyacağız, vizyonumuzu geliştireceğiz, gezeceğiz, göreceğiz, farklı insanları dinleyeceğiz (duymayacağız, dinleyeceğiz); ancak bunları yaptıktan sonra bize verilen fikirlerin ne kadar iyi olup olmadığını görebiliriz. Dolayısıyla en iyi uzmanları anlayamazsak, hiçbir öneri tutmaz…

Öğretmenler çocuklara ne yapacağını, nasıl yapacağını söylememeli. Çocuğun içindeki potansiyeli ortaya çıkartmalı. İyi bir ressam, iyi müzisyen, iyi bir broker, iyi bir avukat olacakken ailenin “kendi yapamadığı şeyleri” çocukta yapmak istemesi ve arkadaş etkisiyle; mühendislik, doktor, öğretmenlik gibi mesleklere yönlenmemesi gerek. Neyi sevdiğini, içindeki potansiyeli, ne yapmak istediğini keşfetmesi gerek.

Yani “hangi tür kitapları sevdiğini” bile keşfetmesine öğretmen yardımcı olacak. Akıl hocası olacak. Eğer bunları yapamaz, “işte dağlar denize burada paralel, 1071’de Malazgirt Savaşı ile Anadolu’ya girdik” falan diye ezberci şekilde anlatıp, sınavda bunları sorarsa; ancak kopyacı, ezberci, kaypak nesiller yetiştiririz. Düşünen, sorgulayan, öğrenen ve içindeki kimliği bulan insanlar yetiştiremeyiz.

 

 

Öğrenmeyi Öğretmek – Eğitim Sistemi Sürüm 2

Peki öğrenmeyi nasıl öğreteceğiz? En büyük sorun burada değil mi? Mevcut iktidarın zihniyetiyle olacağını düşünmüyorum. Çünkü çocuklara ve insanlara “sorgulamayı, öğrenmeyi, düşünmeyi” öğretmek istediklerini hiç sanmıyorum. Biat eden, denileni yapan, yönlendirilecek insanlar ve topluluklar işlerine geliyor (diğer türlü cemaatler, ocaklar, bilmem ne komünist bilmem neleri gibi her türlü politik topluluklar neden olsun?).

Her şeye sıfırdan başlamamız gerek ve hayran olduğum Romalılardan da bir şeyler alabiliriz. Hukuk, demokrasi vb şeyleri o dönemde nasıl konuştular? Tabi ki eğitim sistemi… Düşünmeyi, sorgulamayı öğrettiler. Fakat yapısal değişiklikten başlayacağız. Öncelikle herkesin birbirini görebildiği bir sınıf olacak (ki okullar da buna göre inşa edilecek):

Bunu yapmamızın bir nedeni var elbette. Öğretmen sınıfa gelip, “bu budur şu da şudur” dedikten sonra sınavda “aşağıdakilerden hangisi ‘bu’dur” diye sormamalı. Benim istediğim sistemde böyle olmayacak.

Öğretmen sınıfa gelince, moderatör olacak. Tartışma programlarındaki sunucu gibi. Soru soracak ve çocukların cevap vermelerini sağlayacak. Örneğin sınıfa gelip “resim için tuval, fırça, boya gerek; teknikler şu şu şudur” dedikten sonra sınavda “resim için hangi araçlar gerekir ve hangi teknikler kullanılır?” demek yerine:

Sınıfa girip, “resim yapmak istersek, nelere ihtiyaç duyarız?” diye soracak. Öğrencilerin hepsi hem hocayı ve hem de birbirlerini görecek. Sırayla söz alacaklar, öğretmen bunu yönetecek. Çocuklar başlayacak, “tornavida gerek” diye… Sonra soracak, tornavida ne işe yarar? Bir başkası, vida sıkar diyecek, peki o halde tornavida burada kullanılır mı?  şeklinde sorular sorarak öğrencileri yönlendirecek. Böylece:

  1. Öğrenciler cevaba kendileri ulaşacak
  2. Düşünmeyi öğrenecekler (kalıplar yok!)
  3. Cevabın doğru olup olmadığını soracak hoca, sorgulamayı öğrenecekler
  4. Fikirlerini söylemekten korkmayacaklar
  5. Farklı fikirleri duymayı öğrenecekler
  6. İletişim kurma becerileri artacak.

Coğrafyadan tarihe, ufacık çocukları böyle eğiteceğiz. Coğrafya konusunda köye gidip gitmediklerini, neler gördüklerini sormaktan başlayıp; çocuklar anlattıkça yönlendirerek eğitim verilecek.

 

Müfredat

Üniversiteye gelip ütü yapmayı bilmeyen, yemek yapamayan, çamaşır yıkayamayan, düğme dikemeyen insanları gördüm. Üniversite mezunu olup, “görgü kurallarını” bilmeyen,  bir yere giren kişinin selamlaması gerektiğini bilmeyen hödüklerin asansördeki sıfatlarını çekiyoruz. Trafikteki kanun bilmeyen, neden kurallara uymalıyız sorusuna cevap veremeyecek insanları gördükçe delirmemek mümkün değil.

Haliyle müfredatı değiştireceğiz. 18 yaşına geldiğinde kendi kendine bakabilecek (başka bir şehre, ülkeye gittiğinde sudan çıkmış balığa dönmeyecek) insanlar yetiştirmemiz gerek. Buna televizyon programlarından tutun okula kadar her yerde değişim ve seferberlik gerekir. Bunlar yapılamadığı sürece millet olarak farklı bir gelişmemiş imkânsız.

 

İşi Ustasından Öğrenmek – Gölge Öğrenci

Annem ilaç arge şirketi açtı ve 2 yıldır yanındayım. Daha çok muhasebe, anlaşmalar, toplantılarla ilgileniyorum ve eczacılık vb şeyleri sevememe rağmen; yıllar geçtikçe bir sürü şey öğrendiğimi fark ettim. Bu nedenle “gölge öğrencilik” ŞART! Bunu anladım. Yeni sistem ile eski sistem birleştirilmeli. Usta-çırak öğrenciliği olmalı. Çocuklar yaparak öğrenmeli.

2030 yönetke (siyaset) okulu,  projemde anlatmıştım; bu üniversitede okuyan öğrenciler valiler, belediye başkanları, milletvekilleri, bakanlar vs gibi bir çok kurum ve yetkili ile bir kaç hafta geçirecek. En alttan en üste kadar tüm sistemi görecek, deneyimleyecek. Gölge öğrenci olarak arkasında dolaşmaları şart!

2014 yerel seçimlerinde, çok sevdiğim Yılmaz hocanın (Büyükerşen) ekibiyle görüşmüştüm. Dedim ki uluslararası ilişkiler okuyorum ve Yılmaz hoca, bana göre Atatürk’ten sonra gelmiş iki liderden birisi (diğeri Bülent Ecevit). Yılmaz hocanın gittiği yerlere gidip, 2 adım arkasından ne yapıyor, nasıl konuşuyor her şeyi öğrenmek istiyorum. 2 haftalık ara tatilim var dedim. Tamam biz seni ararız dedi danışmanı ve yolladı. Yakın çevremden bazıları(!) “seni neden kabul etsinler, AKP’li misin, istihbaratçı mısın nesin” diye saçma saçma söylenip durdular. Dedim ki; eğer kabul ederlerse, hayatımda unutamayacağım tecrübe olur. Aramazlarsa, dün nasıl yaşıyorsam, yarın da aynı şekilde yaşarım.

Telefon geldi, beni medya arabasına vermişler. Kameraman, fotoğrafçı ve ben… Sabah 8’den gece 11’lere kadar dolaştık. Facebook’a nasıl fotoğraflar yüklenirden tutun, Yılmaz hocanın neler yaptığına kadar bir sürü şey öğrendim. Okulda 4 yılda öğrenemediklerimi 2 haftada öğrendim. Tabi ki bunlar bir sır fakat okuduklarımı, tecrübelerimi, gördüklerimi birleştirip farklı şekilde anlatıyorum.

Dolayısıyla gölge öğrenciliğin önemini anladım. Fakat bunun için ortaokul-lise-üniversite sistemi değişmeli.

 

Yeni Ortaokul-Lise-Üniversite Sistemi

Üniversite herkes okumalı mı? Sorulması gereken soru bu. Türkiye’de evet, niye? Çünkü üniversite bitirirsen, milletin sana bakış açısı değişiyor. Bizde de gizli bir kast sistemi var (Hindistan’daki gibi). Fakat bizde biraz daha çarpık. Bir akademisyenle lise mezunu bir şirket sahibi evlendiğinde millet genelde “aaa nasıl yani” diye dedikoduya başlıyor. Bizde karşımızdaki insanın fikirlerine, karakterine değer vermek yok! Giysisi, arabası, evi, makamı, gücü, görünüşü, diploması… Bunlar belirliyor bir çok şeyi.

Karşısına oturan insanın anlattıkları ne kadar doğru, ne kadar iyi, ne kadar kötü bunları sorgulayan yok. Üniversite mezunlarının garsonlara, satış danışmanlarına davranışlarını gördükçe komalık edesim geliyor. “Baksana” falan diyor. Aileden, arkadaşlardan, yakın çevrenden olmayan birisine tekil şekilde hitap edilmez! Bakar mısın, getirir misiniz, yapar mısınız… İnsanlığını kaybetmiş yaratıklar!

Üniversite okumuşmuş… Zaten şimdi öğrencilere müşteri gözüyle bakılan (annem böyle 2 yerde ders verip, dayanamayıp bıraktığı için söylüyorum); kopya çekerken yakalansa da işletme müdür, ay aman rektör tarafından “affedilen”, gece 3’te hocaya whatsapp’tan mesaj yollayan nice saçma sapan tip mantar üniversitelerden (özel ve bina üniversiteleri) mezun oluyor ve kendini bir şey zannediyor.

Bana göre herkesin üniversite okumasına gerek yok!

**

Ortaokul ve liseye kadar hem toplum kuralları, genel kültür gibi şeyler hem de meslek alanı belirlenip bununla ilgili eğitimler verilmeli. Meslek lisesi kıvamında olmalı ama çok daha donanımlısı. Bizde meslek lisesine kötü gözle bakılır ancak düzgün sistem getirilse en doğrusu budur. Liseden mezun olanlar eğer ağır teorik eğitim, akademisyenlik, uzmanlaşmak istemiyorsa; direkt işe girip çalışmalı ancak lise bitirince, alanında eğitim yapabilecek seviyede olmalıdır.

Çocukların yatkınlıkları tespit edilip, yönlendirilmeli ve ortaokul-lise bu alanlarda eğitim veren ve bahsettiğim özellikleri taşıyan sistemle geliştirilmeli. Örneğin “yönetke okulları” için konuşursam: ortaokul ve lise boyunca; Osmanlıca, İngilizce ve Fransızca eğitimleri verilmeli (ki 8 yılda öğretilir). İmkânsız diyenler olacak, ben ilkokul 4’ten lise 1’e kadar 6 yıl boyunca İngilizce eğitimi aldım ama üniversitede beginner yani başlangıç seviyesinden başladım. 6 yılda bana öğretilen İngilizcenin çok daha üstün halini 1 yılda bitirdim. Demek ki istenince öğretilir!

Bu süreçte hem Osmanlı dönemi, hem kürsel sistemler araştırılacak. Uluslararası hukuk konusunda problemimiz var. Bunlar çözülecek. Bürokrasi, ekonomi, dil, tarih, coğrafya, toplum bilimi… Bir çok alanda eğitim alacaklar (bir nevi köy enstitüleri gibi). Hatta ve hatta kimsesiz çocukları buralara yönlendireceksin. Devlet, kimsesiz çocuklarına sahip çıkacak.. Bu çocuklar büyüdüklerinde, kendilerine sahip çıkan devlete daha fazla sahip çıkar!

Bürokrat, memur vs buralardan alınacak. Eğer uluslararası hukukçu olmak isterse, büyükelçi, bakan vs olmak isterse; üniversiteye giderek hem teorik eğitim, hem araştırma hem de bilimsel bakış açısı kazanacak. Olması gereken budur!

 

Sonuç Olarak

Öğretmenlerin, öğrencilere yol gösterip akıl hocası olduğu ve sınıftaki eğitimin yanı sıra uygulama eğitimleriyle işi yaparken öğrenenlerin olacağı güzel bir sistem şart. Burada çocuklar düşünmeyi, sorgulamayı, tartışmayı, iletişimi, “sorun çözmeye yönelik” davranışı benimseyecek. Ortaokul-lise-üniversite düzenlenip, gölge öğrenci vb gibi projelerle birlikte alanlara yönelmiş öğrenciler ortaya çıkacak. Üniversiteye gitmek günümüzde anlaşılan “değer verilmez” vb gibi “kast sistemi” mantığıyla önemsiz olacak. Yani lise mezunu da sağlam maaş alabilecek, hayatını idame ettirebilecek. Fakat üniversite giriş zor, okumak daha zor olacak. Üniversite bitirenler ise tam bir akademisyen olacak.

Ben üniversite okurken KKTC olması nedeniyle (yabancı hocalar, okulun önemi vs), intihale çok dikkat edilirdi. İntihal varsa (ki dönem ödevlerinde dahil), canın çok kötü yanardı. Hocalarımız bize bilimsel düşünmeyi öğretti. Hocalarımın hepsi (sevmediklerim bile), akademisyenlik anlamında çok üstün insanlardı. Bu nedenle sevmesem, fikirlerine katılmasam bile saygımı kazandılar.

İşte böyle bir okuldan sonra; “o proje iyi, bu kötü” diyebilmek için bir sürü çalışmanın yapılması gerektiğini, sistem, kanıtlar, fikirlerini desteklemek gerektiğini öğrendim. Dolayısıyla akademik eğitimin önemini çok iyi anladım (ayrıca annemin alanında Türkiye’de sayılı kişilerden biri olduğu ve bunu sürekli yayın ve güncel gelişmeleri de takip edip, bunları sanayi ile birleştirdiğini yakından gördüğüm için ayrıca anladım).

Bu nedenle DAÜ’nün durumu Türkiye’den çok iyi:

**

Hocaların yayınlarından öğrencilerin durumlarına kadar bir çok kriterin değerlendirildiği ve sıralama yapıldığı sonuçlarda EMU (DAÜ); Koç, Sabancı ve Atılım’ın hemen ardından geliyor. Ki burada bilg. müh. olmasa bile calculus ve fizik gibi çeşitli alanlarda çok önemli işler yapan hocalardan ve bölümümdeki hocalardan ders aldığım (ki alanlarında tanınan bir çok hoca mevcut) için çok şanslıyım.

**

Mevcut eğitim sistemi bana göre değil. Mevcut eğitim sisteminde ne öğrenebildim, ne kendimi geliştirebildim ne de bakış açımı değiştirdim. Hatalarımdan ders çıkartmayı programlamada, yeni şeyleri nasıl öğreneceğimi bir sürü şeyle uğraşarak (danstan okçuluğa, yüzmeden kaligrafiye, yogaya, bateriye kadar bir uğraş ve ekonomiden programlamaya, propaganda gibi kişisel hobilerden beden diline kadar abuk subuk tonla şeyle uğraştım) kendim buldum.

Kitap okumaya başladıktan sonra bakış açımı değiştiren bir sürü kitap oldu (yakında bununla ilgili konu yazacağım). Okudukça, araştırdıkça, öğrendikçe kendimi geliştirdim. Gelişimimde üniversite hocalarımın payı var ancak ders aralarında ve ofis saatlerinde gittim (hatta bana soda, kahve, çay vs söyleyip programlama, yapay zeka, uzaydan tutun politika vb konularını konuşmamız sayesinde). Yani hep çabalarım… Hocalarımın ne diyeceğini dikkatle dinledim. Nasıl düşünürler, neler yaparlar… Aranızda üniversite okuyanlardan kaç tanesi hocalarınızın tüm yayınlarını araştırıp okumuştur merak ediyorum? Kişisel çaba…

Benim öğrenme, keşfetme, kendimi geliştirme yöntemim böyle. Kendimden küçüklere, yiğenlerime, arkadaşlarıma önerdiğim şekilde; aslında onlara da uygun olduğunu gördüm. Bu nedenle yeni eğitim sistemini kafamda kurgularken bunlara dikkat ettim. İnanıyorum ki, bu şekilde daha düzgün nesiller yetiştireceğiz.

2030’da iktidara geldiğimde bu sistemi biran önce getireceğim (öncesinde uzmanlarla son haline getireceğiz, çalıştay vs yapacağız, yine “olmaz, imkânsız” diyenler olacak ve yine bu kısıtlı düşünen kalıpçıların yanıldığını göstereceğiz)… Fakat henüz var…

 

Ayrıca bakınız:

2030 projesi: yönetke (siyaset) okulu

Eğitim sisteminin değişmesinin gerekliliği – tarih dizilerden öğrenilir mi?

Eğitim dediğin: yabancı üniversitelerdeki canlandırma oyunları

 

 

Son Değişiklik: 28/12/2019 - 00:40