Ortalama okuma süresi: 12 dakika

Saat gece 12 ve yazıya başladım, çünkü böyle bir kitabı, böyle bir hikâyeyi anlatmak için beklemek istemedim. Uzun süredir de kitap önerisi yazmamıştım (blog üzerinden), bu kitabı eklemek istedim. Fakat bulunması pek kolay olmayacaktır.

Niyazi Kurtsan ismi belki blogu takip eden genç kardeşlerim için pek bir şey ifade etmiyor olabilir. Fakat Kurtsan desem ya da Otacı, mutlaka hayatınız bir noktada kesişmiş ya da kesişecektir.

Niyazi Beyin hikâyesini, daha doğrusu fragman dahi diyemeyeceğim ufak bir bölümünü eşinden dinlemiştim. Daha fazlasını merak ettim, internette biraz araştırınca, sözkonusu kitabın olduğunu öğrendim. Fakat yeni basımı yok, bir kaç yere baktım ancak Nadir Kitap’tan aldım.

Burada ekleme yapayım; Nadir Kitap adresinde “tevazu kitabevi” diye geçiyor ancak kitap geldiğinde Manisa’daki Beşeri Kitabevi olarak çıktı. Sahaf yani ikinci el kitapçılarda var çünkü yeni basımı yok kitabın. Fakat ikinci el olmasına rağmen pırıl pırıl bir kitap. Çizik yok, yırtılma yok, bir şey yok. Üstelik kitabı öyle bir sarıp sarmalamışlar ki, gerçekten takdire değer. Kitaba değer veren birileri oldukları apaçık belli oluyordu. Böyle insanları gördükçe seviniyorum. Manisa Şehzadeler’de Beşeri Kitabevi.

**

Konuya geri dönecek olursak, blogu takip edenlerin bildiği üzere; Milli Mücadele’nin 100. yılına özel 2019’da Milli Mücadeleyi her anlamda (ekonomik, kültürel, diplomatik, askeri, yönetimsel vs) anlayabilmek için kitaplara gömülmüştüm. Atatürk ile ilgili bir çok kitap okuduktan sonra, askeri ve taktik bölümüne geçtim son bir kaç aydır ve Balkan Savaşları, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin kuruluşu derken Lozan’a kadar ileri geri gidip geldim.

Derken bir kaç farklı kitap okuyup kafamı toplamak istedim ve bu dönemde Niyazi Bey ve ailesi ile ilgili kitabı elime aldım. Fakat başlangıç dedesine gidiyordu, Recep Ağa ve Necip Ağa’ya…. Gümülcine’den başlıyoruz, mübadele dönemi dışında tutulan (bölgedeki Türk varlığını arttırmak için) fakat gönülleri Türkiye için tutuşan insanlara.

Recep Ağa, Milli Mücadele için uğraşıyor; Milli Mücadele’ye sadece maddi destek vermekle kalmıyor, silahlı mücadele ve bu uğurda can veriyor. Eskişehirli olarak gurur duyduğum Eti’nin de köklerini görüyorum. Tabi kitabın bu bölümlerini okurken bir şeyi fark ettim; sadece belirli kitapları (tarihi vs) okumak yetmiyor. Bu tarz biyografi, anı vb kitaplarla birlikte; ilgili olayları daha iyi anlayabiliyor ve insanların gözünden görebiliyorsunuz.

 

 

Niyazi Kurtsan

Şimdilerde gençlere bakıyorum, hayatın farkında değiller fakat Niyazi Bey, 13-14 yaşlarında ailesini Yunanistan’da bırakıyor. Türkiye’ye sınırdan kaçarak geliyor. Sıtmaya yakalanıyor. Bandırma’ya gelip burada tedavi görüyor. Tabii ki süreç felaket… 14 yaşında bir çocuk, sınır geçiyor, kafile peşinde… Hasta olduğu için sonradan bulduğu kafileye de yetişemiyor. Aklıma 1916’da, Atatürk’ün hatıralarındaki bir olay aklıma geldi; ufacık bir çocuk, bir ailenin arkasında ağlıyor. Atatürk diyor ki niye ağlatıyorsunuz çocuğu, bizim değil diyorlar. Çocuk ailesini kaybetmiş, bu çiftin peşinde. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluşu ve bu ülkeden çıkan insanlar; işte böyle acılarla, sorunlarla boğuşmuş ve bırakın Suriyeliler gibi yurt dışına kaçmayı, yurt dışında kaldığı için yüreği Türkiye diye atarak, buralara geri dönmüştür.

Kafileyi yakalayamayıp, yolun kenarına yatıyor. Hâli yok. Sonra bir aile yardım ediyor. Sabun olayı da buradan başlıyor çünkü aile sabun yapmakta. Amcası Türkiye’de ancak yanına gidebilecek durumu yok. Giysi yok, yola çıkacak para yok…

Aynı zamanda dedemi düşünüyorum, 93 harbinde dedemin ailesi Kırım’dan sürülüyor. Romanya ve oradan Bulgaristan’a… Bulgaristan’da dedem köyde çobanlık yapıyor. Sonra 14 yaşında Rusçuk’a yolluyorlar. Dedem de ailesinden kopuyor, ayakkabıcılık mesleğini öğreniyor. Anneannem ile evleniyor, ufacık oda kiralıyorlar. Anneannemi kaçırıyor ve 1970’te Türkiye’ye göç…

Türk olmanın zorluklarını sadece tarihte okumadım. Dedemin atalarının Kırım ve dedemlerin Bulgaristan süreci ve dedemin abisinin adını Bulgar adına çevirmek istemediği için Belene (Bulgaristan) kampında gördüğü işkenceleri ve okuduğum Kıbrıs’ta olaylara tanıklık etmiş insanların çilelerini de gördüm. Biz çok sancılar çekmiş bir milletiz. Ülkeyi de böyle kurduk, tarihi de böyle yazdık.

Görebileceğiniz gibi şimdi her şey hazır, fakat bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz. Çocukların hepsi prens/prenses gibi, yanlış çocuk yetiştiriyoruz. Hayatı öğretemiyoruz.

***

Tekrar Niyazi Beyin hikayesine dönecek olursak; ailesi Türkiye’ye geliyor. Fakat zorluk her yerde. Aile bireylerinin hepsi çalışıyor. Uğraşıyorlar, didiniyorlar. Yoksulluk var fakat azim var, çalışmak var.

 

Dillere Destan Bir Aşk Hikayesi

Niyazi Bey ile Meral Hanımın bir hikayesi var ki açınca hem şaşırdım hem hayran oldum. Çok kısa bir süre önce, “diplomasinin babası” olarak kabul edilen Henry Kissinger’ın “Kriz” (Arap-İsrail savaşının arka planını anlatan) kitabını okudum. Alanım uluslararası ilişkiler olduğu için uluslararası müzakere, diplomasi gibi alanlardaki dersleri almakla beraber kişisel sevgim nedeniyle de benzer materyalleri okurdum. Kitaba konulan mektuplarda, böyle bir durum söz konusu. Öyle bir nezaket, öyle bir incelik, öyle bir diplomatik dil var ki…. Şu an Dışişleri bakanlarının ve diplomatlarının kendi eşlerine böyle mektuplar verebileceğinden şüpheliyim.

Aile ve kadın bölümüne geleceğim fakat mektuplarda şunları göreceksiniz [1];

Bir tanem (…) Okumak, öğrenmek istediğin yazıyorsun. İlim, kitaplar kimsenin inhisarında (tekelinde) değildir. Okuyabildiğin kadar okuyup, zihninin alabileceği kadar öğrenmekten seni kim alıkoyabilir ki? (23 Nisan 1958 / Konya)

1958 yılında, sevdiği kadına okumasını öğütleyen ve Meral Hanımın da evlenirken bir şart öne sürerek “üniversite okutacaksın” demesi zaten bir çok şeyi anlatıyor. Hiçbir başarı tesadüf değildir.

Biz (12’yi geçtiği için) 14 Şubat ile ilgili de olan bölüme gelecek olursak, ki diplomatik mesajlar geliyor:

Meral, sana hiç sormaya fırsat bulamadım; dikiş, pasta, ev işleri biliyor musun? Fikrimce bunun için de bir staj devresi geçirmen lazım (1 Mayıs 1958)

Eski dönemlerde yaşamak isterdim. Milli Mücadele döneminde genç olup, 1980’lere kadar yaşamak isterdim. Her zaman bunu dedim. Nedenini sadece yukarıdaki mektupta dahi görebilirsiniz. Nezaket, incelik ve her şeyin ağır ağır özümsendiği bir dönem. Kültür var en başta! Şimdi kültürümüz, kültürsüzlük. İslam adı altında Araplaşan, çağdaşlık adı altında yozlaşan ancak binlerce yıllık tarihini, kültürünü, dilini unutmuş bir millet haline döndük.

1980’den sonrası benim için çok önemli değil. Fakat 1960-1980 arasını çok önemli buluyorum. Türk kültürünün çağdaşlaştığı, oturmaya başladığı; insanların giyimlerine ve kendilerine özen gösterdiği, insanlarda nezaketin olduğu bir dönem.

Yukarıdaki gönderinden ve birazdan yazacağım cevaplardan bunu anlayabiliyoruz. Üniversitede ise, yemek yapmayı bilmeyen kızlar vardı, gömleklerimi ütülerken bana “nasıl yapıyorsun ya, ben beceremiyorum” diyenler cabası. Annem üniversitede ders verirken, sınıfta “düğme dikmeyi bilen var mı?” diye bağıran kız öğrenci varmış. Sorun erkek kız olayı değil; okullarda dağların denize paralel olmasını öğretirken çocukların, hayatını sürdürebilecek şeylerden yoksun kalması. Eğer okulda toplum düzeni, görgü kuralları (bknz: protokol ve görgü kuralları), yemek yapma, temel sağlık bilgileri gibi bir sürü şeyi vermezsek olacağı budur. İnsanlar mekana girenin, mekanda bulunanlara (ki asansör dahil) selam vermesi gerektiğini; bir yere girilecekse, oradan çıkanlara yol vermesi gerektiğini bilmiyor. Öğretemedik.

Bu yüzden her şeyin bu şekilde resmi yaşandığı, insanların birbirine bu şekilde davranıp mektup yazdığı; bunların önemi olan devirde yaşamak isterdim. Şimdi insanlar whatsapp’tan “slmlr nslsn” yazıyor… Şıpıdık parmak arası terlik ya da lüks eşyalar ile üniversitede derse geliyor. Görgüsüzlük, kendini bilmezlik, hadsizlik diz boyu… Zaten bu yüzden 1960, 1970 ve 1980 olaylarını yaşadık ve gençleri kırdılar. Gerçek anlamda kırdılar… Düzgün nesil kırıldı ve sonra her şey bozuldu.

**

Devam edelim:

Ev işlerinde maharetliyimdir, elim ayağım çabuktur, her işin altından kolayca kalkarım. Yalnız dikiş hiç sevmem, fakat Sabiha abla herhalde onu tamamlar (3 Mayıs 1958 / İzmir)

Niyazi Bey ile Meral Hanım arasında 16 yaş fark var… Tabii bazı şeyler de korkutuyor. Meral Hanım, derste hocanın anlattığı şeyleri düşünememekten de dem vuruyor biraz. Fakat nişan konusunda da bir “müzakere” başlıyor.

… Niyazi, Şubat’ta nişanlanalım diyorsun, bunun imkânı yok. Nişan bir kaç günde olacak bir şey değil (…) Sonra beni okuldan kovarlar, buna da ben dayananamam. Şubat’ta bir söz keseriz olmaz mı? (22 Ocak 1958)

Aklımda yanlış kalmadıysa, Meral Hanım 16 yaşında. Böyle bakınca, 16 yaşında bir kızın bunları yazabilmesi, dersler konusunda ve okul konusunda bu derece iradeli olabilmesi, gerçekten takdire değer. Şimdi 30 yaşındaki insanların hayat amacı yok, ne istediğini bilmiyor ve kendine güveni yok.

Niyazi Beyin ise cevabı şöyle:

Evlilikten niçin çekiniyorsun? Birbirimizi uzaktan uzağa sevmenin manası yoktur, bu bir çıkmaz yol, bir ruh israfıdır (söze bak yahu!). Hayatı tam içinde yaşamalı, her şeyi realist gözle görmelidir. Şu anda zaruri akıbetimiz evlenmektir. Göreceksin birleştikten sonra hayatın bu sahte ufuneti üzerimizden dağılacak. Her şeyi hakiki ölçülerle görebileceğiz (27 Mart 1958 / Konya).

Aradaki diplomatik ve tatlı dile bakar mısınız? Uzaktan sevmek, ruh israfıdır nasıl bir sözdür? İşlem tamam tabi ki. Meral Hanım şöyle diyor:

nişanımızı nerede arzu edersen orada olsun. Zevklerimiz de uyuşuyor. Nişanlığımı güzel bir kırmızı istiyordum. Senin de beğendiğin renk olması, beni çok memnun etti. Biçimini de sen mi seçeceksin? Gece elbisesi şeklinde olsun. Sen nasıl arzu edersen öyle olsun şekerim. Senin zevklerinle dikilmiş elbiseyi giymek, bana büyük bir haz verecek.

**

Şu son iki mektubu da eklemem gerek:

(Meral Hanımın nişanlığın modelini çizmesini istemesi üzerine):

Mektubumla nişanlık modelini ve kumaşından bir parça gönderiyorum. Sen beğenesin diye bunları seçtim. Hatta o gün İtalyan modaevinde birçok sosyete mensubu hanımlar vardı. Benim beğendiğim modeli çok şahane buldular. Görme Meral hemen etrafımızı almışlardı. Başka erkek müşteri yoktu. Nişan elbisesi için model aradığımı tabii söylemiştim. Sevgilim için bizzat benim model aramaya gelişim, onları heyecanlandırmıştı. Seni o müstesna gecede çok güzel ve hiç kimsede olmayan bir kıyafetle görmeye ahdetmiştim. İzmir’e geldiğimde aynı kumaştan ayakkabalarını da sipariş edeceğim. Eldivenlerin ve gece çantası Napoli sarısı olsun diyorum. Leylakî ile çok şahane bir duruşu oluyor. (17 Nisan 1958)

İtalyan moda evi! Düşününce, kendimi çok odun buldum. Niyazi Bey gibi insanlardan biz erkeklerin öğreneceği çok şey var. Dikkat edin iki ince bölüm var; 1- sosyetik hanımlar dediği kadınların dahi beğendiğine vurgu yaparken sonra çok güzel denge düzeltmesi yapıyor, 2- nişan elbisesi için model aldığımı söyledim diyor.

 Bazı hususlarda kimse beni anlamadı. Bazı diğer arkadaşlarımdan çok farklı yaradılıştayım. Bunu çeşitli misallerde gördüm. Bende tükenmeyecek bir okuma arzusu var, yeni şeyler öğrenme, herkesten üstün olma ve muvaffak olmak en büyük isteğimdir (19 Nisan 1958 / İzmir).

Meral Hanımda tekrar okuma isteğine vurgu yaparken, ince bir mesaj ile arkadaşlarından farklı olduğunu da aktarmış.

 

Ailenin Kadına Verdiği Önem

Niyazi Bey, eşini üniversiteye gönderiyor (söz verdiği gibi). Meral Hanım, iki çocuğu varken hem ev işleri hem çocuklar ile ilgileniyor, bir yandan çocukları yatırdıktan sonra ders çalışıp, başarıyla mezun oluyor. İki kızları oluyor ve Niyazi Bey kızlarını da aynı şekilde yetiştiriyor. Sadece iyi eğitim almıyorlar, kızları küçükken ülkeyi dolaştırıp tanıtıyor; baraj yapılıyor, turla oraya gidiyorlar, ağaç nedir, ırmak nedir canlı canlı gösterip doğayı tanıtıyorlar. Niyazi Bey ve Meral Hanım, kızlarını cesur yetiştirmeye çalışıyor. Tıpkı eski Türkler gibi, tıpkı Atatürk’ün istediği şekilde. Ailede kadına önem büyük. Kızları Deniz ve Meltem Hanımlar ile ilgili pek bir şey diyemeyeceğim maalesef, kitapta okuduğum kadarıyla biliyorum ancak KAGİDER kurucusunun (Kadın Girişimciler Derneği), Niyazi Beyin kızı olduğunu biliyorum. Bu bile, ebeveynlerin doğru adımları sonucunda, gelecek nesillerin insan hayatına nasıl etki edeceğinin başlı başına göstergesi.

Yıllardır şunu savunuyordum; etrafımızda gördüğümüz her şey bir kadının eseridir, doğrudan kadın gerçekleştirmiştir ya da bir kadının yetiştirdiği çocuk gerçekleştirmiştir. Atatürk’ün devrimlerinde de kadının yeri çok önemliydi ve dünya tarihine (özellikle yakın olanlara) baktığımızda devrimi belki silah ve kaba güç ile erkek yapabilir ancak kadın tamamlar. Merkezinde kadının olmadığı hiçbir proje, başarıya ulaşamaz! Kadınların eğitilmesi, geliştirilmesi, nesilleri etkileyecektir. Niyazi Beyin buna benzer görüşlerini kitabın sonuna doğru okuyunca, doğru yolda olduğum için sevindim.

Beni de annem yetiştirdi, annem hayalleri doğrultusunda cesurca bir karar alıp, Türkiye’de sıfırdan bir ilaç arge merkezi açtı. Beni okuttu. Dolayısıyla bir kadının neler yapabileceğini, bir kadının cesur, özgüvenli, becerikli olduğunda neler başarabileceğine de yakından tanığım.

Aynı şekilde anneannem tekstil meslek yüksek okulunda eğitim almış, Türkiye’ye geldiğinde işe başlamıştı. O dönemde dedemin arkadaşları “kadın çalıştırıl mı” gibi cahil sözler kullanmışlar. Yıllar sonra hepsi dedemle konuştuklarında “siz iyi yaptınız, eve iki maaş giriyor” demişlerdir.

Şu anda kadın hakları ve hareketlerini Avrupa’dan alsak bile, 100 yıl önce Avrupa’da kadının adı yoktu. Dünya Savaşlarında kadınlar üretime girdi, burada haklar elde etmeye başladı, sonra çeşitli hareketler başladı. Mad Men izleyicileri bilecektir; kadın 1960’larda dahi Avrupa ve Amerika’da eşit işe eşit ücret almıyordu. Fakat Türk tarihinde Millattan Önce dahi boyları yöneten kadınlar vardı (Tomris Hatun gibi) ve hakanların eşleri, devlet işlerinde görev alıyordu.

Diyeceğim o ki; İslam adı altında Araplaşmayı, çağdaşlık adı altında Avrupa’ya özenerek yozlaşmayı bir kenara bırakarak kendi tarihimize, kültürümüze, dilinize sahip çıkmalıyız! Türk kadını ne çarşafa girerek, sosyal ortamdan kendini soyutlayarak kendini yok edecek ne de çağdaşlık adı altında cinselliği ön plana çıkartaracak cinsel obje olacaktır! Türk kadını aynı Türk tarihinde olduğu gibi, aynı Atatürk’ün istediği gibi; bilgisiyle, yetenekleriyle, karakteriyle, özgüveniyle, cesaretiyle ön plana çıkmalıdır. Türk kadını neler başaracağına gerek yakın gerek uzak tarihten örneklerle bakabilirsiniz.

 

Niyazi Bey ile Tanışmak İsterdim

Otacı ismini ilk duyduğumda Türk tarihi, kültürü ve Şamanizm ile ilgilenen birisi olarak hemen yakınlık kurmuştum. Fakat buradan mı geliyordu? Kesinlikle buradan geliyormuş. Niyazi Bey, soyadını Kurtsan olarak almış. Kurt, Türk kültüründe ve mitolojisinde önemlidir diyor. Öz Türkçeye karşı ilgisi varmış ve sözlüğe bakar, önemli sözcükleri işaretler ve hatta bu konuda yapılan çalışmalara katkı sağlarmış. Haliyle Otacı ismi buradan gelme. Kitapta, sürekil vurgu yaptığım “Türkistan” sözcüğünü de gördüm. Orta Asya’ya yıllardan beri ecnebiler de biz de Türkistan diyorduk. Ne olduysa Orta Asya oldu. Kitapta doğrusuyla, “Türkistan” kullanılmış.

Türkiye’deki solcular aslında liberaldir: siyasi düşünceler ve farkları başlıklı yazımda yazdığım üzere biz bazı şeyleri yanlış biliyoruz. Yukarıdaki yazıyı okuyup hemen siyasi olarak bir yere konumlandırmaya çalışacaklardır. Fakat başka bir olay da var… Afyon’da okurken, Lenin’i merak etmiş. Kimdir, nedir, ne demek istiyor? Kitap bulmuş, öğrenmek için. O sırada durumlar karışık tabii. “Okulu guministler bastı” diyerek, okula hücum etmişler. Oysa Lenin okumakla komünist olunmuyor.

Bana da yıllardır solcu musun sağcı mısın diye soruyorlar. Atatürk kadar solcuyum, Atatürk kadar sağcıyım. Yani konu tarih, dil, kültür ise sahip çıkarım fakat ırkçılık anlamında değil. Her toplum, kendi değerlerine sahip çıkmalı. Öte yandan komünizmin günümüzde uygulanabilir bir sistem olmadığını düşünsem dahi, komünizm ile ilgili kitapları okuyup, doğru eleştirileri not alırım.

Öğrenmeye aç, kendi değerlerinin farkında olan (ki bugün bıraktığı miras, ülke değerlerine hâlâ katkı sağlamakta) bir insan Niyazi Bey. Maalesef günümüzde millet olarak geri kaldığımız, aşağıda olduğumuzu düşünüyoruz. Tam tersine, eksiklerimizi kapattığımızda; dünyanın örnek alacağı işler yapabiliriz. Atatürk bunu yapmıştır, Niyazi Bey bunu yapmıştır, Yılmaz Hoca (Büyükerşen) bunu yapmıştır… Hatta ismini duymadığınız insanlar var (profesör), Türkiye’yi karış karış gidip, Türkiye’deki bitkileri keşif etmiş. Gerçek milliyetçilik, gerçek vatanseverlik budur. Bu profesör, annemin de hocası. Tanıştım, hatta elinde büyüdüm sayılır. Yılmaz Hoca ile tanıştım. Gönül isterdi ki Niyazi Bey ile de tanışayım. Türk gençleri olarak, ülkeyi ileriye götüreceksek bu insanları örnek alarak, hayatlarını okuyarak bunu başarabiliriz.

**

Örnek aldığınız insanlar, sizin karakterinizi ve hayatınızı değiştiriyor. Steve Jobs’u tanıdıkça büyük hayaller kurmayı, toplumun kalıplarından farklı bakmayı, “farklı düşünmeyi” öğrendim. Minimalizmi, kaligrafiyi, meditasyonu öğrendim en basitinden. Sadece örnek aldığım değil, biyografisini okuduğum her insandan bir şeyler kaptım. 2014 seçimlerinde, Yılmaz hocanın danışmanına gidip, 2 haftalık tatilimde Yılmaz hocayı ve çalışmalarını gözlemlemek istediğimi söylemiştim. Kabul ettiler ve medya ekibiyle birlikte sabahtan akşama Yılmaz hocanın peşindeydim. Böyle insanların yanında durmak, konuşmalarını dinlemek, davranışlarını gözlemlemek çok önemlidir. Öyle ki, 2 haftada aldığım dersi, 4 yıllık uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümü eğitiminde alamadım!

Birilerini örnek alın. Görüp, dokunup, konuşabilmeniz önemli değil. Bazı insanları da akıl hocası olarak kabul edin. Size danışmanlık yapmalarından da bahsetmiyorum… Belki yılda 2-3 kez, birer saat görüşürsünüz ancak yanlarında bulunmak; konuşmalarına, davranışlarına, düşüncelerine canlı olarak tanık olmak sizlere çok şey katacaktır.

Örneğin, Niyazi Beyin hayatını okuyunca en önemlisi şunu gördüm, hayatın her an’ından zevk almayı bilen bir adam var. Ben burada yanlış yapıyormuşum. 2030 hedefi koydum. Daha doğrusu Türkiye’yi bölgede ve dünyada model bir ülke haline getirme amacım ve hayalim var. Bunun için (daha önce açıkladığım çeşitli nedenlerle) 2030’a doğru birleştirici hareket ve yeni parti diyordum. Bütün her şeyi, hayatımı buna göre ayarlamaya çalışıyordum. Fark ettim ki, yaldır yaldır gidiyormuşum. Haliyle durup sakinleşmek, emin adımlarla yürümek gerek. Atatürk’te böyle yaptı. Yılmaz Hoca böyle yaptı, Niyazi Bey böyle yapmış. Sadece amaca doğru at gözlüğü ile bakmak yanlış imiş.

 

Meral Hanım

Meral Hanım ile tanışma fırsatım oldu ki kendisi de mükemmel bir insan. Sevgi dolu. Ben, insanlara karşı biraz daha sert ve acımasızdım (tepelerine binip dövme anlamında değil, fakat biraz sivri taraflarım var). Meral Hanımı görünce, insanlara karşı anlayış ve sevgi ile yaklaşılabileceğini de gördüm. Tabii bazı şeyleri biliyorsunuz ancak, nasıl uygulayabileceğiniz konusunda sıkıntı çekiyorsunuz.

“Okumak cahilleştirir” diyordum. Okudukça ne kadar cahil olduğumu görüp paniğe kapılırdım, daha fazla okumaya çalışır ve daha fazla cahil olduğumu görürdüm. Yıllarca debelendikten sonra bu hissi yendim. Okuduklarım, öğrendiklerim birbirine bağlanmaya başladı. Fakat özellikle iş dünyasından sonra ve özellikle Meral Hanım, Yılmaz Hoca ve benzer bir kaç kişiyi daha gördükten sonra yine aynı döngüye girdim sanki. Sağlam insanları görmek buna sürüklüyor. İnsanlara bakıp “bunları nasıl başarmışlar, ben böyle yapamam, böyle olamam” diyorum. Sonra silkinip kendime geliyorum, doğru ben böyle olamam fakat 2030 amacını kurmamın nedeni bu değil mi? Yaratıcı, başarılı insanların önünü açmak; herkesin hayallerinin peşinden gitmesi için düzgün sistem kurmak ve yaratıcılıkla, akılcı düşünce ile ülkeyi ve bölgeyi geliştirmek… İşler kötüye gittiğinde, hayallerim ve amaçlarım beni ayağa kaldırıyor. Böyle olamam fakat bu insanlar için bir şey yapamayacağım anlamına da gelmiyor.

 

Çok Gezen Mi Okuyan Mı?

Kitaplar sizleri bir noktaya götürecek. “Çok gezen mi çok okuyan mı” derler ya, okumak insanı geliştiriyor fakat bir noktada insanlara temas etmeniz gerekiyor. Gelişimin devamı ve katlanarak artması için. Egoyu falan bir kenara koyup dinlemek gerek. İncelemek gerek. Tabi bu arada şuna da dikkat etmeniz gerek; toplum yapısı nedeniyle insanlar size imkansız diyecek, zor diyecek… Okulda ve hayatta bunları öğrenmişler. Kalıpları kırmak gerek. 5 yıldır blog yazdığım, hayallerimi ve amaçlarımı insanlara anlattığımda “imkansız, zor, yapamazsın” dediği ve hatta 2015’te bugünkü krizin geleceğini nedenleriyle yazdığım zaman “vatan hainliğine” varan suçlamalara maruz kaldığım için bazı mekanizmalar da içimde gelişti.

Dediğim gibi acımasızdım. İmkansız, yapamazsın, zor gibi sözcükleri kullanan insanları hayatımdan göz kırpmadan çıkarttım. Akrabam, eşim, dostum falan olması da önemli değil. Sizi desteklemeyen insanları da hayatınızda tutmanın önemi yok. Ancak haklı eleştiri ile kıskançlık ve cahilce eleştiriyi de ayırtmak gerekiyor. Hayat tecrübesi olan başarılı insanlardan bu sözleri duymak, bahsettiğim gibi doğru olabilir mi diye içinizi yemeye başlıyor. Buna da dikkat etmek gerek. Doğru eleştirileri göğüsleyip, sorunu düzeltmek gerek. Başka bakış açılarını dinlemek gerek. Kolay insan harcamak şu an kaldırılabilir fakat işler ilerledikçe, 2030’dan sonra; bu iş zorlaşacak. Çünkü kendini yetiştirmiş insanlar çok yok ve bu insanları silip atmak yerine, uzlaşı sanatını öğrenerek, liderlik etmek ve bir amaç altında birleştirmek gerek.

Bunlara müsade etmeden, insanlardan imkansız demeleri halinde “nasıl gerçekleştirilebileceği” ya da neden imkânsız gördüklerine ilişkin soruları sorup; o noktadaki pürüzlere odaklanmak, kendinizi korumanızı sağlayacaktır.

Zaman, geri alamayacağımız bir şey. Bu yüzden tecrübeli, bilgili insanlar bizi hata yaparak tüketeceğimiz zamandan kurtarabilir. Fakat yineliyorum; bu, hayal ve amaçlarınızdan vazgeçmenize neden değildir! Bir gün gelecekten birisi gelip, Türkiye’yi bölgede ve dünyada model ülke haline getirecek altyapıları gerçekleştiremeyeceğimi, 2030’da zafer kazanamayacağımı söylese, benim hayatımın tüm amacı biter. Ben evlenmek, çocuk yapmak, zengin olmak için yaşamıyorum. Maalesef etrafımdaki insanların bazen gözden kaçırdığı nokta da bu. Bir amacım var. Bunu gerçekleştireceğim. Eğer bunu yapamazsam, hayata neden geldim? Zevkini çıkartmak, zengin olmak, makam ve güç sahibi olmak için mi? Büyük insanlar, bir şeyleri başarmış olan insanlar (ki evet Niyazi Bey ve ailesi dahil), benim gibi nice gence ışık tutuyor. Bu ışığı devam ettirmek gerek. Atatürk, bir mum yaktı. Bu mumla, başka mumlar yandı. Başkalarının ışığı ile geliştik, ilerledik, bu günlere geldik. En büykü amacımız, bizden sonraki kuşaklara da değer bırakabilmektir, gençlerin de mumlarını yakabilmektir.

 

Sonuç Olarak: 14 Şubat’a Özel

Yine 2030’a girdik… Geri dönüyorum.

Yarın 14 Şubat. Benim için böyle günler pek anlam ifade etmese de, sevginin gücü bir şeyler ifade ediyor. Niyazi Bey ve Meral Hanım, sevginin gücünü gösteriyor. Sadece aralarındaki sevgi değil; Türkiye’ye olan sevgi, bu ülkenin kaynaklarına, millete olan sevgi gibi nice “sevgi” kavramını temsil eden bir aile. Üstelik benim için, Atatürk’ün istediği gibi kadına değer verilmesi, kadının eğitilmesi, cesur olması, ahlakı ve karakteriyle, bilgi ve becerisiyle ön plana çıkması açısından da çok anlam ifade ediyor.

14 Şubat’ı sevgilisiyle, eşiyle geçirecekler olacaktır; eşinize bu şekilde iyi davranın, onların gelişimine fırsat tanıyın, eşinizin hayallerini gerçekleştirmesi için destekleyin. Kız çocuklarınızın eğitimi, cesur olması, özgüveni için özel çaba harcayın. Böyle bir ailenin, böyle kadınların neler yapabildiğini görebiliyorsunuz…

**

14 Şubat’ta sevgilisi olmayanlara…

Eh kelin merhemi olsa kendine sürermiş… Biz de seveceğiz, sevmeyi öğreneceğiz. Tarihinizi, kültürünüzü, dilinizi sevin. Ülkenizi, milletinizi, insanları sevin. Hayvanları sevin, doğayı sevin… Çünkü sevgi, elektronik devreler gibidir; 1 ve 0’dır. Yani ya vardır ya yoktur… Sevmeyi öğrenmeliyiz. İçimizdeki karanlığın, aydınlığa baskı kurmasına müsade etmemek gerekiyor.

Yine 2 saat geçti. Gece 2’de yayınlıyorum (tahmin ettiğim üzere).

 

Bu yazıyı başta Niyazi Bey ve Meral Hanım olmak üzere; eşlerine ve kızlarına değer veren, onları destekleyen tüm erkeklere ve Türk milletine tarihini, kültürünü hatırlatan, Türk kadınlarına hak ettiği değeri veren yüce Atatürk’e adıyorum.

2030’da, 1938’de kaldığımız yerden devam…

 

 

[1] Uysal, Nilgün. Niyazi Kurtsan Bir “Otacı”nın Öyküsü (2005)

Son Değişiklik: 18/02/2020 - 16:11
%d blogcu bunu beğendi: