Ortalama okuma süresi: 11 dakika

Nostalji güzeldir. Hem sözcük anlamı “kapanmış bir yaranın sızısıdır” hem de konuşmayı severim. Fakat 2000’li yılların başına geçmeden önce, “güvenlik” ile ilgili bir uyarım olacak.

Saldırılar ve Güvenlik

Öncelikle, ne yaparsak yapalım %100 güvenli olamayacağımızı ve hele hele korona salgının olduğu şu günlerde, bilgisayar konusunda da işin korona ile aynı olduğunu ve asla tamamen güvenli olamayacağımı ancak alınacak önlemler ile ihtimalleri azaltacağımızı bilmemiz gerek. Yani “nasılsa hırsızlar giriyor” diye kapıyı ardına kadar açık bırakmayacağız.

haveibeenpwned.com sitesinden mail adresinizi aratınız. “Oh no — pwned!” yazısını aldıysanız, panik yapmayın ancak şifreniz bir yerlerde yayınlanmış (ki Rus siteleri). “Good news — no pwnage found!” yazısıyla karşılaştıysanız şimdilik iyi ancak alttaki önlemleri lütfen okuyunuz.

Linkedin, Amazon, Zomato, Tumblr gibi bir çok siteye Rus sanal korsanları (hacker-heykır) tarafından saldırı oldu ve veritabanlarına erişildi. Buradaki veritabanlarında mail ve şifreleriniz saklanıyor. Bunların bir bölümü “kırıldıktan sonra” verildi, bir bölümü kırılmadıysa bile yayınlandı.

Örneğin kırılmış bir şifremin dosyasını indirdim (uzantı txt olsa da dosya büyük olduğu için notepad açamıyor fakat cmd ile açılır), şifreme baktığımda en alt düzeydeki sitelerde kullandığım şifre olduğunu gördüm.

Bir çoğunuz hackerlığı oturup saatlerce kod yazmak olarak görüyordur. Doğru, bilgisayar biliminden anlamak var. Fakat sosyal bölümü de var (şirketleri arayıp, kendini farklı tanıtıp bilgi almak vs), Google ve interneti çok iyi kullanıp bilgi kırıntılarına ulaşmak ve elde edilen verileri çok iyi kullanmak ise işin başka bir bölümü. Yani mailini bildiğiniz birinin adresini buradan bulup, şifresini mailde denemek ve buradan mailine ulaşarak, bir sürü yere sızmak ve özel yazışmalarına ulaşmak, işten bile değil!

Şifre Güvenliği

Şu an muhtemelen bir çoğunuzun sosyal medya ve maillerde kullandığı şifre aynı ve muhtemelen bir bölümünüz bu şifreyi unuttunuz. Kullandığım 10’a yakın mail var (iş maili ve sağda solda aktif olarak kullandıklarımı sayarsak 4-5 civarı) ve yaklaşık 12 tane farklı şifre kombinasyonu var. Güvenliğinize dikkat etmek ve bu tür toplu saldırılardan korunmak için ne yapacaksınız?

1- Siteleri Güvenliğe Göre Ayırın

Sosyal medya hesapları, mail adresleri, sürekli girdiğiniz forumlar var ve ayrıca arada bir girdiğiniz site ve sayfalar veya bir iki kez ihtiyacınız olacak yerler var. Hepsinde aynı şifreyi girmeyiniz. Peki neye göre ayıracaksınız?

Kabul etmeniz gereken bir şey var ki, MAİL ADRESİNİZ EN YÜKSEK GÜVENLİĞE SAHİPTİR! Muhtemelen telefon ile giriş yaptığınız mail adreslerinizi kullanarak başka sitelere üye oluyorsunuz. Dolayısıyla mail adreslerinizde kullandığınız şifreler en yüksek güvenlikli olmalı ve başka sitelerde mail adresi şifrelerinizi girmeyiniz. Böylece şifreler çalındığında mail adresinize kimse ulaşamayacak. Hatta tercihen, mail adreslerinizin tamamında farklı şifre olsun (yahu hepsinizi nasıl hatırlayacağız? Geleceğim).

Sosyal medya hesaplarınız ve kişisel siteleriniz ikinci en güvenli basamaktadır. Dolayısıyla buradaki şifreleriniz de önemli olmalı ve yine tercihen hepsi için farklı olmalı.

Sürekli takıldığınız forumlar, siteler vb yerler 3. en güvenli alanlar ve son olarak diğerleri var.

Yani 4 farklı güvenliğe ayırabilirsiniz. Kendinize ve kullanımınıza göre daha farklı olabilir. Bunun bir kuralı kanunu yok.

2- Şifre Kombinasyon

Normal şartlarda 123456 diye bir şifre girdiğinizde bu kriptolanır, md5 haliyle saklanır ve şuna benzer:

e10adc3949ba59abbe56e057f20f883e

emrecetinblog.com123456YasasinOzgurluk!’^+%&/ şifresi de şuna benzer:

654271e6669678b479796b7c27eca3cd

Ee ne farkı var? Şu farkı var; şifreleri “zorlama” (brute force) olarak kırarlar. Bu nasıl yapılır? Artık (özellikle ele geçirilen bilgisayarlar ve süper bilgisayarlar ile) binlerce hatta on binlerce bilgisayar hizmetinizde olur. Ve md5 hash bilinmiyorsa, tersten giderek oluşturulur:

1’den başlar; 2,3,4,5,6… sonra 100000, 100001, sonra 123455 ve 123456’ya gelir. Hepsinin kriptolanmış hali (hoş kripto doğru değil hash deniyor, karıştırılmış hali belki daha doğru olur) bir kenara yazılır. 123456’ya geldiği zaman, yukarıdaki hash ile uyuşur. Bunlar artık internette var. Eskiden milw0rm vardı şimdi başka yerler vardır. Hatta bruteforce araçları var, evde denenebilir. Dolayısıyla basit şifreler zaten kırıldığından, gerçekten zor denilecek şeylerin bile kırıldığına ve yayınlandığına şahit oldum. Fakat 46 karakterlik (tabi abartı) ve büyük+küçük harf ile sayı+özel karakterlerin olduğu bu şifrenin kırılması epey vakit alacaktır.

**

Şimdi buradan yola çıkarak farklı şifreler oluşturalım. 123456 yapmayalım. Fakat sayı ihtiyacı olacak. Ne olabilir? 987789 olabilir. Dandik, gerçekten çok dandik ve bir kez gireceğiniz sitelerde bu kullanılabilir. Özellikle buralarda kullandığım saçma sapan bir email adresim var mesela. Veya temp-mail.org gibi adresleri kullanabilirsiniz. Geçici email verecekler.

Öte yandan işleri biraz daha zorlaştırmak için şöyle gidelim: Emre Çetin Blog, Kasım 2014’te yayın hayatına geçti. O halde ayın 1’ini de alırsak 1.11.14 olabilir ve birleştirdiğimizde 11114 sayı olarak elimizde kalabilir. Konu çok önemli olduğu için, Türkçe karakterlere “izin vermediler” diyelim, onemli. Sürekli girmeyeceğimiz yine çok basit yerler için şifremiz “onemli11114” olabilir (not: tırnaklar şifreyi vurgulamak için, şifreye dahil değil).

İşler biraz daha “her zaman takıldığımız forumlar” için olacaksa; Onemli11114 olabilir ama içim rahat değil, yanına bir de karakter ekleyelim: Onemli11114) hatta başına dahi ekleyerek şu hale getirebiliriz “(Onemli11114)”. Görece içim rahat. Normal forumlarda falan kullanılabilir. Hatta sosyal medyada.

Ya mail? O zaman işleri biraz daha sıkalım. 15 karakterlik şifrenin işleri ne kadar zorlaştırdığını biliyorum. Büyük harf, küçük harf, sayı, özel karakter kullandığımızda tamam. Zaten yukarıdaki şifremiz yeterince iyi, ancak işleri biraz daha ileriye götürebiliriz: “(Onemli.11114)” bir nokta işleri değiştirir. Hatta “(CokOnemli.11114)” muhteşem olacaktır. Peki her mailde nasıl farklı kullanacağız? Çok basit, mail kısaltması ekleyin. Nasıl mı?

(Onemli.11114)GM
(Onemli.11114)YND
(Onemli.11114)HTM

Onemli, CokOnemli ve sayı, mail… Bunları aklınızda tutarsınız. Kendiniz için bu türde bir “desen” oluşturun. Yukarıda verdiklerim sadece birer örnek.

 

Nostalji: 2000’li Yıllar

1985 ila 1995 yılları arasında doğanların geçiş nesli olduğunu; bizden öncekilerin bilgisayar ve teknolojiyi anlamakta güçlük çektiği gibi, bizden sonrakilerin de kendi kültürünü, tarihini ve dilini bilmeyen (suç onlarda değil, önceki nesillerde, anlatamıyoruz) ve sosyalliği öğrenmediklerini savunuyordum. Fakat yeni nesil zehir gibi. İnternetin ve teknolojinin nereye gidebileceğinin farkında. Bizden öncekiler ise bu durumu bilmiyorlar fakat özel sektörden devlete her yerde “yönetim” kademesindeler ve köşe başları bu “dinazorlar” tarafından tutulmuş. Bu nedenle Türkiye’ye geleceğe ilişkin bir vizyon çizemiyorlar. Bunları neden anlattım? 2030’da birleştirici hareket ve yeni parti ile iktidar olacağım. Peki neden 2030? İşte 1985-1995 doğumlu insanlar köşe başlarını kapmaya başladığında 40 yaşlarında olacak. Yaklaşık olarak 2026-2027’lerde, teknoloji ve geleceği anlayabilen insanlar buraları ele geçirecek. Böylece Türkiye’de köklü bir değişim başlayacak. Çünkü bilgisayar ve teknoloji ile birlikte iki nesil arasındaki fark inanılmaz açılıyor. Bunları “2030 Stratejim” konusunda ve bir çok yerde anlattım. Bugün politikaya girmeyeceğim.

1989 doğumlu birisi olarak, 2000 yılında dayım ile birlikte internet kafeye gidiyorduk. Dayım ICQ, MIRC ile takılırken ben de oyunlardan sıkılıyordum ve Mynet’e merak saldım. Küçüklüğümden beri beyaz eşya hariç her şeyin içini açar bakardım, nasıl çalıştığını merak ederdim. Dolayısıyla “internetin nasıl çalıştığı” ilk dakikadan itibaren merak konum oldu. Mynet’in Mysite bölümü vardı. Oradan başladım. Haftada bir gidiyorduk, ve siteye bir şeyler giriyordum. Bir gün Mynet’e girmeyi denedim olmadı. Siteme bir baktım “Hacked by bilmem ne” diyordu. Haydaa, hacked ne oluyor? Tabi bunları araştırmaya başladım. Şanslıydım, 2001 yılında eve IBM marka bilgisayar alındı (ilk ve son IBM’im oldu ve öyle olacak!).

Şimdi olduğu gibi düzenli bir internet yok, her hafta 3-4 tane bilgisayar dergileri alıyorum, içlerinden CD’ler çıkıyor, bunları okuyorum. Hacked ne? Benim için önemli olan buydu. Oyun falan sevmediğim için 2000’li yıllarda Mysite ve HTML ile başladığım serüvene dergiler aracılığı ile HTML+CSS+Javascript, ASP olarak devam ettim. Pascal, Basic, Qbasic derken Delphi 7 dillerini de öğrendim. İnternet çıktı, ekolay şu bu… Fakat telefondan giriyorsunuz ve telefon meşgul. Sonra sonra kablolu bağlantılar çıktı ve bağlandık tabi.

Dergilerin birinden “linux” çıktı. Hacked’ın hacklendi anlamına geldiğini öğrendim bu arada. Hack’in ele geçirmek olduğunu ve hacker’ın ise sanal korsan olduğunu öğrendim. Bunları araştırırken o kara konsolu gördüm, linuxu öğrendim. Tamam da linux ne? İşte dergiden çıkan CD ile birlikte linux yükledim. Yükler yüklemez sildim. Küfür ederek sildim. Sonra “nasıl çalıştığını öğrenme” merakım içimi sardı. Derken bir süre sonra “milli işletim sistemi” diye Pardus’un ilk sürümünü yükledim. KDE masaüstü ki sinirimi bozar, ilk yüklediğim tarihten itibaren sevmedim. Fakat linux zehirini bir kere kapmıştım.

Linux ile birlikte PHP, kabul programlama derken Perl, Python falan devam etti. Tabi bu süreçte “heykırlık” olayına git gide merak sardım. Zaten 2007, 2008’lere kadar da doğru düzgün yasa yoktu. Yasayı da geçtim, her yerde bir sürü açık vardı. Microsoft dahil bir çok şirket 2010’lardan sonra güvenlik konusunda ciddi gelişmeler gösterdi. 2000’li yıllar felaket.

Bir site açmıştık, ben Antichat.ru diye bir yerdeki videoları izleyip, bunları Türkçeye çevirip, buralarda yayınlıyordum. Rus hackerlar bu konuda gerçekten iyi. Özellikle hazır forum vs scriptlerindeki açıkları çok güzel buluyorlar. Xss açıklarından milletin şifrelerini takır takır çekiyorlar.

Hatta MD5 hash üretirken böyle bir şeye denk geledim ve videoya çektim:

**

Tabi burada ekrana “xss” yazısı çıkartmak ne işimize yarıyacak diyebilirsiniz. Fakat binlerce kez indirilmiş hazır scriptler (forumlar, siteler vs) üzerinde “avatar yükleme” yerinden bu tarz açıkları bulup, özel javascript kodunu buraya ekleyip, kullanıcıların bilgilerini buradan çekmek çok kolay oluyordu. Scriptteki bu güvenlik açığından milletin şifrelerine ve bir sürü şeye ulaşıyordunuz. Yani “basit” gibi görünen bu hata, insanların başına ciddi dertler açıyordu 2000’li yıllarda.

Tabi ben işin zarar verme boyutunda değildim. Özellikle arkadaşların yazdığı scriptlerdeki açıkları bulup, uyarıyordum. Bir sürü siteyi de bu şekilde uyardım ve açıklarını kapattırdım. Benim derdim millete zarar vermek değil; emek verilen ve belki bir çok kişi tarafından yazılan, para kazanılan, para harcanılan çok önemli işlerde dahi çok basit bir hata yüzünden (veya bilgisizlik veya gözden kaçma), tüm sistemin çökme durumuydu. İlgimi çekiyor, çok ilginç geliyordu. Sadece “> işaretini koyarak, sonrasında veritabanına istediğiniz bir şeyi kaydedip, buradan oturumları (session) çekmek.

Veya SQL olayı vardı. Sadece tek tırnak ‘ koyarak, tüm veritabanındaki bilgilere erişme şansınız vardı. Hatta dosya yükleyip, tüm scripti ve FTP’deki her şeyi indirebiliyorsunuz. İşte bunlara sadece tek tırnak, sadece “> ekleyerek yapabilmek inanılmaz bir şey. Yıllar geçti, bilgisayar mühendisliğini 3. yılımda terk ederek daha çok sevdiğim ve istediğim uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümüne geçtim ancak değişen bir şey yok! O koskocaman devlet, ordular her şey “gözden kaçan ufak bir şey” yüzünden tepe taklak oluyor.

Bunu başka zamanda size zor anlatabilirdim belki ancak, günümüzde Korona salgını buna yeterli gelir sanıyorum? Yani koskoca ordular, zırhlı araçlar, koruma grupları, güvenlik önlemleri; devlet liderlerinin “genetiği bulunmasın” diye kaka ve çişlerini bile gittikleri yabancı ülkelerde toplayıp kendi ülkelerine götürmesi… Hepsini bir pirinç tanesinin 50 binde biri kadar falan olan korona virüsü tepetaklak etti.

Sayısal çıkışlı olup, mühendislik eğitimi anlarak PSIR (siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler – political science and international relations) okumanın değerini o zaman anladım. Temel bilimler, yani Atatürk’ün dediği gibi ilim (bilim) ve fen (matematik, fizik, biyoloji, kimya); gerçekten önemli ve herkes tarafından öğrenilmeliymiş. Çünkü doğada olan şey, siyasette de geçerli, ekonomide de geçerli.

Bilgisayar Mühendisliğinden Uluslararası İlişkilere

Konumuza geri dönecek olursak; bu süreçte zaten Steve Jobs ve Bill Gates gibi örnekler olunca ve henüz 2007-2008’lerde TarcanBot gibi Siri’nin yazılı ve ilkel halini oluşturma planım olunca (ki o dönemde bunlar yoktu), bilgisayar mühendisliğine gitmek istedim. Aslında ben üniversite okumak istemiyordum, fakat ailem ısrar etti. Diplomanın kağıt parçası olduğunu söylüyordum, fakat “en azından bilgisayar mühendisliğine git, kolayca geçersin” deyince gittim. 2008, hazırlık ve sonrası zehir gibi geçen yıllar. Ne bölümü ne öğretmenleri ne de bilgisayar mühendisliğini sevdim. Okula gitmiyordum. Defalarca kaldım, sınavlara girmedim.

İlk yıl “explorer varken chrome’a ne gerek var” diyen hocalarımız vardı. Ben 2009, 2010’da “hocam arkadaşlar C dilini anlamakta zorluk çekiyor çünkü syntax (dilin yapısı) karışık. Programlama mantığını anlamaktan çok noktayla virgülle uğraşıyorlar, Python ile programlamaya giriş verelim, sonra C dili öğretelim” dedikçe öğretmenler; önce ben öğreneceğim, sonra öğreteceğim, çok uzun iş diyordu. Tabi 2010’ların başında bir çok üniversitenin ve 2013’te Türkiye’deki bazı üniversitelerin programlamaya giriş dersini python ile verdiğini duydum. İşte böyle bir yerde benim okumama gerek yoktu, bir şey katacaklarına da inanmıyordum. İlk yılda bölüm değiştirmek istedim.

Bağımsızlık=ekonomik bağımsızlık. İster birey olun, ister şirket, ister ülke fark etmez. Aileyi ikna etmek gerekiyordu. Edemedim. Yıllar sonra “ya bırakacağım ya bölüm değiştireceğim” deyince, annem bölüm başkanımızla konuşup, öğretmenlerin ve durumun vahametini görünce ikna oldu. Politika istiyordum ancak özelde de çalışabilmek için uluslararası ilişkilere geçtim. Hayatımda verdiğim en iyi karar!

Uluslararası ilişkilere geçtiğimde ekonomideki grafikler falan tabi ki kolay geldi. Fakat siyaset ile ilgili bazı teorilerde bazı şeyler kafama oturmuyordu. Sayısal çıkışlı biri olarak, gerçekten zorlandığım bölümler olunca hocalarıma soruyordum. Derslerden sonra, odalarında… Öğrencilere de kapısı açıktı hepsinin (Türkiye’de duyduğum ve gördüğüm egoist hocaların yanında, bizimkiler melek!).

Şu an KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Kudret Özersay, öğretmenimdi. Uluslararası hukuku bana sevdirdi. Bir diğer öğretmenim (sanıyorum) 5 kadar dil biliyor, Avrupa Birliği projelerinde çalışıyor ve (buraya dikkat) PYTHON ÖĞRENİYORDU. Şimdi öğrendi. Büyük verilerin analizinde kullanıyor. Aradaki farkı görüyor musunuz? Elektronik mühendisliğinden gelme hocaların “python mu yaa? Başımıza iş çıkartma” dediği ancak o sırada dünyadaki önemli üniversitelerin bu sistem için hazırlık yaptığı bir dönem (haberim yoktu) ve bölümden, yine aynı üniversitede “işini iyi yapabilmek için” Python öğrenen uluslararası ilişkiler hocası!

Hocalar konusunda çok şanslıydım. Yıllardır Kıbrıs’ta sorunların çözümü için çalışma gruplarında bulunmuş, araştırmalar yapan hocam vardı. Bir diğeri siyaset bilimi konusunda gördüğüm en uzman insanlardan birisidir. Diğer hocamızın çevresi inanılmazdı ve sınavlarda zorlamamasına rağmen nasıl araştırma yapılacağını bu hocamdan öğrendim. Say say bitmez… Fakat derslerin arasında hocalara sürekli soru sorar, öğrenmeye çalışırdım. Sağolsunlar müsait olduklarında odalarına geçer, oturup uzun süre konuşurduk. Şimdi baktığımda oldukça saçma ve cahil cesareti diyebileceğim şekilde bir çok konuda bilinçsizce konuşsam da, beni çok güzel düzeltirler (yontarlar) ve fikirlerime saygı duyarlardı. Böyle hocalardan kaç tanesini Türkiye’de bulabiliriz? Kaç okulda (özellikle yeni açılan mantar üniversitelerde) bulabiliriz bilmem! Üstelik bir çoğu ile siyasi düşüncelerimiz taban tabana ters idi.

Sonuç Olarak

Hâlâ “diploma kağıt parçasıdır” diye düşünüyorum. Üniversiteyi herkes okumalı mı? Hayır. Fakat liseye kdar çok sağlam eğitim verilmeli. Üniversitede en çok “bilimsel düşünmeyi, her dönem her dersten oturup 20 sayfalık essay yazmayı ve bunu kaynaklarla, bilimsel makale yazar gibi yazmayı” öğrendim. Derslerde tartışma çıkınca (kavga anlamında değil), öğretmenler dersi bırakıp moderatörlük yapıyordu. Türkiye’de ise korkudan hemen kesiyorlarmış. İşte böyle bir ortamda (ki söylemedim ama sınıfta 40 kişi varsa 30-35’i yabancı idi); sorgulamayı, farklı fikirleri dinlemeyi, tartışmayı, fikirleri savunmayı öğrendim. Diploma para, makam, mevki, güç… Hepsi boş. Fakat sorgulama, bilimsel düşünce, bilim, sanat, teknoloj, spor, kültür… Asıl olan bunlardır. Karşınızdaki insannın görünüşüne, üniversitesine değil; fikir ve karakterlerine bakmak gerek. Biz bunu beceremdik. Hele hele tüketim kültürü olduğumuz ve Arap-vari gösteriş merakına kapıldığımız şu süreçte hiç anlayamadık. Umarım korona salgını bunu değiştirir. Bu 1970-1980’lere kadar bizim kültürümüzde vardı. Sonra ne olduysa bozuldu, özellikle AKP döneminde tavan yaptı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda ne mühendislik eğitimi ne sayısal ne de yıllarca bilgisayar mühendisliğinde kalıp sonra uluslararası ilişkilere geçmekten dolayı üzgünüm. Aksine hayatımda verdiğim en iyi kararmış. İyi ki sayısal çıkışlı ve mühendislik eğitimini alıp uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümüne geçmişim. Bakış açısı farklı oluyor. Bütün çocuklara temel bilimleri ve mühendisliğin girişini vermek gerek. Hem de üniversitede değil, taa ilkokuldan liseye kadar! Üniversite ise bambaşka bir yer olmalı. Gerçekten çalışmaya, araştırmaya, sorgulamaya ve üretmeye dayanmalı. Ağır teoriler, beyin fırtınası… Ezberleyen, kopya çeken adamın üniversitede yeri yok. Bilmeyen, öğrenemeyen, kendini geliştiremeyen adamın üniversitede yeri yok. Sırf “üniversite mezunu” denmesi için “yüksek lise” kıvamında üniversiteler açıp buradan öğrencilere de patır patır diploma dağıtmanın ve öğrenciyi “müşteri” haline getirmenin gereği yok. 3-5 oy daha fazla alınacak, aileler “benim çocuğum da üniversite mezunu” olacak diye Türkiye’de eğitimi düşürmenin mantığı yok! Türkiye’de şu an 10, taş çatlasın 15 tane “üniversite” var. Maalesef durum bu. Hadi yurdu, sosyal imkanları olan; kısaca kampüsü olan ve öğretmenlerin bir şekilde öğrencilere bilimsel düşünceyi aşıladıkları yerleri de kabul edelim. Fakat 30-35’i geçmez. Türkiye’de ise 205 civarında ünviersite vardı en son.

2030 projesi için kafamdaki eğitim sistemini de şekillendirdim: “eğitim sürüm 2“. Ayrıca bknz: “orduda siyaset bilimi öğrenmek isterdim“, “eğitim sisteminin değişmesi gerekliliği“, “öğrenmeyi öğrenmek, bilmediğinin farkına varmak“, “Türkiye’de arge sorunu

**

Nostalji konusunda da son olarak söylemek istediğim şey şudur; 2000’li yıllarda programlama ve benzer şeylerle uğraşmış insanlar olarak tabi ki işin korsan bölümüne de dadandık. Yani o dönemlerde müzik, film, oyunları buralardan indirmiştik. Üniversiteye gittiğimde hem KKTC’de korsanın dolaylı yoldan serbest olması (yaptırm yok çünkü ülke tanınmıyor) hem de öğrenci olmama nedeniyle devam ettim. Üstelik bir iki hocamla ders sırasında bununla ilgili tartışma (tekrar ediyorum kavga değil, fikirleri açıklamak) yapmıştık. Hocamız ders kitabını söyleyince bir arkadaşımız bulamadım kitabı dedi, ben de “libgen üzerinden indirebilirsiniz” dedim. Hocamız da korsana karşıyım deyince ben de; öğrenciyiz, para kazanmıyoruz, akademisyenlerin ve hocaların da öğrencilerin üzerinden para kazanmasına karşıyım dedim. Okulup bitirip çalımaya başlayınca gerekenleri alırım ancak öğrenciler için korsan kitap, korsan müzik olayına da karşı değilim dedim. Arkadaşlar da hak verip alkışladılar (tabi işlerine öyle geliyor :D). Fakat dediğimi yaptım, okulu bitirdim, dinlediğim müzikleri ve kitapları parayla satın aldım. Tabi bir kahveye 15 lira verip, kitaba vermemek etik olarak tartışılabilir ama kimse kusura bakmasın, öğrencinin bir kitaba 100-150 lira vermesine gönlüm razı değil. Libgen var!

Torrent, korsan kitap ve oyunlar, sanal korsanlık… Bunları yaşadık geçirdik. Şimdiki çocuklara bakıyorum, inanılmaz miktarlarda parayı oyuna yatırabiliyorlar. Aileler de “çocuklarıyla ilgilendiklerini” düşünerek parayı vermekte zarar görmüyor. Fakat bu çocuklar programlama dili öğrenmedikleri gibi, hayatlarında bir kez olsun linux ve hatta işletim sistemi kurmuş değiller. Küçüklükten beri ben bir şeyi elime aldığımda nasıl çalıştığını merak ederdim, hâlâ ederim. Siyaset biliminin ve ülke yönetiminin de nasıl çalıştığını merak eder; bütün bu süreci aklımda, mühendislikteki gibi bir sisteme oturtmaya çalışırım. Merak ederim, öğrenmeye çalışırım ve öğrendiğim her şeyi birbirne bağlamaya çalışırım. Fakat şimdiki çocuklar sadece tüketici. “Eyy genç nesil” falan diyecek değilim. 5 yıldır açık olan bu blogu, zaten gençlere bir şeyler anlatabilmek için açtım. Dolayısıyla sorun bizde, biz anlatamıyoruz, biz çocuk yetiştiremiyoruz.

Yani bir çocuk günde 8-10 saat bilgisayarda oyun oynuyorsa, Youtube ile uğraşıyorsa ve bunu 5 yıldan fazla süredir yapmasına rağmen; programlama dili öğrenmemişse ve/veya grafik tasarımı ile uğraşmamışsa ve/veya video düzenleme konusunda kendini geliştirmemişse (öyle kes kırp değil, ilk düzey değil!) ve/veya linux kurmamışsa, youtube’da kanal açmamışsa, blogunu açmamışsa… Bilmiyorum yani nasıl sığ çocuklar yetiştirdiğimizi sorgulamamız gerek. Bir çocuk (ki çocuk meraklıdır, her şeyi kolayca öğrenebilir); eğer bir şeyin nasıl çalıştığnı merak edip, bu konuda bir şeyler öğrenmediyse bence ülke ve millet olarak çok ciddi sorunlarımız var. Daha büyükleri de çıkacak.

Bu arada oyun oynamalarına da karşı değilim. Ben de oynadım. Ben daha çok Hearts of Iron, Tropico, War thunder gibi oyunları sevsem de; Call of Duty 2 ve 4, Heroes and Generals, Red Orcherstra 2 gibi oyunları tercih ettim. Biraz daha gerçekçi olanları sevdim.

  • Merak
  • Hayal
  • Bilimsel düşünce
  • Azim
  • Yanlışlarından öğrenme
  • Sorgulama
  • Sanat
  • Spor
  • Teknoloji
  • Bilim

Eğer çocuklara bu kavramları veremiyorsak, sömürgeleşiriz. Zaten Türkiye’nin sömürgeleştiğini “Türkiye Eğitimsel Olarak Bir Sömürgedir“, “Türkiye Kültürel Olarak Bir Sömürgedir“, “Türkiye Ekonomik Olarak Bir Sömürgedir!“, “Türkiye Çoktan Sömürge Ülke Oldu (Yabancı Tanıtı Kirliliği)“, “Beyin Göçü Suriyeliler ve Gönüllü Sömürgeleşme (Yozlaşma)” gibi bir çok konuda yazdım, belirttim.

Çöküşümüzün, sömürgeleşmemizin, tüketici olmamızın, “Hindistan’daki gibi” ama görünmez bir kast sistemine sahip olmamızın (hadi bir akademisyen ile dönerci evlensin de göreyim, toplum nasıl dedikodu yapacak, ailelere nasıl kabul ettirecekler) nedeni budur. Araba, giysi, telefon, Satırbaks bardağı, instagram, para, mevki, makam, güç… Bunlara değer vermemizin, kula kulluk etmemizin nedeni budur.

Ne yazık ki üstte saydığım değer ve nicesini çocuklara aktaramıyoruz. 10 yıldır yerinde olan bir masaya çocuk gidip çarptığında, masayı suçluyoruz. Dahası var mı? İşte böyle yetiştirme tarzı olursa, bir gıdım ilerleyemeyiz. Fakat değişim için önce farkındalık gerek. Yanlış yaptığımızı fark etmemiz gerek. Değişimin ilk adımı farkındalıktır. Sonra gerisi gelecek…

Gece 3’e doğru başladığım yazı, 3 saat sonunda bitti. Saat 05.51, yarın kalktığınızda yazı hazır olacak. Böyle bir yazı yazmak istedim. Hem kendi bakış açımla 2000’li yılları ve eğitimi anlattım hem de şifre güvenliğinizden bahsettim. Biraz kafa dağıtmışsınızdır umarım.

Son Değişiklik: 08/04/2020 - 10:49
%d blogcu bunu beğendi: