Ortalama okuma süresi: 7 dakika

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilet bölümüne gidene kadar kendimi solcu zannederdim. Neden? Çünkü hukukun üstünlüğü, yasama-yürütme-yargı dengesi, kişisel hak ve özgürlükler, basın özgürlüğü gibi kavramlara inanırdım. Bölümde, teorileri işledik. Siyasi ideolojileri ve tarihsel gelişimi inceledikçe; solcu değil, liberal olduğumu anladım. Fakat gerek bölümdeki tartışmalar, gerek bazı  sosyalist hocaların sözleri ve sosyalistler tarafından yazılan makalelere bakınca; sivil ve politik haklarda liberalliğe tamamen destek verirken, ekonomik anlamda “sömürü olacağı” için sosyal demokrasi şart diyordum. Bakın sömürü olacağından eminim, çünkü okuduklarım, kitaplar ve bazı hocaların söyledikleri böyleydi.

İşin garibi, Türkiye’de liberal hoca olduğunu düşünmüyorum. Liberalliği Besim Tibuk, Cem Toker gibi anlatan kimse olmadı. Liberal ve hatta bazı konularda liberteryen düşünceleri desteklediğim için, bu yazarların kitaplarını okuyor ve düşüncelerini anlamaya çalışıyordum ancak kafamdaki bariyer hâlâ kırılamamıştı.

Eğer liberal teoriler uygulansa; şirketler, çalışanları sömürecek, orta sınıf eriyecek, demokrasinin taşıyıcı kolonu dedikleri orta sınf çökünce işler kötüleşecek… Düşüncem buydu.

Öğretmenlerimiz, Türkiye’ye bakarak (KKTC-DAÜ) çok farklı yapıdaydı. Sınıfta tartışmayı, durdurmaz tam tersine teşvik eder (Türkiye’dekinin tersi yani). Liberteryenliğin arttığı dönemleri işlerken, marketlerdeki abur cubur ve çikolata ile sigara-alkol konularını tartışıyorduk. Dolayısıyla tartışmalar sık sık kafeteryaya kadar ilerliyordu ve konuşuyorduk. Tabii buradaki tartışmalar bir kavga vs değil, beyin fırtınası idi.

Bu tür tartışmalar oldukça, “ehliyet kemeri takıp takmamak benim kararım, devlete ne” gibi fikirlerim oluştu ki hız hariç her türlü kurala bire bir uyan birisiyim. Sorun ceza değil, özgürlüğüme müdahale.

Gel gelelim, mezun olduktan sonra özellikle iş hayatına da girdiğimde, İstanbul’daki bunca ilerleme ve uyanık iş insanlarının devletin yardımı değil; tam tersine devletin engelleme ve sıkıntılarına rağmen bu kadar ilerlediğini gördüm. Besim Tibuk ve Cem Toker’i dinlemeye başladıkça, nokta atışı tespitlerini gördüm. Fakat Türkiye’de liberalliği benim gibi mezunlar bile tam anlamamışken, öğretmenler bunları tam açıklayamamış ve hatta bazıları kötülemişken; demokrasinin temeli olan liberalliği ve özgürlükleri nasıl anlatacağız?

Atatürkçülük Nedir? Yaptığını Yapmak Mı Gösterdiği Hedefe Gitmek Mi?

Ayrıca Besim Tibuk’un bazı konulardaki fikirlerine katılmıyorum. Mesela, Türkiye Cumhuriyeti ilk kurulduğunda millete hizmet ve çağdaşlığı aşılamak için çeşitli kültürel ve ekonomik adımlar; “devletçilik” ilkesi altında atıldı. Bu, o dönemler için zorunluydu. Mahallenize devletin internet kafe açtığını düşünün. Ne kadar mantıklı? Devlet havayolları işletiyor, demiryolları işletiyor, tiyatrolar ve senfoni orkestraları var. Bunlar da ancak o kadar mantıklı (günümüzde). Fakat Cumhuriyetin ilk yıllarında bunları yapmayı bırakın, ne olduğunu anlayabilecek insanların sayısı bir elin parmakları kadardı. Dolayısıyla devlet bunları yaptı.

Peki sorun nedir? Haldun Dormen dahil bir çok tiyatrocu, özel tiyatro açıyor. Sanat konusunda özel girişimler açılıyor. Buralardan vergiler alınmamalı, teşvikler yapılmalı. Fakat bunlar yapılmadığı gibi; belediye ve devletin tiyatroları, rekabeti adil olmayan bir şekilde gerçekeştirerek özellerin kapanmasına neden oluyor. 20 yaşımda tam tersini savunurdum. Çok düz mantıkla, devlet yapsın derdim. Aksine devletin değil, bu alanda uzman kişilerin (Haldun Dormen gibi) açtığı okullara teşvik sağlanarak; devlet değil, bilenlerin işi yapması gerektiğini düşünüyorum.

Şöyle düşünün: Doğu Ekspres konusunda herkesin talebi var. Fakat sefer sayısı yok, bir sürü sorun var. Bilet bulunamıyor. İstanbul’a gelen annesini Kars’a yollayamıyor adam. Olacak şey mi? Neden? Çünkü Doğu Ekspres 10 ayda 1 sefer de yapsa memur aynı maaşı alıyor, 1 ayda 10 sefer yapsa da… Dolayısıyla bu da bakanlığın ya da memurların, bürokratların eline bırakılıyor. Niye? Devletin görevi Doğu Ekspres fiyatlarını belirlemek mi? Yoksa sistem kurup, adil rekabetin önünü açıp, denetleyerek bir sürü firmanın çeşit çeşit, kalite kalite ve fiyat fiyat seferleri yapmasını sağlamak mı?

**

Gelelim Atatürk ile ilgili konuya. Atatürk’ün en büyük isteği, “bireyciliktir”. Yani birey olarak kendini yetiştirmenizdir. Yurt dışıa gönderilen çocuklara “siz bir kıvılcım olarak gidiyorsunuz, alevler olarak geri dönün” demelerinin; öğrencilere spor ve müzik eğitimlerinin verilmesinin nedeni buydu. En önemli sözlerinden birisi nedir?

Muallimler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, nesiller ister.

Yani Cumhuriyetin temeli; özgürce düşünebilen, vicdanı hür yani ahlaki açıdan hiçbir zorlama yokken etik olanı yapabilecek ve irfanı hür yani özgürce doğrulara erişebilecek nesiller oluşturur diyor.

Daha da açalım…

Diyor ki; önce birey olun. Liberal teorideki gibi birey olun. Tarikatler, cemaatler, ocaklar, localar, kulüpler vb gibi örgütlenmelerde ya da toplumun size baskıyla işlemeye kalktığı kuralları değil; kendi aklınızı kurallanarak, bilimin ışında doğrulara ulaşın.

Nereden anlıyoruz?

  • Ben manevi miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.
  • Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır.

Bu iki fikirden gördüğünüz üzere diyor ki ilim yani bilim ve fen yani matematik, fizik, biyoloji, kimya gibi alanlar sizin yol göstericiniz olacak.

Yani tarikatteki dogmalar, toplumun sınırlayıcı ve saçma kuralları ya da arkadaşlarınız, aileniz, çevrenizin baskısı değil; kendi aklınız, kendi vicdanınız, kendi değerleriniz ile bilim ve fenin ışığında doğruları bulun.

Ya Türkiye’de?

Maalesef din konusunda da böyle. Orucun sadece yoksulun halinden anlamak olduğunu düşünüyorlar. Oysa oruç, iradeni kontrol altında da tutmaktır. Diyor ki “denizde yüzerken su yuttum orucum bozulur mu?”. Dişimi fırçalarken macun yuttum, orucum bozulur mu?

Hayır kardeşim ben bozulmayacağını söylüyorum. Orucun olayı boğazından bir şey girmesin mi yoksa yemek mi yeme, iradeni mi güçlendir diyor? Ya da oruç tuttun, dişini fırçalamadın… Eee? Temizlik imandan gelmiyor mu? Ya da iftar zamanı yoksulun bir yılda görmediği çeşitte yemeği sofrana koydun, şimdi tamam mı?

Nasıl ki dinin, Hz. Muhammed’in “gösterdiği ve anlatmaya çalıştığı” şeyleri anlamak yerine direkt uygulayanlar varsa, aynı şekilde Atatürk’ün de gösterdiği ve anlatmak istediğini anlamak yerine; direkt yaptıklarını yapmaya çalışanlar var.

4 yıl 32 cephede savaşmış, nesillerini toprağa vermiş ve elinde avucunda kalmamış, Osmanlı’dan 4 fabrika kalmış (bknz: Atatürk’ün girişimleri ve imkânsızlıklar) bir ülkede devlet tiyatroları, senfoni orkestraları çok da anlaşılmayacak bir şey değil. Fakat 100 yıls onra en düzgün tiyatrocuların açtığı okulları bile rekabet ve işletmedeki zorluk nedeniyle batıran bir yer hâline geliyorsa orada bir sorun var. Bu insanlar para kazansa, köy köy dolaşıp ücretsiz de tiyatro oynar. Hiç merak etmeyin.

Sosyalist Devlet Yapısı

25 yaşında üniversiteden mezun olan gencimiz, “devlet bize yardım etsin” diyor. Öte yandan size bir hayat hikayesi anlatayım, Albay Sanders kahramanı. Kim olduğunu yazı sonunda anlayacaksınız:

66 yaşında girişimi batan ve yalnızca emekli maaşı elinde kalan Sanders… Hemen öncesinde Corbin isimli yerleşim yerinde bir benzin istasyonu, motel ve kafe satın aldı. Yemekleri çok iyidi ve özel soslu kızarmış tavuklarını çok sevdiler.

40 yaşında elinde hiçbir şey olmadığı için intihar senaryolarını düşünen ve yemek yapmayı sevdiği için son girişimle bunları yapan Sanders’ın moteli yandı. Yeniden inşa etti ancak yeni bir otoban yapıldığı için benzin istasyonu, motel ve kafe yolunun hareketliliği bitme noktasına geldi.

Her şeyini satarak, borçlarını ödedi ancak elinde avucunda ne varsa sıfırlanmıştı. 66 yaşındaydı ve emekli maaşı vardı. Eşini evinde bırakarak Amerika’yı dolaşmaya başladı. Çok sevilen bu özel sosunu ynalış hatırlamıyorsam, tavuk tanesi başına 0.08 cent karşılığında millete satmaya çalışıyordu.

66 yaşında, elinde bu sostan başka bir şeyi olmayan (ki sosu da kendisi bulmuştu), intiharı düşünen ve batan Sanders; tam 1008 lokanta gezdi. Hiçbiri kabul etmedi. Fakat 1009. lokantada işler bambaşka noktaya gitti ve kazandığı para ile lokanta zinciri açtı.

Ülkemizde de olan bu lokanta zincirinin adı KFC.

25 yaşında “devlet bize baksın” diye diye 5 milyon memur olan hantal bir yapıya dönüştürdük devleti. Özelleştirme yapılmıyor, yapıldığında da yine “tekel özelleştirmesi” yapılıyor ve rekabete açılmıyor. 17 kişi, bir memuru bakıyor. Bizim paramızla maaşları alıyorlar, bizim seçtiğimi vekiller bizim için yasa yapıyor sözde. Fakat hiçbirimiz sokakta güvende değiliz (bknz: Paranızla Maaş Alan ve Yetki Verdiğiniz İnsanların Sizi Korumaması!)

Dolayısıyla devletten bazı beklentileri azaltmamız ve girişim yapmamız gerek. Devlette girişimciyi, üreticiyi, yatırımcıyı kaçırmak yerine teşvik edecek ve rahat bırakacak. Büyüklerden de bahsetmiyorum; ne kadar çok lokanta, bakkal, manav vb küçük yerler açılırsa, o kadar iş sahası açılır. O kadar insan işe girer.

Liberal Teoriye Bakış

Gelelim liberalliğe… Nedir bu liberallik? Kısaca özgürlükçülük…

Ben bir kaç örnek verip, sonra Besim Tibuk ve Cem Toker’in bir kaç videosunu vereceğim.

**

Liberallik, sanıldığı gibi “devlet elini ayağını çeksin, herkes önüne geleni kazıklasın, sömürsün” gibi bir şey demek değildir. Tam aksine liberal değer olan “hukukun üstünlüğü, yasama-yürütme-yargı dengesi, kişisel hak ve özgürlükler, basın özgürlüğü” gibi nice demokratik kavramın korunması ve denetimlerin yapılmasının DEVLETİN ANA GÖREVİ OLDUĞU ve devletin bunu uygulaması gerektiği fikridir. Yani havayolu işletmek, internet kafe açmak, tanzim satışlar yapmak değil; benim özgürlüğümün garanti altına alınması, basın özgürlüğü ile bilgi alma hakkımın savunulması, sözleşme ve Anayasal haklarımın korunması için gereken sert gücün kullanılması, devletin korunması gibi konularda gerekeni yapmasıdır.

Şu konulara da göz atabilirsiniz:

Şimdi gelelim ezber bozmaya. Hani dedim ya, Türkiye’de liberallik hep yanlış anlatıldı diye, spekülatör sözcüğüne bakayım dedim, TDK’da şöyle diyor:

Spekülatör: Vurguncu.
spekülasyon: vurgunculuk

Hayda…. Spekülatörler ne şerefsiz ahlaksız insanlarmış yahu… 1’e alıp 10’a satıyorlar değil mi?

Hemen Besim Tibuk’un “ekonomiye en faydalı insanlar spekülatörlerdir” başlıklı konuşmasını vereyim:

**

Asgari ücret…

Normalde asgari ücretin artmasını isteriz. Ben de çalışanların durumunun daha iyi olmasını isterim. Fakat bir ülkede hiçbir ekonomik refah; bir yasayla, bir kararla daha iyiye gitmez.

Türkiye’de ortalama bir insanın ömrü, araba ve ev almak için çektiği kredileri ödemekle geçiyor. Oysa böyle olmamalı. Asgari ücretin 1.557 Euro olduğu Almanya’da Fiesta vb araçları 12 bin Euro’ya alıyorsunuz. Türkiye’de ise 140 bin civarındaydı sanıyorum.

Dolayısıyla asgari ücret ve diğer konularda şöyle bir durum ortaya çıkıyor, Cem Toker’in “asgari ücrete farklı bir açıdan bakın” videosu:

**

Son olarak 5 milyona yakın devlet memuru var diyorum. Soma’da facia oluyor, TCDD raydan çıkıyor ve suçlu hep patron, makinist vs. Peki denetimi yapmayanda hiç mi suç yok?

Mesela Metro turizmin otobüsü köprü ayağına çarptı ve suçlu olarak sürücü bulunur. İki kez yoldan çıkmış, uykusuzdu diyor yolcular. Uyarmışlar. Peki uykusuz insanları buralara yollayanlarda, denetlemeyenlerde hiç mi suç yok?

Yani devlet memurları… Bununla ilgili de şu videoyu izleyelim:

*

 

Denetim Denetim Denetim…

Yolda gidiyorum, orta şeritte polis aracı var ve manyağın biri makas ata ata geliyor, polisin umurunda değil.
İkitelli’de OSB’deyim ve katlarda sigara içiyorlar, yanıkken atıyorlar. Matbaa gibi bir sürü yer var ve eşiği yok. Sigara içeri girse yangın çıkacak. Yönetime şikayet ettim, “yaptırım gücümüz yok” diyorlar. Belediye şikayet ettim hiçbir değişiklik olmadı. Şimdi CİMER’e yazacağım. Denetim yok.

İlaç sanayi içerisindeyiz. Neler duydum… Jenerik ürün çıkartıyorlar, orjinal ürünü alıp, toz edip, tekrar tablet basma makinesi ile basıp bakanlığa yolluyorlar. Veya çocuklar için şampuan vs yaparken doğallık sertifikası olan hammaddeleri kullanıp sertifikaları alıyorlar ve ilk partiyi böyle basıyorlar. Sonraki partilerde en ucuzu ve sertifikasız hammaddeleri kullanıyorlar.

Devlet ise eczaneden, marketteki raflardan ürünleri alıp analiz edip kontrol etmiyor. Yani yine denetim yok. Yandaş firmalara gidiyor, denetim yapması gerkene memur, müdürle birlikte yeyip içiyor ve onay verip çekip gidiyor. Sonra? Sonra kaza… Soma’da denetleyen memurların hiç mi suçu yok?

Cem Toker ise buna yukarıdaki gibi çözüm bulmuş. Çözümler tartışılabilir ancak en büyük sorun, devletin denetlememesi. DENETİM YOK!

Üstelik devletteki bu yandaşı besleme, denetimsizlik, sıkıntılar olduğu gibi liberallerin suçu diye yansıtılmış. Oysa rekabet olduğu için cep telefonları, hat fiyatları falan böyle. Yani telefon alırken kaliteyi ucuza alıyorsun ve ses çıkartmıyorsun ancak üreticiler çalışanları ezer diyorsun? Ezmesin o zaman? Anayasa elinde, ceza kanunları elinde… Yasaları çıkartacaksın, ezmemesi için denetleyeceksin. Millet sigortasız çalışıyor. Sigortasız çalışanı denetle? Bu kadar mı zor?

Benim ne kadar ambalaj kullandığımı soruyorsun, bildirmezsem 22 bin ceza ödeteceksin. Faturayla iş yapıyorum, her şeyim var. Fakat benden devlet hesap soruyor. Süper… Peki Soma’daki firmadan veya yandaşlardan hesap soruyor musun? ASgari ücretliye sigorta yatırmayan esnaf emmiden hesap soruyor musun?

Denetim ŞART! Denetim olmadan yasanın da devletin de bir önemi yoktur. Denetlenmeli.

**

Kısaca liberallerin düşüncelerine böyle değinmek. Dahası için youtube’daki LDP’nin kanalı, Besim Tibuk’un kanalı ve Cem Toker’in kanallarını takip edebilirsiniz.

Son Değişiklik: 11/08/2020 - 16:37