Ortalama okuma süresi: 11 dakika

Satan Reklam Yaratmak (Luke Sullivan, MediaCat) kitabını 3. kez okuyorum. Yıllar önce almıştım ve bir bölümünde aynen şöyle yazıyor:

1970’lerin en büyük ajanslarından birinin kurucusu olan Carl Ally’nin bir teorisi vardı: “büyük başarılar sağlamış işler oldukça azdır; kötü olan işler de. Ancak birçok iş ne iyi ne de kötü, vasattır. Birçoğu iyi ya da kötü grubunda değildir, orta gruptadır. Gerçek şu ki: Mükemmellik, her alanda başarmaktır”.

Zengin Baba Yoksul Baba (ki mutlaka okuyun, ekonomiye bakışımı değiştirdi) kitabının yazarı Robert Kiyosaki diyor ki; bir çoğunuz evde Mc Donald’s hamburgerlerinden daha iyi hamburgerler yapabilir. Fakat Mc Donald’s kadar zengin değilsiniz. Çünkü Mc Donald’s firmasının işi, iyi hamburger satmak değil; orta kalite hamburgeri hızlı ve etkili bir şekilde satmaktır.

Burada sisteme vurgu yapıyor. Mc Donald’s nasıl büyüdü? The Founder filmini izleyiniz (ki yine önerim olan bir film). Hızlı yemeği (fast food) ve sistemi nasıl oturttuklarını anlatıyor. Ancak bu başlı başına yetmiyor, aynı zamanda büyütmek ve ilerletmek, dünya markası olmak için çok daha fazlasına ihtiyacınız var. Çoğunuz, Mc Donald’s firmasından daha ucuzuna hamburger satamayız. Böyle bir sistemi kuramayız. Aynı zamanda Mc Donald’s geliri hamburgerden değil, gayrimenkulden geldi.

Bunları Neden Anlattım?

Türkiye’deki politik sorunlara geleceğim ancak bunları anlatmamın nedeni, aslında bir başarı varsa insanların çoğu bunlara bakıp sadece olduğu gibi görmesidir. Arkasını anlayamamasıdır.

Maalesef iş politikaya geldiğinde konu oldukça problemli bir hâle geliyor çünkü mantıksal açıdan doğru olabilecek hiçbir fikre, politikaya, partiye destek veremiyoruz. Anadolu insanı duygusaldır, Orta Doğu insanları da yine duygusaldır. Bunu en net futbol karşılaşmalarında görürüz. Sahaya çıkarlar, Türklere her türlü hırçınlığı yaparlar ve bizim futbolcular bir anda sinirlenir ve disiplinlerini kaybederler, bu yüzden genelde yenilirler. Oyun biter, Türklerden özür diler, forma değiştirirler ve bitti. Sinirlerimize hakim olan bir millet değiliz, böyle yetiştirildik.

İş politikaya geldiğinde de durum böyle.

Yaşam Tarzı Partileri ve İdeolojik Partiler

Açıkçası siyaset bilimi açısından direkt olarak “yaşam tarzı partileri” gibi bir şey yok, fakat ben böyle nitelendirdim. Türkiye’deki kısırlık ve otoriterleşme nedeniyle yeni partiler kuruldu. AKP, sağ partileri yutmuştu. Bir müddet iyi götürdü ancak işler bozulmaya başlayınca yenileri çıktı.

Kısaca yaşam tarzı partileri nedir?

Politik ideolojiler genelde sosyalizme dayanan sol, tarihi gelişimden yola çıkarsak monarşiyi yani imparatorluğu savunan muhafazakârlık (muhafaza=korumak, dindarlık ile ilgili değil aslında), ulus devlet yapısını isteyen milliyetçi akımlar ve bireyin öne çıktığı; monarşi, komünizm, ulus devletler içerisinden sıyrılarak Fukuyama’nın desteklediğim sözü olarak “tarihin sonu” yani liberal düşüncenin kesin kazancına ilerleyen liberalizm vardır.

Bırakın hepsini toptan vermek, bir tanesinin bile tarihi gelişimi ve hatta liberal düşüncenin 1970 öncesi ve sonrası (neo-liberalizm ve klasik liberalizm) bile bir kitap haline getirilebilecek kadar detaylı. Çok kaba şekilde anlatmam gerekirse:

Klasik ideolojiler: muhafazakarlık, liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik, anarşizm

Yeni ideolojiler: feminizm, yeşillik (doğa, çevre vs), radikal dincilik

Eklenebilir. Bu konuda bana en çok yarar sağlayan kitaplar, Andrew Heywood’un kitaplarıdır. Siyasi İdeolojiler, Siyaset, Küresel Siyaset şeklinde üç kitabını kesinlikle öneririm ve Henr Kissinger’ın Dünya Düzeni kitabını, tarihi gelişim açısından mutlaka öneririm.

Türkiye’deki Yaşam Tarzı Partileri

Bunları anlatmamın nedeni şu, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak maalesef Türk milletinin en temel siyasi kavramları bile bilmediğini düşünüyorum. Ekonomik sistemler ve farkları (kapitalizm, kollektivizm, sosyalizm…), Türkiye’deki solcular aslında liberaldir: siyasal düşünceler ve farkları

Türkiye’ye baktığımız zaman, meclisteki partiler bir ideolojiyi yansıtmıyor. Örneğin AKP için olay muhafazakarlığın da dışında. Tamamen günü kurtarma ve bunun için kullanabileceği en popülist ne varsa bunu kullanma derdinde. Eskiden liberal diyorlardı, sonra terör ile müzakere ettiler ve aldatıldılar, cemaat ile beraber yürüdüler ve aldatıldılar, şimdi milliyetçilerle birlikte din ve milliyetçilik temelli  (ki Türklük değil, tek millet, yerli ve milli diyorlar ancak Türklük ağıza alınmıyor), bir politika güdüyorlar. AKP git gide muhafazakârların partisi olmuşken şimdi git gide “dincilerin” (dindar değil, dinci) yani yobaz bir düşüncenin temsilcisi konumuna yükseliyor.

Muhafazakar değil mi? Kavramlar karışık ancak değil. Abdullah Gül’e muhafazakar diyebilirim. İngiltere ve Avrupa’ya baktığımız anlamda bir muhafazakarlık AKP’de yok. Eskiden özgür düşüncenin partisi gibi görünüyordu, işleri bitti. Sonra dindarların ve hatta sünni Müslümanların partisi gibi görünüyordu şimdi ise tamamen radikal düşünenin temsilcisi gibiler.

Ya diğerler?

CHP artık Atatürk’ün partisi mi? Kesinlikle değil. Atatürkçülüğü taşıyan bir parti de değil. Açıkçası CHP2nin hangi ideolojileri taşıdığını anlamıyorum bile! Kaldı ki Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyet’ni savunmak, solculuk değildir. Türkiye’de solcu olmadığından, CHP solda kalıyor. Yani ABD’deki muhafazakarların Fox’u, Türkiye’ye geldiğinde nasıl sol kaldıysa aynı şey. Atatürk’ün gösterdiği hedefe doğru yürüyenler ve bu konuda değişimleri destekleyenler solcu sayılabilir ancak 1938’de olan her şey aynen devam etsin diyenler muhafazakârdır, solcu veya ilerlemeci değildir. Kaldı ki Atatürk’ün gösterdiği hedefler de solculuk değil, liberal değerlerdir. Buna geleceğim.

CHP, eskiden başka değerler savunuyordu şimdi AKP’nin şubesi gibi. Fakat yine mezhep ve köken partisi olma yolunda hızla ilerlemektedir. Önceden laikliğin savunucusu falan diyebilirdik, ancak şimdi tamamen yolunu kaybetti.

MHP Türkçü, HDP ise Kürtçü partidir.

**

Bütün bunlara baktığımızda Türkiye’yi temsil eden partiler ideoloji partileri değil, tamamen yaşam tarzı partileridir diyebiliriz. Yani Kürt kökenlilerin muhafazakar ise AKP’ye, değilse HDP’ye oy atması; Atatürkçülerin CHP’ye oy atması, muhafazakarların AKP’ye oy atması, kendini Türkçü olarak görenlerin MHP’ye oy atması tamamen yaşam tarzı üzerinedir.

Hatta çevremdeki bir çok CHP’li, CHP’ye oy attığı halde memnun değil. Partiden memnun değil, politikalarından memnun değil. Öte yanda Kürtlerin sesi bir tek HDP mi? Neden başka bir parti çıkamıyor? Bu da ayrı bir konu.

Tehlikesi Nedir?

Bunların tehlikesi, Türkiye’deki kutuplaşmadır. Türkiye’de seçmenler ve toplum kutuplaşmıştır. Söylemler, politikalar, yapılanlar gerçekten büyük sorun teşkil etmekte. Olması gereken yaşam tarzı ve kendini betimleme partileri değil; ideolojik partilerdir. Sosyalistler, sosyal demokratlar, demokratlar, liberaller, muhafazakarlar, milliyetçiler…

Bunu sağlamak için barajı %3 ya da %5’e düşürmek ŞARTTIR! Bakın Türkiye, dünyadaki en yüksek seçim barajına sahip. Bizde %10, Hollanda’da %0,666. Üstelik %5’in üzerinde sadece 5 tane ülke var:

  • %10 Türkiye
  • %9 Kırgızistan
  • %8 Liechtenstein
  • %7 Andora
  • %7 Kazakistan

Büyük ölçüde %3 ve %5. Peki neden böyle bir saçmalık var? Anlamak güç. 2002’de, Türkiye’deki seçmenlerin %46’sı yani neredeyse yarısının iradesi ve kararları mecliste temsil edilmedi!

DYP %9,55
MHP %8,34
DEHAP %6,23
ANAP %5,13
SP %2,48
DSP %1,22

TAM OLARAK 14 milyon 545 bin 438 kişinin iradesi yok sayıldı!

Kılıçdaroğlu şimdi çıkıp diyor ki “%1 oy alan partilerin mecliste bir koltukla temsil edilmesi gerek”. 2015’in Eylül ayında yazdığım “terör sorunu nasıl çözülür?” başlıklı yazımda aynen şunları demiştim:

Meclis barajının %3 (değilse bile %5) olması gerektiğini ve baraj altında kalan ancak %1 oy alan herkesin mecliste hiç değilse 1 koltuk elde etmesi gerektiğini düşünüyorum. 2002’de 2 parti meclisteydi (AKP ve CHP) ancak baraj %5 olsa, 7 parti meclise girecekti. En demokratik dönemimizde, tiranlığa geçiş yaptık.

Nedeni çok basit, demokrasilerde çok seslilik esastır. İlerleme sağlar. Fikirlerini duyalım, HDP’nin de duyalım, sosyalistlerin de. Karşısındaki tam zıt kutup partileri de bunlara politik tabanda ve hukuksal şekilde cevap versin. Neden çekiniyorsunuz?

Düşünüp bunu bulmuştum. Bir şekilde Kılıçdaroğlu’na ya da metin yazarlarına, danışmanlarına gitmiş. Bir çok şey gibi… Sıkıntı yok ancak böyle internetten alınan fikirlerin altı doldurulmadan politika yapılırsa bu duruma düşülür. Ağaçtan kopan yaprak gibi savrulmamak gerek.

%10 kalabilir ancak hiç değilse %1 oy alanlar burada temsil edilsin. Zaten %10 alamıyorsa, barajı geçen partilere otomatik olarak dağıtılıyor ve %34 oy alan AKP, 2002 seçimlerinde iradesi temsil edilemeyenler tarafından meclisin %66’sına sahip olmuştu değil mi? Bir sandalye ile bu parti liderlerini dinlemenin nesi yanlış olabilir? Oy hakkı verme istersen fakat çıkıp oraya ne istiyorlar, fikirleri ne bırakın anlatsınlar…

Türkiye’deki tehlike budur. Eğer sen ideolojik partilerin meclise girmesine izin vermez isen, yaşam tarzı partisine döner ve sonunda insanlar kutuplaşır.

Türkiye’de Liberal Düşünce Sorunu

Ülkemizde bir çok insan ben solcuyum diyor, neden solcusun hangi kavramlar nedeniyle diyorum; hukukun üstünlüğü, yasama-yürütme-yargı dengesi, erkler ayrılığı, denge ve denetim, konuşma özgürlüğü vb gibi liberal düşünceye ait kavramları bana anlatıyor. İyi de bunlar liberal değerler dediğimde ne alakası var diyor.

Maalesef Türkiye’de liberalizm demek, vahşi kapitalizm ile bir tutulduğu için, böyle sorunlar oluyor. Besim Tibuk değil de Cem Toker bana daha yakın geliyor. Ben de liberal düşünceyi takip ediyorum, evet bireysel anlamda Türk kültürü, Türk tarihi ve Türkçeye değer veririm, Atatürkçüyüm. Fakat bu, benim gibi düşünmeyenler ülkede yaşamsaın, çekip gitsin demem anlamına gelmiyor. Benim gibi düşünmeyenlerin de özgürlük ve haklarına sahip çıkıyorum.

 

Liber Düşüncenin Temelleri

Milliyetçilik ve muhafazakarlık, sosyalizm gibi hareketler “kitle hareketdir”. Yani topluluktur. Fakat liberalizm, bireyciliktir. “Türkiye’de anlaşılmayan kavram: özgürlük nedir?” konusunu okuduğunzuda “negatif özgürlük” kavramını daha iyi anlayacaksınız ancak kısaca; bireye etki eden devlet, mahalleli, akraba, eş, dost vb gibi etkiler ne kadar az ise, kişi o kadar özgürdür.

Eteği giydiğinde tacize uğrarsa polisin, savcının, hakimin veya politikacıların, akrabaların falan “etek giymeseydin, o saatte sokakta ne işin vardı” gibi soruları DİREKT OLARAK ÖZGÜRLÜĞE MÜDAHALEDİR. Etek giydiği için taciz edilmesi ya da tarih olduğu için tecavüz eden psikopatın olması normal değildir. Akla mantığa uymadığı gibi demokratik hak ve özgürlüklere de karşıdır! Böyle bir şey olamaz.

Tahrik diyor, neyin tahriği yahu? Etek, askılı giydiği için beyefendi(!) tahrik olmuş. Twitter’da dahi adult içerik üretenlere bakıyorsun “türbanlı türbanlı türbanlı” diye bir sürü içerik var. Ee etek, askılı dedin; türbanlıdan da tahrik oluyorlar. Burada sorun ne giyildiği için tahrik olduğu değildir; ilkel dürtülerine hakim olamayan psikopatlardır. Bunların tespit ve tedavisi şarttır! Fakat Papa’ya suikast girişimine 26 yıl verildiği bir ülkede tecavüz eden, adam vuran “iyi hal, tahrik” vb indirimlerden 3-5 yıl yatıyorsa burada büyük problem vardır.

Bir bireyi kolundan tutup gel demek dahi, özgürlüklere müdahaledir. Fakat bu özgürlük kavramını anlatamıyoruz. Çünkü elelam ne der, bak komşunun çocuğu böyle yapmış falan gibi saçma sapan Akdeniz kültürünün olduğu bir ülkeyiz. Dedikodu, başkalarının ne yaptığını merak etmek… Sana ne?

Kim ne istiyorsa onu giyer, ne içmek istiyorsa onu içer, nereye kaçta gitmek istiyorsa gider. Bunlar taciz, tecavüz, cinayet sebepleri değildir. Fakat yukarıda anlattım, kutuplaşan ve pimi çekilmiş bomba gibi dolaşan bir milletiz ve denetleme yok, hiçbir şey yok.

Liberal Teoride Devlet

  • Devlet kalkıp havayolu falan işletemez. En kârlı şirket THY, neden acaba? THY olmasa belki 4-5 tane daha yerli havayolu açılacak, belki özel hava yolları daha da ucuzlayacak.
  • Devletin en temel görevi: kamu düzenini sağlamak ve mülkiyeti korumaktır. Terör ve savaş gibi durumlara karşı ülkeyi savunmak ve korumaktır.
  • Ulusal ve uluslararası sözleşmelerin uygulanmasını güvence altına almaktır.
  • Anayasa’da da belirttiği üzere toplumun huzur ve güvenliğini, kişisel hak ve özgürlüklerini korumaktır (bir kadın taciz ediliyorsa ve “etek giydiği için” tahrik indirimi ve iyi hâl ndirimi alıyorsa; devlet en temel görevlerini yapamıyor demektir)

Temel Değerlerden Bazıları

  • Bireysellik: özgürlük, “bireyin kendisini ilgilendiren eylemleri üzerinde kısıtlama olmamasıdır (John Stuart Mill). Benim için iyi ne kötü ne, devlet buna karar veremez. “Özgürlük nedir?” bölümünde anlattım, eğer alkol ve sigara zararlı diye vergi arttırıyorsan ve üzerine etiket yapıştırıyorsan; abur cubur ve şekerlemeler üzerine de “obeziteye neden olur, şeker hastası yapabilir” diye etiket yapıştıracaksın. Böyle olmaz! mücadele gayet yumuşak şekilde, kampanyalarla olur. Kısıtlama ve baskı ile değil. Kaldı ki bizim millette ters tepiyor. Birey, kendisi için ne iyi ne kötü buna karar verebilir. Aynı şekilde sosyalizmde bireysellik yoktur. Senin evin, işin falan yoktur. Devlet, evinin içine bile karışabilir (örnek: 3 çocuk yapın).
  • Hukukun üstünlüğü: Anayasa ve evrensel hukuk kuralları, diğer her şeyin üzerindedir. Bakın kanun demiyorum, “evrensel hukuk kuralları”. Bunu neden diyorum? Conspirasy (2001) filmini izleyiniz, Nazilerin yaptığı her şey Nazi yasalarına uygun idi. Nazi hukukçuları bunun için çok uğraştı. Yani katliam yapılacaksa, önce yasa çıkarttılar ve aşırıcı Nazilerin bunlara uyması için bastırdılar. Bir şeyin Anayasa ve ceza hukukunda olması; onun doğru olması anlamına gelmiyor. Evrensel hukuk kuralları bu yüzden çok önemlidir! Bunun dışında eğer Anayasa’da “mühürsüz pusulalar geçersizdir” diyorsa ve yasa yapma yetkisi meclise verilmişse; seçim sırasında bir dilekçe ile YSK, yasayı değiştirip 5 milyon mühürsüz pusulayı kabul edemez!
  • Özgürlük: negatif özgürlük, benim yaşam tarzıma karışılmamasıdır. Devlet, millet, mahalleli falan; ne giyeceğime, içeceğime, nereye kaçta gideceğime, kimle ne yapacağıma karışamaz. İster başörtüsüyle üniversiteye giderim, ister gece 2’de barda alkol alırım. Karışmak kimsenin haddine değildir! Benim özgürlüğümdür. Bunun dışında pozitif özgürlük ise; istediğim şeyi olabilme imkânlarının özgürlüğüdür. Yani imparatorluk döneminde bakan, vezir, ülkenin başı olamıyorsun. Dolayısıyla pozitif özgürlük yok. Ben şu an ister şirket açarım, ister Cumhurbaşkanlığına adaylığımı koyarım. Bunlar, teorik olarak mümkün.
  • Eşitlik: her insan aynı değerlere sahiptir, eşit şekilde muammele görür. Yani Kürt kökenli vatandaş elinde olmayan şekilde doğmuştur. Ailesini, yaşayacağı bölgesini seçemez. Dolayısıyla sen “Kürtçe isim olmaz” diyemezsin. Bakın bunu da, Türk kültürü, Türk tarihi ve Türkçeye değer veren biri olarak söylüyorum fakat bunlar benim için bireysel bazdadır. Kimseyi zorlayamam, özgürlüklerini elinden alamam.
  • Liyakat: “işi ehline verme” liyakat sayılabilir ancak buradaki olay meritokrasi. Birazcık daha farklı ve sosyal adalet bile diyebiliriz. Bir insan kadın, Kürt kökenli, alevi  vb gibi özellikleri taşıdığı için veya başörtüsü taktığı için, devlet tarafından “CHP’li” diye fişlendiği ; iş dünyasında yükselemiyor, iş kuramıyor, devlet desteği alamıyor, istediği ismi çocuğuna koyamıyorsa burada problem vardır. Buradaki sosyal eşitlik ve haklar ile ilgili bir duruma dikkat çekmek isterim.
  • Özel mülkiyet: imparatorluk döneminde her şey imparatora aitti. Din ortaya çıkınca her şey yaratıcıya ait oldu ve sonra imparator yaratıcının yer yüzündeki gölgesi oldu. Sosyalizmde (Naziler dahil), yine bireysellik gibi bir şey yoktur. Devlet senin adına karar verir. Öyle fabrika açamazsın! Kendi evin olamaz. Devlet pat diye çöker. Günümüzde de Cem Uzan’ın mal varlığına el konulması, veya bazı medya organlarının baskı (mobing) ile alınması buradaki soruna örnektir. Liberal bir ülkede böyle yapamazsın.
  • Yasama-Yürütme-Yargı dengesi: Yasama, sadece yasa çıkartmaz. Anayasamızda da yazdığı üzere, yürütmeyi sorgular ve denetimini sağlar. Fakat Türkiye’de bu sorun vardır. Yargı, bağımsızdır. Fakat Türkiye’de burada da sorun vardır, dolayısıyla Anayasa’ya uygun olmayan kararları yargıya götürdüğünüzde netice alamazsınız. Bu nedenle AİHM’de Türkiye en fazla dava kaybetmiş ve tazminat ödeyen ülkedir.
  • Doğal haklar: tanrı tarafından verildiğine inanan haklar. Bugün, insan hakları olarak geçen haklardır. John Locke’a göre “yaşam, özgürlük ve mülkiyettir”. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde şöyle der: “vazeçilmeyez haklar; hayat, özgürlük ve mutluluğun peşinden gitme hakları”
  • Serbest piyasa: Nedense bunu söylediğimde herkes “nasıl yani isteyen istediğini yapsın mı?” diyor. Değil, serbest piyasa isteyenlerin gelip yatırım yapması, isteyenlerin de yatırımdan istediği zaman çıkması anlamına taşır. Devletin böyle bir kısıtlaması olmamalı der. Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler yani. Bu ne demek? Bir Fransız bakan, 17. yüzyılda Fransız iş insanlarının “merkantilizm” ile ilglili düşünceleri sorulduğunda, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” dediği rivayet edilir. Yani ne yapalım yatırımcılar geliyor dendiğinde, “bırakın gelsinler, yatırımlarını yapsınlar, engel çıkartmayın” anlamındadır. “O zaman ateistler kız kardeşiyle birlikte olabilir, adam kesebilir” diye dine inanmayanların ahlaksız olacağını düşünen tipler burada da “o zaman işçileri ezeriz” mantığına giriyor. Biri böyle diyorsa, bu işlemleri zaten yaptığı ya da kendini zor tuttuğunu düşünüyorum. Neyse..

**

Daha çok var aslında. Örneğin “ulus ötesi şirketler”, sivil toplum kuruluşları, kazan-kazan gibi bir çok kavram.

Fakat temel ilkeleri kısaca anlatmak gerekirse[1]:

  1. bireycilik
  2. özgürlük
  3. doğal düzen (görünmez el ve rekabet)
  4. liberal devlet
  5. sınırlı devlet
  6. kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü

Son Olarak

Cem Toker’in youtube hesabına göz atmanızı öneririm: Cem Toker LDP. Şahsen Besim Tibuk’un çok sert ve Türkiye’de uygulanması zor bazı fikirleri vardı ki, İslamcılar konusunda yanıldığını da kabul etmiştir. Fakat Cem Toker’in sözleri daha uygulanabilir.

Sivil ve politik haklarda bazı konularda liberteryen görüşlerim vardır. Yani emniyet kemerinin takılmadığı için ceza yazılması, devletin haddine değildir ya da “hastalığı nedeniyle çok acı çekenler ötenazi istediğinde kuruldan geçirilip, ötenazi uygulanır” gibi düşüncelerim var. Türkçe karşılığı tam olarak nasıl olur bilmiyorum ancak mutlak eşitçilik, egaliteryanizm gibi düşüncelerim var.

Bu düşüncelerdeki bazı insanlar “maske takmam bana ne” diyebiliyor. Devlet karışmaz diyebiliyor. Hatta Hollanda’daki akrabalarım, devletin “takmanız için zorlayamayız ancak kendi ve diğer insanların sağlığı için lütfen takın” diye anonslar yaptığını ve Fransa vb gibi bir çok ülkede “ancak kapalı alanlarda maske yasağı” getirildiğini biliyorum.

Bu açıdan Cem Toker’in, klasik liberaller gibi “benim hayatım, benim kararım” demek yerine maske takılması fikrini desteklemesi beni şaşırttı. Açıkçası liberal düşünceleri destkeliyorum fakat bazı liberaller (maalesef Besim Tibuk bazı konularda bunlardan birisi), neredeyse Türklük ve Atatürkçülük denmesini yasaklayacak. Oysa İngiltere’de İngiliz kimliği öndedir; Fransız Devrimi yapıldı ve Fransa’da önemli hareketler başladı, Fransa’da Fransız kimliği öndedir. Evet hak ve özgürlükler var ancak milli bilinçsiz insanlar yetişmiyor. Bu açıdan bazı liberallere katılmıyorum. Bazı sosyalist akademisyenler gibi düşünüyorlar. Olmaz! Fakat Cem Toker böyle biri değil, bu nedenle fikirlerine katılıyorum.

Kısacası diğer partiler duygusal ve yaşam tarzından oy alırken; LDP ve Cem Toker gibi inanlar, mantıksal ve doğru olan şeyleri söylüyor. Peki Türkiye’de doğru olanı söylemenin ve yapmanın; kitle partisi olmak için dün ak dediğine bugün kara deme gerekliliğini gözardı etmenin sonucu nedir? Yüzde 0,05 oy almaktır.

Duygusal davranmak, milli kimliği ve dini politik açıdan sömürmek, kim ne duymak istiyorsa bunu söylemek kolaydır. Fakat akılcı olan şeyleri yapmak zordur. LDP bu açıdan bir çok düşüncemi önemli şekilde karşılayan parti idi. Fakat oy vermedim, genel seçimlerde oy vermeye gitmedim bile. Çünkü oylarım diğer partilere gidecek, iradem yok sayılacak.

Muharrem İnce ve Yeni Parti Söylentileri

Şimdi Muharrem İnce’nin parti kurulacağı söyleniyor. İsabet olur. Atatürkçü ideoloji yeniden oturtulabilir ve CHP’nin, AKP’yi yıkacağı bir çok dönemde bence bilerek ama hadi bilmeden diyelim; kaçırdığı fırsatları yakalayabilir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Yılmaz Büyükerşen’i aday göstereceklerdi. Bir anda vazgeçtiler. Şimdi Gül’ü düşünüyorlar.

Ali Babacan’a karşı önyargım var ancak yaptığı ve söylediği bazı şeyleri beğeniyorum. Sağ seçmen için güzel bir laternatif olabilir. Eğer Muharrem İnce Parti kurarsa; bu da Türkiye için doğru olabilir, en azından %10’u geçebilme ihtimalinin olduğunu ve CHP’nin de böylece sarsılacağını düşünüyorum. Muharrem İnce, hiç değilse CHP’nin HDP çizgisine kaydığını savunan ve Atatürkçülükten uzaklaştığını düşünenler tarafından güzel bir alternatif olabilir.

Bazıları diyor ki, “Cumhurbaşkanlığı seçiminde adam kazandı dedi”. Yahu bunu gazeteciye yazması ve gazetecinin sormadan söylemesi hatadır. Sormadan söylemesi o kadar büyük hata mı tartışılır çünkü gazeteci. Haber peşinde, gazeteciye bunu söylemeyeceksin.

Fakat politikada bir kaç kişi var; dün söylediğini bugün yutuyor. Dün ak diyor bugün kara. Kandırıldık, aldatıldık deyiveriyorlar. Bitti. Bu adamların seçmen kitlesi sürekli oy veriyor. Öte tarafta sürekli çöken ve yanlışlar yapan bir CHP var, ona da oy veren seçmen; “adam kazandı dedi” diye Muharrem İnce’ye oy vermeyecek…

Sürekli diyorum ya, yobazlık sadece dindarlara özgü değildir, solcu yobazlar vardır, Atatürkçü yobazlar vardır… Bunlar da CHP yobazı sanıyorum. Bu nasıl bir düşünce yahu? Senin oy verdiğin CHP, AKP’nin en zayıf olduğu 2-3 durumda da yaptığı hatalar nedeniyle AKP’ye yarar sağlamadı mı? Dokunulmazlıkların kaldırılması gibi sıkıntılı şeylerde AKP’ye destek vermedi mi? 5 milyon mühürsüz pusulanın kabul edilip, rejimin değiştiği seçimden 1-2 hafta sonra AKP’liler ile alttaki pozu vermedi mi?

**

Bunların hepsini görmezden geliyorsun, destekliyorsun; CHP, özünden saptı diyorsun fakat CHP içinde dahi demokrasi savaşı veren Muharrem İnce’yi, “adam kazandı” sözü nedeniyle eleştiriyorsun. Başka?

Kimse kusura bakmasın da, bu ülkede aklı başında siyasi kararlar veren; partilerin tüzüklerini okuyan, programlarını okuyan, söylemleri ile bu programların tutup tutmadığını inceleyen, ne yaptığını bilen ve temel siyasi kavramları bilerek oyunu buna göre veren veya oy kullanmaya bu nedenlerle gitmeyen insan sayısı %10’u geçmez.

Yazık be…

Son Değişiklik: 03/08/2020 - 16:17