Ortalama okuma süresi: 16 dakika

Şu an blog üzerinde 501 yazı var ve bunların 301’i herkesin erişimine açık. 200-300 kadar yazı silmiştim. Blog, 2014’ü Kasım ayında yayınlandı. Eski yazılarımdan bazılarına göz atınca böyle bir konu açma gerekliliği hissettim ancak hemen öncesinde buna neden olan durumu ve eğitim sistemini anlatmam gerek.

Yeni Nesil Eğitim

Bugün yazdığım bir konuda (şifre güvenliği ve 2000’li yılların nostaljisi), eski konularımdan “tarih dizilerden öğrenilir mi? Eğitim sisteminin değişmesi gerekliliği” konusunu gördüm (eğitim sistemi ile ilgili bir bölümde bunu ekledim). 2018’in Ocak ayında yazmışım. Bugün korona salgınına baktığımızda daha iyi anlayabileceğiniz şu sözleri yazmışım:

  • İlkokulda falan tarih derslerinin ne kadar sıkıcı geldiğini hatırlıyorum. Gelir bir hoca oturur anlatırdı. O dönemde yansıtıcı (projektör) vs yok tabi. Sıkıcı kardeşim! O dönemde dinlemediğim, bıktığım şeyleri; devamında bilgisayar mühendisliği okurken derslere girmekten bunaldığım fizik ve calculus derslerine dönüp şimdi öğreniyorum. Uluslararası ilişkiler bölümünün son sınıfında.
  • Diyorlar ki, “çocuklar öğrenmekten sıkılıyor”. E tamam işte bulmuşsun sorunu, çözümünü arayacaksın. Çözümü de ortada aslında çocuklara sormak.
  • Hoca anlatırken sıkılıyoruz fakat İlber Ortaylı’nın bilmem kaç tane tv programının hepsini bilgisayarıma indirmişim ve yarısını izlemişim, devam ediyorum. Adam oturup anlatıyor, şimdi neden sıkılmıyorum? Demek ki burada başka bir olay var!
  • Öyle akıllı tahta, tabletle olmaz bu işler. Bakınız size bir adet Youtube hesabı: 12JulTv bağlantısı, eski Oğuzcan Mapping). Hele hele İngilizce biliyorsanız yaşadınız be kardeşim. Buyrun size güzel bir video daha (1444 Varna Savaşı). Yine sevdiğim başka bir kanal olan The School of Life kanalında ise politik teoriler falan var ve önemli insanlar var (iyi insanlar için Machiavelli’nin tavsiyeleri).
  • Derste oturup hitabeti orta olan hocanın ona göre olan anlatımını dinlemek sıkıyorsa; SİSTEM getirirsin. Çocuklar sıkılmaz, teknoloji kullanılır. Otur devlet bakanlığı eliyle, tarihçileri al ve “para amacı gütmeden” belgesel tadında dönem dönem padişahlardır, Türkiye Cumhuriyetidir bunların film-vari yayınlarını çek ancak politikayı bulaştırma. Tamamen ansiklopedi kıvamında yansız ve objektif bilgi olsun. Yorum katma, olanı söyle.

Özellikle buralara dikkat:

  • Eğitim sisteminin iki büyük sorunu var; 1- eğitim yok, 2- sistem yok.

    Önce sistemi kuracaksın. Sistemin olduğu yerde kişisel farklılıklar etki göstermez. Örneğin sistemsiz bir yerde her şey kişisel çabaya bağlıdır. X gelir, her şey %70 oranında güzeldir. Gider, Y gelir ve bırakın + bölümü, eksiye düşer ve arada uçurum olur. Oysa sistemin olduğu yerde en iyi ile en kötü yerdeki farklılık %10 civarındadır. Büyük uçurumlar yoktur.

    İstanbul’daki bir Fransız, Alman lisesi eğitimi ile Hakkâri’deki bir lise arasında uçurum varsa; orada sistem yoktur. O halde hocalara bırakmayacaksınız işleri.

  • İlber Hoca anlatacak, siz animasyonlar ile destekleyeceksiniz ve Türkiye’deki bütün tarih derslerinde haftada 1 saat boyunca bu videolar dönecek. Türkiye’nin her yerinde, aynı seviyedeki her öğrenci aynı haftada aynı şeyleri görecek.
  • Gördüğünüz üzere bu kadar teknolojik gelişme varken hâlâ milattan önce dönemde olduğu gibi karşına öğrencileri oturtup bir şeyler anlatıyorsan ve özellikle Hitler vs gibi iyi bir konuşmacı değilsen sıkıcı olacak. Cem Yılmaz gibi eğlenceli değilsen de sıkıcı olacak. Öğretmenlerimizin yeri ayrıdır fakat canlandırma (simülasyon), animasyon, çeşitli etkinliklerin olmadığı bir eğitim sisteminde öğrenciler sıkılacaktır.
  • Eğitim sistemi ise, eğer hayaliniz, cesaretiniz, özgüveniniz varsa; hepimizi tek tipe sokmaya çalışarak, kuralların izinden gitmemizi sağlayarak engelliyor.
  • Daha sonra “okulu neden sevmiyorum? Eğitim sürüm 2” yazısında bahsettiğim “yeni tip eğitim ve sınıf” sistemini kısaca anlatmışım, burayı geçiyorum.
  • Ağır matematik, fizik falan verilmeyecek. Önce dinlemeyi, konuşmayı, farklı fikirleri duymayı öğreneceğiz. İlkokulda okuma ve yazma öğrendikten sonra; hocalar bir felsefeci gibi çocuklara tartışmayı öğretecek ve hoca bilgi verip çekip gitmeyecek. Aksine çocukların bilgiye ulaşması için yardımcı olacak. Bırakın çocuklar keşfetsin.
  • 1- Birey olmayı öğrenmemiz gerek
    2- Sistem getirmek gerek
    3- Çocukların ezber ve kopyacılıklar kurtulması ve ivedi şekilde tartışmayı, soru sormayı, araştırma yapmayı öğrenmesi gerekmektedir.

**

Bakın yukarıda yazdığım şeyi, 2030’da sistem olarak Türkiye’ye getirmeyi düşünüyordum. Eğitim sisteminden çok çektim, bana göre değil. İşin arkasını anlatmıyor. Ezberciliğe ve kopyacılığa itiyor. Eğitim sisteminden çok çeken birisi olarak söylüyorum bunları. Tamam biraz asilik yaptım, sevmediğim hocaların derslerini veya işime yaramayacağını düşündüğüm ders ve bölümleri dinlemez, çalışmazdım. Sevdiklerime bile çalışmaz ama derste iyi dinler, iyi not alır; sınavdan bir gün önce karma olarak tuttuğum defterlerden, ilgili dersin notlarını geçirirdim. Uluslararası hukuk ve Avrupa Birliği ile ilgili derslere sadece kütüphaneye gider çapraz şekilde sorgulayarak (İlber Hocadan öğrendim), farklı kaynaklardan öğrenirdim. Zaten en iyi notu da uluslararası hukuktan aldım.

Defterlerim şunlardır (saklarım), her dönem için bir defter:

**

Annem akademisyendir, benim mantar üniversiteler dediğim bina üniversitelerinde eğitim verdi. Hem 9 yıl okuduğum DAÜ’de hem de buralardaki öğrencilerden yola çıkarak en büyük sorunun ezbercilik ve kopya olduğunu defalarca gördüm. Mailin konu bölümüne tüm her şeyi yazan öğrenci mi ararsınız, gece 3’te annemin whatsapp’ına mesaj atan mı? Hocalarım bana telefonlarını vermesine rağmen, çok gerekmiyorsa aramazdım. Yani sosyal davranışları, mail atmayı bilmeyen bir öğrenci mezun olsa ne olur? Mezun olduğu üniversiteye zararı dokunacak.

Bütün bunlardan yola çıkarak, aklımda geliştirdiğim bu eğitim sistemine, korona virüsü ile geldik mi? Geldik. Ben milliyetçi bir insanım ancak ırkçı değilim. Milliyetçilikten kastım Atatürk milliyetçiliğidir, halkını ve vatanını sevmektir (bknz: milliyetçilik nedir nasıl katı sağlar nasıl zarar verir?). Bu nedenle bazı kesimlerin özerklik isteklerine karşıyım. Fakat doğu bölgesini gezen biri olarak; orada çocukların ilkokula kadar Türkçe konuşmadığını, ilkokulda milletin “temel bilimleri” öğrenirken bu çocukların Türkçe öğrenmeye çalıştığını ve yıllarca devam eden bu süreç sonunda üniversite sınavına gelindiğinde Kürt kökenli vatandaşlarımızın ve hatta sadece Kürt kökenlilerin değil, devletin ulaşamadığı İç Anadolu, Karadeniz vb yerlerdeki bir çok kasaba ve köydeki öğrencilerin geride kaldığını gördüm.

Bırakın İstanbul ile Van, Hakkari, Ağrı gibi yerlerdeki eğitimi kıyaslamayı; bugün İstanbul’da iki semtte bile eğitim inanılmaz farklı. Bu benim vicdanımı rahatsız ediyor! Hiç kimse kökeni, maddi durumu, ailesi, bölgesi vb gibi konular nedeniyle eğitimde geri kalmamalı. İnternet bir anlamda iyi oldu çünkü çocuklarımız okulda gördükleri kalitesiz eğitimi, internetteki videolar ile kapatabiliyorlar. Hele İngilizce biliyorsanız, bütün dünya ayaklarınıza seriliyor (ki politika konusunda Rusça bilmek şart, çünkü “diğer dünyayı” anlıyorsunuz). Fakat teknoloji ve internetin gelmesiyle bu oldu. Devlet bunu kullanabildi mi? Hayır.

Bu tür dezavantajların kaybolması, taaa Roma döneminden ve belki öncesinden kalma otur anlatayım tarzından da koparak yeni sistemi getirmek gerekiyor. Tabi Roma’da bizden çok daha iyi durumda eğitim var idi. Sorgulama vardı, öğrenciler bol bol katılıyordu. Bizde ise “otur ben anlatacağım” olayı var. Bunları kırmak gerek. Bakanlık “siyaset katılmamış” şekilde belgeseller hazırlamalı ancak “ansiklopedi” gibi olmalı. Yansız, sadece gerçeklere dayanan. Animasyonlar, gerekirse Kurtuluş ve Cumhuriyet dizileri gibi kısa diziler… Fakat hepsi tarihi olacak. Hem çocukların dikkatini çekecek hem de her yerde eşit eğitim verilecek. Bunlar izlendikten sonra “eğitim sürüm 2” konusunda anlattığım şekilde çocuklarla “karşılıklı” konuşarak üstünde durulmalı.

Tartışmanın Yönlendirilmesi

Defalarca söyledim; KKTC-DAÜ’de okudum, sınıfta 40 kişiysek 35’i yabancı idi. Nijeryalı, Filistinli, Tunuslu, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan’da yaşayan Türkler, hatta İtalyan, Iraklı, Libyalı… Arap Baharından Türkiye’deki durumlara kadar bir konuda tartışma çıktığında (ki kavga anlamında değil, münazara gibi); öğretmenlerimiz dersi bırakıp tartışmayı yönlendiriyordu. Yıllar geçtikten sonra bunun ne kadar önemli olduğunu gördüm. Mesela Polonyalı bir hocamız ders verirken (tam hatırlamıyorum ancak insan hakları dersi olabilir), Nijeryalı birisi çıkıp “Ermeni soykırımı” (Armenian genocide) dediğinde hemen söz alıp, “Ermeni soykırım iddiası” (Armenian genocide claim) dedim ve bu işin neden soykırım olmadığını, tehcir olduğunu anlattım. Ayrıca dersi veren hocamız uluslararası hukuk profesörü idi (hayır sevdiren, şimdi KKTC Başbakanı ve Dışişleri Bakanı olan Kudret Özersay idi), dolayısıyla biraz “uluslararası hukuk” alanına da değindim; soykırımı önleme ve cezalandırma konusunda çalışmalar BM öncülüğünde 1948’de başladı. Hukukun genel ilkelerine bağlı olarak, daha öncesine uygulanamaz. Dolayısıyla Türkiye’nin yaptığı şey soykırım olsaydı dahi soykırım kategorisine sokamazdınız; zaten Naziler de “insanlığa karşı suç” olarak yargılandı diye biraz daha teknik bilgi verdim. Sonra hoca, bana hak vererek durumu biraz daha açıp teknik bölümü anlattı.

Libya’da Kaddafi öldürülüyor, Libyalı iki çocuk konusu geçtiğinde el kaldırıyor ve biri Kaddafi destekçisi diğeri değil; kendi bakış açılarından anlatıyorlar. Kaddafi’yi sevmeyen bile, “eski dönemleri arıyoruz, böyle olsun istemezdik” diyor. Nijerya’da da bizde olduğu gibi bir durum var. APC ve PDP çok yakın oylar alıyor. Nijeryalılar da tartışıyordu, biz de öğreniyorduk. Uçak düşürüldüğünde, “Putin Suriye dersi, Rusya’dan sevgilerle” başlığını yazmıştım ve tam o sırada “Rusya Politikaları” dersi alıyorduk. Derste hocayla konuşup, anlatabileceğimiz söyledim ve yazı Türkçe olsa da, o sırada çevirip görsellerle arkadaşlara durumu daha iyi anlattım. Bizim bakış açımız, isteklerimiz, güvenli bölge vs.

İşte böyle bir ortamda öğretmenlerimiz dersi bırakıp moderatör oluyordu, yani tartışma programlarında olduğu gibi sadece tartışmayı yönlendiriyordu. Eğer konudan saparsak, sorularla bizi doğru yola çekiyor, sırayla konuşmak isteyenlere söz veriyor, kavga çıkmasını engelliyordu. O dönem bunun farkında olsam da yeterince farkında değilmişim. Yaptıkları şey bilimsel düşünce, farklı seslerini dinleme ve gelişim açısından  çok önemli imiş. Ne zaman anladım? Türkiye’ye döndüğümde, siyaset bilimi ve/veya uluslararası ilişkiler okuyan arkadaşlarımla konuştuğumda, eğer birisi iktidar veya benzeri durumu eleştirirse hemen susturuyorlarmış. Neden? Korku. İşten atılırım, başıma bir şey gelir. Böyle ortamda bilim olmaz! Özgürlüğün, tartışmanın, sorgulamanın, birbirini dinlemenin olmadığı ortamda ne siyaset ne başka şey olur! Politik baskının olduğu bir ortamda üniversitelerden hiçbir şey çıkmaz! Ne öğrenci ne doğru düzgün araştırma. Kaç rektör siyasi baskıya rağmen akademisyenlerini savundu ve başına olmadık işler geldi biliyor musunuz? Şu an rektörlük yapan kaç kişinin yabancı dergilerde bir tane bile makalesi yayınlanmamış haberiniz var mı? Bu kafayla olmaz.

Tabi biz de öğrenciler olarak bir kez bile kavga etmedik, tartışma arkadaşlığımıza zarar vermedi. Ders aralarına taştı; Osmanlı ve Türkiye’ye karşı olumsuz bakan, eleştiren bir çok ülke vatandaşı vardı (Arnavuttan Tunusluya, Kazak’a kadar) fakat hepsini ikna etmek ve doğruları anlatmak için çabaladım ve bir çoğu ile çok iyi arkadaş olduk. Kavga etmeden, kızmadan, kırmadan anlatmak için çabaladım.

Bu yüzden KKTC’deki Doğu Akdeniz Üniversitesinin, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümü öğretmenlerinin hepsine teşekkürlerimi sunuyorum. Bazıları ile görüş anlamında taban tabana zıt idik, bazılarınla kişisel olarak anlaşamadık fakat öğretmenlikleri, akademisyenlikleri ve öğrencilere karşı tutumları ile her biri, istisnasız olarak takdir edilecek, örnek gösterilecek insanlar. Üniversite ve okumaktan tiksindim, hâlâ da tiksiniyorum. Diplomayı kağıt parçası olarak görüyorum. Fakat DAÜ-PSIR bölümündeki bu hocalarımdan hayat boyu unutmayacağım şeyler öğrendim. Hepsinin yeri ayrıdır. Daha önemlisi, “eğitimin ve üniversitenin nasıl olması gerektiğini” gördüm.

Eğitim konusunda daha da fazla şey yazmayayım. Zaten isteyenler eğitim etiketi aldıktaki yazılarıma göz atabilir. Fakat mutlaka okuyun dediğim bir kaç yazım:

 

Eski Yazılarıma Kısaca Bakış

Yukarıda bahsettiğim üzere, 2018’in başında yazdığım sisteme bir anlamda geçmiş bulunduk. 2015’te, 2016 ve 2017’de yazdığım yazılarda sürekli olarak ekonomik krizin geleceğini, nedenlerini ve nasıl hazırlanmamız gerektiğini de anlatmıştım. Ekonomik kriz önce vurdu fakat şu an her şey karıştı. Eğitim iste, istediğim yöne evrilmeye başladı. Dolayısıyla eski konulara kısaca göz atmak istedim. Anasayfadaki arşiv bölümünden ay ay ulaşabilirsiniz. Ayrıca önerdiğim bazı yazılara “çok okunanlar” bölümünden de ulaşabilirsiniz. Fakat burada 2014’ten itibaren beğendiğim bazı yazıları birer cümle ile özetleyerek gideceğim.

Her yazıyı vermeyeceğim ama önemlileri vereceğim

Düşüncelerim ve Yazılarım (2030 ve sonrası için)

Blog üzerinde hepsi benim fikirlerim ve yazılarım fakat 2030’dan sonra yapmayı planladıklarım ve 2030, sonrasına odaklandığım; değişmesi gerektiğini düşündüğüm şeyleri burada vereyim

Politika Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

Tarih

Türklük, Tarih, Kültürümüz ve Türkçe

Kamu Düzeni, Hukuk, Cezalar, Eğitim vs

Bilim Teknoloji Kültür Sanat

**

Kabaca bunlar var…

Son Değişiklik: 08/04/2020 - 17:54