Bu aralar ben çok doldum, özellikle halkın vurdum duymazlığına, rahatlığına. Bakın Türk Milletinin sağduyusuna güvenirim, onca olaya rağmen bugün Suriye, Irak, Libya vb gibi olmadıysak; binlerce yıllık Türk kültüründen kaynaklıdır. Bunlar genetiğimize işlemiştir, devlet bilinci… Fakat bugün gelinen nokta beni o kadar rahatsız ediyor ki, anlatamam. Ben ırkçı değilim; Türk kültürü, tarihi ve dilini severim, ilgi gösteririm. Atatürk’ün istediği de bunu, anlatacağım. Fakat Türk Milleti yolunu, ruhunu kaybetmiş; uyuşmuş, ne yaptığından ve neler olup bittiğinden bihaber gibi duruyor.

Size bunları bir kaç olay ile göstereceğim. Atatürk, bu milleti çok seviyordu, çok bağlıydı, milleti için uğraştı. Peki ne gördü?

Neden Uğraştı? Ülkenin Genel Durumu

Günümüzde bakıyorsun, 24-25 yaşına kadar bu ülkede yetişmiş, evet bir Almanya olamadık belki ama Suriye’de olmayan Türkiye’nin okullarında eğitim görmüş, hastanelerinde tedavi görmüş, milleti için canını ortaya koyan ordunun koruması altında olmuş ama en verimli döneminde yurt dışına gidiyor. YAŞAYAMIYORMUŞ burada. Hadi yaa, canım benim… Bu kadar mı millî bilinçten vatan sevgisinden uzaksınız?

Atatürk, çok kaliteli bir subaydı. İlber Oraylı’nın idi sanırım, Atatürk’ü al hangi orduya koyarsan koy iyi bir general olur, iyi yetişmiştir diyor. Doğru. Şimdi ülkenin durumuna bakalım:

**

Ülke parçalanmış. Karşınızda dönemin süper güçleri : İngiltere, Fransa, İtalya var. Yetmiyor, bunlara güvenip harekete geçen Rumlar ve Ermeniler var. Yine yetmiyor, bugün olduğu gibi dün de bu süper güçlerden destek alan bölücüler var, gerici yobazlar var. Yeter mi? Yine yetmez; Çerkez Ethem’i, Osmanlı hükümeti var.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş. Silahlara el konulmuş, iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunuyor.

Ülkenin Çaresizliği

Savaş kazanıldıktan sonra ülkenin durumu nasıldı, bunu da iyi anlayalım ki, öncesinde Atatürk neden uğraşmış, ne olmuş

Yıl 1923, 29 Ekim’de cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’nin durumu (Yılmaz Özdil, Mustafa Kemal kitabından)

Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu.
40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu.
30 bin köyde cami yoktu.
Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı.
Ayçiçeği üretim yoktu, şeker üretimi yoktu.
Ekmeklik un ithaldi, pirinç ithalde.
Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu.
Bit ile başa çıkılamıyordu.
Beş bin köyde sığır vebası vardı.
Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu…
bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu.
Verem, tifüs, tifo salgını vardı.
Bebek ölüm oranı %40’ın üzerindeydi. Dünyaya gelen her iki bebekten birisi ölüyordu.
Anne ölüm oranı ise 18 idi, her beş anneden birisi ölüyordu.
Ortalama ömür 40 idi.
Memlekette sadece 337 doktor vardı.
Sadece 60 eczacı vardı ve sadece sekizi Türk idi.
Sadece dört hemşire vardı, ve sadece 136 ebe vardı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin idi.
Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi.
Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu ancak kiremit bile yoktu!
Limanlar, madenler yabancılara aitti.
Demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi.
Toplam sermayenin sadece %15’i Türk idi.
Osmanlı’dan kala kala ayakta dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri.
Sanayi denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu.
10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı, bunların 250’si yabancıların idi.

Kişi başı milli gelir 45 dolardı.
Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Güya vardı demek daha doğru olur…
Çünkü elektrik üretimi sadece 50 kilovatsaat idi (kıyaslamanız açısından, Ayvalık’a kurulacak 3 rüzgar gülü ile 3 milyon kilovatsaat elektrik alınacak).
Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, 1.490 otomobil vardı.

Kadın insan değildi!
Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadı kullanma hakkı yoktu.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
Arkeolojik eserler yurdışına kaçırılmıştı.

Kimisi alaturka saat kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediliyordu. Kimisi zevalli saati kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken gurubi saati esas alıyordu. Kimisi güneşin tamamen battığı ezan saati esas alıyordu.
kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu.
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uyduruyordu ne de uzunluğumuz. Ölçülerimiz Ortaçağ idi.

600 yıl boyunca Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca-İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorduk.

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2,5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı. Erkeklerin sadece yüzde yeisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkekleirn ezici çoğunluğu subay veya gayrimüslim idi.

Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci vardı.
Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Medreselerde de Türkçe yasaktı.

**

30 Ekim 1923 sabahı, Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye mektup yazdı…“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.
yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.
Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu.
Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız.
Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız.
bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun”.

İşte size ülkenin durumu. Olduğumuzdan daha kötü, daha yoksul, daha eğitimsiz, daha silahsız, daha umutsuz…

Atatürk, İngilizlerle anlaşabilirdi. Hindistan’a vali olarak atasalar, Türkiye’yi sömürge yapıp Atatürk’ü Türkiye valisi olarak atasalar veya İngiliz ordusuna alsalar dahi sorun olmazdı. Bırakabilirdi.

Çok güçlüler,
Devlet güçleri var,
Sayıları fazla,
Silahları fazla,
Toplumumuz cahil,
Okul yok, hastane yok, o yok bu yok,
Ben para kazanmak istiyorum,
Dünyaya bir kez geliyoruz, Mercedes’e binelim,
Leblebi kavurup kahve yapıyoruz ben Avrupa kahvesi istiyorum diyebilirdi.

DEDİ Mİ? Demedi.

Atatürk’ün Başarısına Küçük Bir Örnek

(Yılmaz Özdil’in “Dikili ağaç” yazısından)

Tek örnek vereyim…
Mustafa Kemal’in 1937’de bizzat açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda 2 bin 500 kişi çalışıyordu. Tee 1937’de, işçilere kadınlı-erkekli balo düzenleniyordu, danslar ediliyordu. 700 kişilik sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı, haftada altı gün film gösteriliyordu. İşçilerin tiyatro kulübü vardı, müzik grubu vardı, korosu vardı, fabrikanın radyosu vardı, fabrikada piyano vardı, piyano… Resim-heykel sergileri açılıyordu, bahçesinde havuz, havuzun içinde bronz kadın heykeli vardı. Spor kulübü vardı, Sümerspor… Türkiye’nin ilk alttan ızgaralı futbol sahası oradaydı, basketbol-voleybol sahası vardı, güreş minderi, boks ringi, tenis kortu vardı, paten pisti vardı, bisiklet parkuru vardı. Ameliyathaneli, laboratuvarlı, 40 yataklı hastanesi vardı, eczanesi vardı. İlkokulu vardı, kadın işçilerin bebişleri için kreş vardı, 1937’den bahsediyoruz. Giyecek kooperatifi vardı, fırını vardı, işçileri şehirden fabrikaya getirip götürmesi için Gıdı Gıdı adı verilen mini treni vardı, kendi enerjisini kendi üretiyordu, santrali vardı, Nazilli’ye elektrik veriyordu. Özetle… Cumhuriyet mucizesiydi. Mustafa Kemal açılışa geldi, Nazilli halkı teşekkür için 22 ayar altından anahtar yaptırmıştı, sembolik kapı o anahtarla açılacaktı. Mustafa Kemal “memlekete hayırlı olsun” dedi, açtı. Bugünkülerin yaptığı gibi hatıra ayaklarıyla anahtarı cebine atmadı, “altın milletin hazinesine aittir” dedi, Celal Bayar’a verdi, Celal Bayar emaneti aldı, Ankara’ya gider gitmez hazine’ye kaydetti. Zeka’yla akıl’la kurulmuştu… Makineleri Rusya’dan satın alındı ama devletin kasasından, milletin kesesinden tek kuruş para ödenmedi, her şey narenciyeyle, portakalla mandalinayla ödendi. Türk tekstilinin temeliydi. Fabrika bünyesinde, Nazilli halkına, özellikle genç kızların meslek edinmesi için ücretsiz kurslar düzenleniyordu, okuma yazma kursu veriliyordu. Civar köylere sağlık personeli gönderiliyordu, hastalar tedavi ediliyor, ücretsiz ilaç veriliyordu, bölgedeki sıtma salgını, fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutuldu. İşçilerin 264 dairelik, bin kişilik lojmanı vardı. Hamam vardı, sadece işçilere değil, Nazilli halkına da açıktı. Altı ayda bir yöre halkına ücretsiz basma dağıtılıyordu.

*
Sonra bu arkadaşlar geldi.
(…)

(dahası için: Türklerin görkemli zaferi Lozan ve Nazilli Basma Fabrikası).

 

Vizyonu ile İlgili 2 Örnek

1- Biyoyakıt

Atatürk’ün biyoyakıt çalışmaları konusundan:

— 1931’de gerçekleştirilen Birinci Ziraat Kongresi’nde şöyle bir gaye (amaç) belirleniyor: “Geleneğe dayanan ziraatten, akla uygun ziraate geçiş” (An’anevi ziraatten, rasyonal ziraate geçiş).

50 alt bölümden oluşan kongre raporlarındaki “Ziraat Aletleri” bölümünde, tarımsal üretimdeki bu aletlerin rolü ve kullanımının önemine değinmiş ve bu makinelerde kullanılan yakıtı ithal etmek yerine yerel kaynaklarla üretilmesinin faydalarından bahsedilmiştir.
(Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti, 1931 Birinci Ziraat Kongresi, İhtisas Raporları 1. Cilt, Ankara, 1931)

Ve şu açıklama vardır;

Memleketimizde yekûnu büyük bir miktara varan traktör vardır. Bunlarındaha kârlı bir şekilde iş görmeleri için petrol ve benzine nazaran daha ucuz olan mazot, odun kömürü, ispirto, gibi maddelerle işletilmesinin tercihi lâzımdır.

Bu şekilde dahilde bulunan millî maddelerin istimali de kabil olur. Ziraat ve sanayi ile Ordu vesaiti muharrikesinin bir harp vukuunda dahilden ucuzca istihsal ve tedariki kabil olan maddelerle işletilmeleri için alınacak tedbirler mühim bir memleket müdafaası meselesi halinde şimdiden düşünülmelidir.

Atatürk ve biyoyakıt, ikinci 5 yıllık kalkınma planı ve sentetik benzin

 

2- Hıfzıssıha

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, hastalıklara ve salgınlara da çözüm bulmalıydı. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, 1928 yılında kuruldu.

Peki katkıları neydi? [1] [2]:

  • Başlangıçta Kimyahane ve Bakteriyolojihane’yi barındırmış; 1936’dan itibaren aşı ve serum üretim ve araştırmalarına tahsis edilmiştir
  • Hıfzıssıhha Müessesesi’nin asli görevi halk sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla araştırma yapmaktır. 6 maddelik yasa verilen görevin ilki araştırmadır!
  • Yapılan araştırmalardan bazıları : (tularemi’nin biyolojik silah olarak SSCB’de kullanımını burada biraz bahsettim), bununla ilgili çalışmalar var. Yıl? 1930’lar. Yani bilime, Atatürkçülüğe devam edilseydi; şu anda biyoteknolojik savunma konusunda da epey ileride olacaktık!
  • Farmakodinamo/farmakoloji şubesinde ise; Güneydoğu Anadolu’da toplanan 369 cannabis (kenevir) örnekleri ve nice örnek incelendiği gibi hükumet isteği üzerine hormon preparatları ve İNSİLÜİN üretilmiştir! Bugün Türkiye’ye ambargo uygulansa, Türkiye’de kaç tesiste insülin üretilebilecek? Kaç insanımız bu tür kronik sorunlara karşı “yerli üretim” olmaması nedeniyle hayatını kaybedecek? Bunu da düşünmemiz gerek.
  • Dünya çapında çok önemli bir kurum olarak kabul edilen bu merkezde verem, tetanos, difteri, kolera, tifüs aşısı, kuduz ve akrep serumları üretilmiş, dünyada bir ilk olan çiçek aşıları ABD ve Çin’e bile gönderilmiştir!..

Kapısında Sağlık Tanrısı Asklepion’un kızı Hygieia’nın rölyefi bulunan bu kuruma, 1997 yılında başkan olarak atandım diyen Dr. Erol Afşin şöyle devam ediyor [3]:

  • Kapısında Sağlık Tanrısı Asklepion’un kızı Hygieia’nın rölyefi bulunan bu kuruma, 1997 yılında başkan olarak atandım.
  • Öncelikle stratejik bir ürün olan, ülkemizin dışa bağımlılığını engelleyecek ve halkımızın ihtiyacını karşılayacak aşıların üretilmesi konusuna yöneldik. Bu amaçla Aşı Üretim Merkezi Master Planı’nı hazırlatarak ülkemiz kaynaklarıyla fabrika inşasının plan ve projesini yaptırdım.
  • O şartlarda Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin bahçesindeki bir binada Tetanos Aşısı Fabrikasını yurt dışından getirdiğimiz modern cihazlarla kurup aşı üretimine başladık.
    Bugün o canım tesis kapalı, değerli bilim insanları ayrılmış ve ne yazık ki cihazları da çürümeye terk edilmiş durumda!..
  • O dönemde planladığımız aşı fabrikasının maliyetini 200 milyon dolar olarak hesaplamıştık.
  • Eğer merkezi tasarladığımız gibi inşa edebilmiş olsaydık, şu anda dünyada pandemi (küresel salgın) yaratan ‘Koronavirüs’ aşısını burada üretebilirdik!
    Ağustos ayında ‘Faz-3′ aşısını hazır hale getirebilirdik!..
  • Aşı üretim tesisleri biyolojik savaş ve korunma açısından çok önemli merkezlerdir. Dünyada birçok ülkenin böylesine stratejik bir kurumun kapatılmasından çok mutlu olduklarını hem sizin, hem de milletimizin bilmesini istiyorum

**

Bunların dışında şimdi “yerli ve millî” aşı üretimi için daha önce bin bir çeşit ayak oyunları ve FETÖ-vari yöntemlerle kapattıkları tesisteki başarılı çalışanlara nasıl ulaşıldığını biliyorum. O başka konu fakat kullandıkları sulardan, tesisin işleyişine kadar sabotaj ile Türk Devletinin kurumlarını kapatmaya çalıştılar.

 

Atatürk Pes Etmedi ama NEDEN?

Yukarıdakileri vermemin bir nedeni var. Dünyanın süper güçleri işgal etmiş, bağlı olduğunu imparatorluk ve padişah saltanatı koruma uğuruna Sevr gibi paçavraya imza atmış; ordular dağıtılmış, tershanelerine girilmiş, silahlarına el konulmuş, Türklük utanılacak bir şey hâline gelmiş. Zaten Osmanlı’da kimin ne kadar Türk düşmanı olduğunu da biraz araştırarak öğrenilecek bir şey (isteyen şu yazıyı okumakla başlayabilir).

Osmanlı’nın gücü, yönettiği topraklardaki insanların yaşantısına karışmaması, asimile etmemesi, dini inancına müdahale etmemesinden kaynaklanıyordu. Fakat her avantaj, dezavantaja dönüşebilir her dezavantaj da avantaja dönüştürülebilir. Fransız Devrimi ile birlikte ulus devlet anlayışı yükseldi. Bir arada kalmış, asimile olmamış azınlıklar (Fransız ve İngilizlerin yaptığının aksine!), Osmanlı’ya karşı ayaklandı.

Sırp, ben Sırp’ın diyor
Bulgar, ben Bulgar’ım diyor
Ermeni, ben Ermeni’yim diyor
Yunan, ben Yunan’ım diyor
Arap, ben Arap’ım diyor
İş bizim Türk’e gelince, Elhamdülillah Müslüman’ım diyor. Bugün baktığımızda, bazı kitleler için bir şey değişmediğini anlayacaksınız.

**

Atatürk, bütün bu zor şartlar altında Türklere, Türk olduğunu tekrar hatırlattı. Kültürünü, tarihini tekrar hatırlattı. Bir Türk dünyaya bedeldir diyerek süper güçleri silahla yenmekle kalmadı, Lozan gibi bir antlaşmaya da imza attırdı. Bu da yetmedi, 4 fabrika kalmış ülkede onlarca fabrika kurdu ve “her fabrika bir kaledir” dedi. Hastahaneler, veterinerler, ebeler, yetiştirdi. Okullarda donanımlı öğretmenler yetiştirdi. Çiftçilik ve hayvancılığı kalkındırdı.

Narenciye ile ödenen Nazilli Basma Fabrikası başlıklı yazımda; Karadeniz’e nasıl çay getirttiğini, araştırma yapıp Akdeniz’e narenciyeler getirtip, SSCB’ye fabrika kurdurup, teçhizat alıp, bunların parasını nasıl narenciye ile ödediğini de yazdım. Toprağa narenciye getirtip, bununla fabrika ve makinelerin parasını ödemek nasıl bir vizyonun eseridir? Nasıl bir dehânın eseridir?

Lozan Sonrası Yabancı Basın ve Yabancıların Sözleri

Burasını iyi anlamak gerekiyor ki, Atatürk’ün sadece Lozan başarısı nedir bunu görebilin.

2 Ağustos 1923’te İngiliz Parlamentosunda Lozan ele alındı. Yunanistan’ın Anadolu’ya çıkmasındaki en etkin kişi olan eski Başbakan George şunları söyledi:

Lozan Antlaşması ile, “Türkiye’ye topraklar bırakılmış ve Boğazlar’da eskiye göre Türklere daha fazla haklar verilmiştir”.

1939 yılında yayınladığı anılarında ise şöyle demiştir:

“Mondros Antlaşması’ndan Mudanya Ateşkes Antlaşması’na kadar geçen süre, Müttefikler için bir yenilgidir”.

“Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan Lozan Antlaşması’na kadar geçen dönem ise Müttefikler için bozgundur

Hükumet yanlısı milletvekilinden yanıt

Hükumet yanlısı Ormsby-Gore’un George’a yanıtı şöyledir:

Son dört yılda çekilen sıkıntılar ve sonunda gelinen durum, eski Başbakan Lloyd George’un yürüttüğü dış politikadan kaynaklanmıştır. Kapütülasyonların kalkmaması için, Lozan Antlaşması’nı ilga edip, Türklerle yeniden savaşa mı başlayalım?

Lozan’da Barış Antlaşması dikte ettirecek durumda değildik

Dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı Mcneill ise şöyle diyor:

Asırlar boyunca dağınık bir imparatorluk olan Türkiye, şimdi ilk defa gerçek toprakları üzerinde, halkı tamamen Türk olan bir devlet olarak vücut bulmaktadır. Din ve ırk bakımından birlik arz eden yeni bir Türkiye Devleti kurulmuştur ve Türkiye Devleti barış antlaşmasını imzalamıştır. Bu şartlar altında, Lozan’da bir barış antlaşmasını dikte ettirecek durumda değildir ve Türklerle her madde üzerinde eşit şartlarda görüşmek zorunda bulunduk.

Görebileceğiniz üzere, “milli beraberlik” ŞART! Güçlü olmanın, yenilmez olmanın sırrı budur. İktidarından muhalefetine, halkı kutuplaştıran politikacılar artık buna son vermeli.

Gizli İngiliz Dışişleri Raporu: Türklerin Diplomatik Zaferi

Ne yaparlarsa yapsınlar, gerçekleri kabulleniyorlar… İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın raporlarında Lozan Konferansı, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ilgili şunlar söylenmiş:

“Lozan Konferansı’nın getirmiş olduğu saygınlık, uygulamış olduğu sabırlı diplomasiyle İsmet Paşa’ya ve Türk ulusal akımının yaratıcısı ve başarılı önder Mustafa Kemal’e aittir. Lozan Antlaşması, milliyetçi Türklerin en yüce diplomatik zaferi olmuştur.”

“Lozan görünürde parçalanmış olan ama yıkıntıları üzerinden yükselerek, dünyanın en güçlü uluslarına karşı koyan ve yaklaşık olarak tüm ulusal dileklerini sağlamış olan bir ulusun ölüm kalım savaşının son safhası olmuştur”

Lloyd George’un Bakanı: “İngiliz çıkarları teslim edildi”

Bakan Lord Birkenhead, Londra’da yayımlanan Evening Standart gazetesinde, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından 20 gün sonra yazdığı makalede şöyle diyor:

İngiliz tarihinde, yenilgiye uğratılmış bir düşman, hiçbir zaman bu denli olanaklar ve koşullar sağlamamıştır. Türkleri her savaşta yendik, savaşı büyük zaferlerle sona erdirdik; ama şimdi her şey yitirildi. Uğurunda savaştığımız her şey teslim edildi. Türkiye bizi fethetmiş olsa, Lozan Antlaşması bize zorla kabul ettirilecekti. Fethetmediğine göre, bu antlaşma, gerçekte gereksiz, çirkin bir komediden başka bir şey değildir.

Churchill: Lozan, Sevr’in karşıtı oldu

Winston Churchill… İçişleri, Donanma, Sömürge, Maliye Bakanlıklarını yapmış; İkinci Dünya Savaşı’nda Başbakanlık yapmıştır. Dünya Bunalımı adlı kitabında Lozan Antlaşması için şöyle diyor:

Lozan Antlaşması, Sevr Antlaşması’nın kesinlikle karşıtı oldu. Daha önce Türkiye’ye barış dikte etmekte kalmayıp, Türk devletini ölüme mahkûm etmeye de hazır olan büyük devletler, şimdi eşit koşullardaki görüşmelerde bulunmak zorunda kaldılar. Türkler, İstanbul’u yeniden ele geçirdi ve Doğu Trakya’nın önemli bir bölümünü geri aldı. Yabancı devletlerin her türlü yönetim ve denetimi yok edildi. Kapütülasyonlar kaldırıldı.

İzvestiya: Lozan Türk zaferidir

Sovyetler Birliği resmi yayın organı İzvestiya, Y. Steklov’un imzasıyla bir değerlendirmede bulunuyor ve şöyle diyor:

“Lozan, yalnız Türkler içn değil, Doğu’nun tüm halkları için bir zaferdir. Türk halkları, kendi haklarını emperyalist bağlaşıklara karşı savummayı başarmışsa, bunu Sovyet Cumuriyetlerinin varlığına borçludurlar”

Bu kadar kesin olduğunu söyleyemem fakat gerek İstiklâl Mücadelesi (Kurtuluş Savaşı) ve gerek sonrasında, SSCB’nin büyük yardımları oldu. Silah, mühimmat, altın, techizat, baraj ve fabrikalar… Gerçekten Sovyetler Birliği’nin yardımlarını hatırlamak zorundayız!

Rus Dışişleri Bakanı : “Türkler dünya güçlerini dize getirdi”

SSCB içerisindeki Rusya SFSC (Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti) Dışişleri Bakanı Çiçerin, “Lozan Konferansı ve Dünya’nın durumu” başlıklı makalede şöyle diyor:

12 yıl süren savaşlardan sonra zayıf düşmüş kabul edilen Türkler, dünya güçlerini dize getirdi

Times: onurdan bahsediyor!

Antlaşmanın imzalanmasından 6 gün önce, 18 Temmuz 1923’te İngiliz Times gazetesinin “Müttefiklerin Son Ödünleri” başlıklı yazısı:

Güç bir hamilelikten son başarılı sonuç elde edilmiştir. Bebek tatmin edici olmamakla birlikte… Türklerden başka hiç kimse o yavrunun onur verici olduğunu benimsemeyeceklerdir

Yani diyor ki, Türkler için onu verici bizler için onur kırıcı bir antlaşma…

Fransız L’temps: Türkiye Büyük Diplomatik Zafer Kazandı

Fransızlar delirmiş… Sinirden köpürdükleri belli. Bakalım neler demişler.

18 Temmuz’daki Fransız gazete şunları yazdı:

Türkiye’nin büyük bir diplomatik zafer kazandı. Ulusal bir devlet haline geldi. İngiltere ve Fransa bu antlaşmadan zararlı çıktı.

Fransız Eclair

Çılgınca bir politikanın feci sonuçları… Hilal, Haç’a böylesine bir yenilgi darbesi indirmemiştir. Batı’nın saygınlığı toprak olmuştur ve uygarlık barbarlığın önünde eğilmektedir. Fransa, bu aşağılayıcı duruma getirilmiştir.

Echo de National

Lozan Antlaşması, Batı dünyası için “yenilgi sembolü”.

Türk ulusalcılarının zafer kazanmış olarak Balkan yarımadasına ve Anadolu’ya döndüğünü, Türk rövanşının kesinleştiği yazılıyor.

Haagsche Post:

Ulusalcılar, Türkiye’yi Batı Hegemonyasından kurtarmıştır. Bugün yeni bir yaşam kazanmış olan Türkiye, eskiye oranla, şimdi Boğazlar’da daha güçlü bir duruma gelecektir.

Bizim CHP’nin partiyi ulusalcılardan kurtarması(!) ayrı bir düşünce konusudur!

Niuwe Rotterdamsche Currant:

Türkiye, yeni bir deniz ve kara gücü olarak ve Sovyet Rusya ile birlikte, Levant’ta ve İngiltere’nin Hindistan yolu üzerinde güçlü bir duruma gelecektir.

Het Volk:

Lozan Antlaşması, Avrupalı diplomatlara uykusuz geceler geçirmeyi sürdürecektir

Vanderland:

Mağlubiyetten galibiyete geçen bir Türkiye’yi boyundurluk altındaki veya mağlup halklar, zafer getirici bir örnek olarak alabilirler.

İtalyan Corriera Della Sera:

Türkiye, başlıca amacı olan egemenliğe sahip yönetim elde etmeyi başarmıştır… Ankara’nın ulusal gururu tatmin edilmiştir. Barış Antlaşması mali ve ekonomik sorunları tümüyle çözümlemiyor. Lozan Antlaşması her ne kadar eksikse de, Avrupa’nın iyileştirilmesi için herhalde bir adım oluşturur. Doğu sorunu yeni bir safhaya girmiştir.

Jirnala:

Batı devletleri, az çok Türkiye’nin önünde geri çekildiler. Avrupa daha doğrusu Avrupa ile Batı’yı temsil eden İngiltere, Yunan bozgununu kendisine mâl etmekle büyük bir hata yapmış oldu. Çünkü bu suretle Türklerin başarısı karşısında Dünya Savaşı’nın başarısı eridi. Ve bu surette Ankara’nın Misak-ı Millisine onay verme zorunluluğu doğdu.

 

Gelelim Günümüz Türklerine

Çok doluyum çok!

2 gün önce “kasıtlı şekilde yaşam tarzına müdahale” konusunu yazdım. Festival, konser yasaklama, kadın şarkıcıları “muhafazakâr bir yer” diye almama, futbol programında 4 dingil biraraya gelip “kadın sütyen gitmemiş” diyerek kızı yaşındaki birini tenkit etme, Eskişehir’de yogayı yasaklama, Adana’da rakı festivalini yasaklama, dünyanın en güvenli 8’inci şehri Eskişehir’de “güvenlik” öne sürülerek festival yasaklama…

Bunların hepsi, bir operasyonun sonucu. En son Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor ki, “fiyatını o kadar arttırıyoruz yine de sulu içiyorlar”. Alkol diyor. Yolsuzluk, yoksulluk, yasaklara karşıyız diye gelen bir zihniyet dönüp dolaşıp kendi gibi düşünmeyen, yaşamayan, inanmayan, oy vermeyen, konuşmayan insanlara karşı baskı aracıyla, vergileri arttırarak, festival yasaklayarak açık açık kısıtlama peşine gidiyor.

İş Türklüğe, Atatürkçülüğe geldiğinde aşırı liberaller; babalar gibi satıyorlar, Andımız’ı kaldırıyorlar, ayyaş diyorlar, kelle diyorlar… Fakat işlerine gelmediklerinde de “ahlâkımız, kültürümüz” diyerek kişisel hak ve özgürlüğe karışıyor; covid bahane edilerek, vergi konularak eğlence sektörüne darbe vuruyorlar.

Bu işin bir bölümü.

Özünü Kaybetmiş 2 Büyük Topluluk

Millete bakıyoruz, delirmiş. Kültürünü, millî benliğini, vatan sevgisini kaybetmiş. Bir bölümü İslâm adı altında Araplaşmış, diğer bölümü ise medeniyet adı altında Amerikan özentisi olup yozlaşmış. İnanılır gibi değil!

Feminist komünist insan hakları savunucusu (ki bunlar hep yurt dışı tarafından fonlanan STK’ların, locaların, radikal örgütlerin parçası nedense) kalkıp Türk kültürünü, tarihini, dilini (ki yaşadığı toplum bu) bilmeden “kız demeyelim, gelinliğe kırmızı kurdele takmayalım” diyor. Bunlara 2 yazı yazmıştım:

  1. gelinliğe takılan kurdele Şaman adetlerinden gelir
  2. bir karmaşıklığı gidereyim: bayan kadın kız
  3. Ne nerede kullanılır: bey hanım bay bayan kadın kız erkek oğlan

Şu kırmızı kurdeleyi yazdım diye bir baktım 15 yaş civarındaki Bieber’ci topluluğu tarikatı gibi kızlar nasıl küfür ediyor, bir girdim ne oluyor diye bu tayfanın lincine uğruyorum. Tarihini, kültürünü, dilini bilmeyen tipler!

Erlik’in ZORT videosunda, Avrupa destekli olmalarının bir bölümünü anlatmıştı. Ben de yıllardır KKTC’deki yurtdışı destekli yapılar, (2016’da) Yeni Türkiye: yurt dışı destekli topluluklar ve özel amaçlı tv programları gibi nice yazıyla 2014’ten itibaren sizi uyarmaya çalıştım.

Bakın son zamanlarda gördüğüm bir kaç örnek:

**

Ya bu kadar mı millî bilinçten uzak, bu kadar mı sömürge olmaya meraklısınız yaa? Sinirlerim zıplıyor. Randevu değil buluşma derken şimdi date çıktı başımıza. Date’im date’im… Hay date’inizi sizin….

Tarihini Kültürünü Dilini Bilmeyen Asalak Sürüsü

Türk ol, Kürt ol, Ermeni ol, Arap ol; ne olursan ol önce kendi tarihini, kültürünü, dilini öğreneceksin. Sonra yaşadığın kültürün, topluluklarınkini ve dünyaya yön vermiş kültürleri, toplulukları öğreneceksin. Kendi dilini de iyi konuşacaksın!

Konum-Lokasyon Olayı

Kon sözcüğü var Türkçe’de. Kon-mak diyorsun eylem oluyor. Konduğun yere KON-UM diyorsun. Konduğun yere birisi gelirse konuk oluyor. Konduğun yere yerleşiyorsun konak oluyor. Askerî alanda gelişiyorsun, “konuşlanmak” diye sözcük türetiyorsun.

Hayatında bir şey başaramamış; kendi tarihini, dilini, kültürünü tanımadan, okumadan, öğrenmeden batıyı bir bok sanan, doğru düzgün İngilizce konuşamadığı halde 1-2 yurt dışına giden tipler geldiğinde “lokasyon” diyor. Binlerce yıllık kon sözcüğünden türeme konum dururken lokasyon! Siz şaka mısınız?

Profesör tanıyorum, Türkiye’yi geçtim, dünyada adı biliniyor. Anadolu’yu karış karış gezmiş, bitki bulmuş ve adını vermişler. İngilizce anadili gibi, zaten tonla yayını var, uluslararası bir sürü kongreye konuşmacı olarak çağırıyorlar. Fakat asla “lokasyon” demez, konum der. Dilini, kültürünü bilir ve sahip çıkar.

Türkçeyi bilmediği gibi, İngilizceyi de doğru düzgün bilmeyen; kendi tarihinden ve kültüründen bihaber olan insanların hayranlığı (ki Batıyı da tam tanımıyorlar) şaka gibi ya. Şuursuz, millî bilinç yoksunu tipler.

Feminizm ve Türklerde Kadın

Feminist komünist insan hakları savunucusu LGBTİ destekçisi diye başlayan bir kitle var, (ki nerede yobaz, liberal ve terör sevici var konu Atatürk ve Türklük olduğunda hepsi birleşiyor) kalkıp Avrupa’yı örnek gösterip kadın hakları diyorlar.

Ya arkadaş gel gel ben sana Türk tarihi ve Türk kültürünü anlatayım da Avrupa’da kadının adı olmadığı dönemde gerçek kadın hakları savunucusu kimmiş, kadın hakları neymiş öğren.

Öncelikler Türkler sürekli tek tanrılı dinlere inanmadı. Köklü Türk mitolojisi vardır. Çok tanrılı olduğu dönem de vardır, Göktengri gibi tek tanrılı olduğu dönemde. Çok tanrılı olduğu dönemde Ak Ana ve Ülgen’i bilir misiniz? Ben size Türklerin mitolojisinde yaratılışı anlatayım. Mitolojiler güzeldir, yasalar gibidir. Toplumun kültürüne, anlayışına, yaşam tarzına ışık tutar.

Çok farklı tanımlar var ama kabaca anlatayım:

Henüz hiçbir şey yaratılmamışken ve yalnızca uçsuz bucaksız bir su varken, sonsuz sulardan çıkarak, Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamını vererek sulara tekrar dalmıştır. Işıktan (cisimsel olmayan) bir bedeni vardır. Başında gücü simgeleyen ve taca benzeyen zarif boynuzları bulunur. Alt kısmında denizkızı gibi çok uzun bir balık kuyruğu bulunur. Kuyruğu hafif maviye çalan bir renktedir. Etrafında denizyıldızları dolaşır. Hayatın başlangıcına dair ne varsa hepsine ruh vererek yaşam döngüsünü başlatmıştır.

Türk “Yaratılış Miti”nde sular içinde yaşayan Ak Ene/Ak Ana, başını sudan uzatarak Tanrı Ülgen‟e “Yaratmak istiyorsan, yaratıcı olarak şu kutsal sözü söyle, de ki ‘Yaptım oldu.’ Başka bir şey söyleme, ‘Yaptım olmadı’ deme.” der ve sular içinde kaybolur.

Yuvayı yapan dişi kuştur gibi söylemler sizce rastgele mi oldu? “Kadın, erkeğin kaburgasından yaratılmıştır” diyen bir dine mensup topluluklar ile kadının bütün her şeyi yaratma ilhamını verdiği bir mitolojiye mensup topluluklar sizce bir mi olur? Bu toplumlarda kadının yeri aynı mıdır?

Değildir. Tomris Hatun Milattan Önce 8’inci Yüzyılda boy yönetir, kendinden güçlü Pers kralını öldürür, kafasını keser (çocuğunu öldürdü).

Avrupa’da kadın hakları 100 yıllık. 2’nci Dünya Savaşı’nda erkekler savaşa gidince, kadınlar fabrikalarda çalışmaya başladı. Burada eşit işe eşit ücret yoktu, bir çok haktan mahrum kalıyorlardı. Dolayısıyla buna karşı bir tepki başladı. Esas budur. Daha önce bir takım girişimler vardır ancak buradan başlayan ve komünizm ile başlayan işçi hakları vs süreçleri yavaş yavaş günümüze gelmeye başladı.

Ertuğrul’u sever bizimkiler, oraya bakarsanız Türk kadını siyasi kararda da etkilidir, erkeklerle savaşır da. Bilgisiyle, becerisiyle, cesaretiyle öne çıkar. Çarşafa sokulup toplumdan soyutlaştırılmaz ya da seks objesi haline gelmez. Farklı ülkelerdeki Türk geleneksel giysilerine bakınız, ne cinsel objedir ne de kadınlığın ayıp bir şey olduğunu gösterir gibi kadınlığı gizler!

 

Milletin Suskunluğuna Tahammülüm Kalmadı Artık!

Son zamanlarda ülkeden kaçıp gitmeyi bende düşünüyorum. Batıya falan değil ya Kazakistan ya Moğolistan’a. Alın Afganlarla, Suriyeliler, Pakistanlılarla; sapkın ahlâk anlayışınız, medeniyet adı altındaki Amerikan özentiliğinizle sizin olsun ülkeniz. Çok sıkıldım ben, en çok da vurdum duymazlığınıza!

Moğolistan’ın IQ ortalaması 101! Kazakistan, Türkmenistan, Moğolistan… Buralardaki kültüre bakın, sapkınlık falan yok, sapıklık yok. Dolandırıcı, iftiracı, yalancı tipler yok. İnsanı yormuyorlar, temiz kalpliler.

**

Bebek’te cinsel ilişkiye giren kadının Türk vatandaşlığını almış yabancı, erkek de Türk vatandaşlığını almış Pakistanlı.

Türkiye’yi Türksüzleştirme Politikası Genel Başkanları

İktidar ve muhalefetin farklı olduğunu, farklı yerlere hizmet ettiğini düşünüyorsanız tebrikler. Siyasi okur-yazarlığınız berbat.

Türkiye’yi Türksüzleştirme politikası tam gaz devam ediyor. 4,5 milyon Suriyeli diyorlar. SIĞINMACI STATÜSÜNDEKİ Suriyeliler onlar. Dükkan açıp işveren olan, SGK’lı çalışan, turist vizesiyle gelen, sığınmacı başvurusu yapmayanlar?? Onlar dahil değil. Afgan 300 bin diyorlar, bu ile ilgilenenler 1,5 milyon diyor.

Vatandaşlığı satıyorlar, vatandaşlık için ev fiyatlarını yüksek tutup yabancılara satıyorlar. Millet ev fiyatı yükseldi diye kirayı yükseltiyor. Dalga halinde lüks semtlerden kenar mahallelere böyle yayılıyor. Şaka gibi ama gerçek.

Millet buna sessiz. Yarın Suriyeli, Afgan, Pakistanlı bir milletvekili Türk milletinin hangi çıkarını savunacak? Ermeni soykırım yalanlarıyla nasıl başa çıkacak? Yunanistan ile kıta sahanlığı sorununda neyi nasıl savunacak? Ne bekliyorsunuz?

“Efendim milletvekili yapmayız”, ulan oy verecek. 10 milyon tane ilkel, sapkın dangalak oy verecek! Seninle aynı oya sahip.

Millet sessiz, yaşananları kabullenmiş. Benzin fiyatlarına ses yok, alkol vergisine ses yok, sığınmacı istilasına ses yok. İktidardan kaçıp muhalefete tutulacaklar, kaldıkları yerden sömürecekler ve Türkiye’yi Türksüzleştirecekler.. Kimse farkında değil. Normal yaşantısına devam ediyor. Bu nasıl bir vurdum duymazlık, şuursuzluk anlayamıyorum, hazmedemiyorum ben.

Size easy yemeğinizle, Afgan date’inizle; Türk tarihi, kültürü ve dilinden yoksun cehaletinizle mutluluklar dilerim. Böyle salak bir ülkede, bir asalak gibi yaşamayı hak ediyorsunuz. Tüketim kültürünüz, eğitime önem vermeyişiniz, millî bilinçten yoksunluğunuz nedeniyle ameliyattan çıkamayacak, depremde yıkılan binalarda kalacak, trafikte her yıl 5-7 bin kişi ölüp 300 bin kişi yaralanacak, çocuklarınız camide tacize uğrayacak….

Özünü kaybetmiş, Arap ve Amerikan hayranı olmuş bir topluluk gün yüzü göremez. Size özgürlüğünüzü ve bağımsızlığınızı veren Atatürk’ü anlayamamışsınız. Ben size Atatürk’ün bir sözünü paylaşayım:

“Türk” demek “dil” demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim; diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.” 17 Şubat 1931

Neymiş Bunlara Dokunamazmışız

2030’da iktidar olursam bunlara değil kimlere nasıl dokunuluyor göstereceğim.

Vatandaşlıktan atıp, sınır dışı ederiz. AİHM’e mi gidecekler? Kararı tanımam. Ne yapacaklar Avrupa Birliğine mi almazlar? Ahh canım… NATO’dan mı atacaklar? Bu kadar önemliyken? Yaptırım… Yapabilecekleri tek şey yaptırım.

Kıbrıs Türklerinin can güvenliği ve özgürlüğü için, Türklük onuru için operasyon yapıldı, ambargolar uygulandı. Neymiş yağ kuyruğu varmış. Bir insan yağı, tüpü, ekmeği Türklük onuruna, özgürlüğüne, can güvenliğine tercih ediyorsa ASALAKTIR! Şuursuzdur.

Yaptırım yapabilirler. iPhone kullanmamak, Starbucks’ta kahve içmemek; Türklük bilincini kaybetmekten daha büyük sorun olamaz. Bak İHA vermediler şimdi neredeyiz?

Sizin gibi ZİBİDİ KUŞAĞI ve sizleri bu hale getiren Y kuşağı ve bizlerin de büyükleri millî bilinç yoksunuydu. Ülkenin bu hâlde olmasının tek nedeni de Atatürk’ü anlamayan vitrin Atatürkçüleridir. Milliyetçilik adı altında Türkleri alıp, Araplaştıran proje partilerdir!

Dilinizi bilin, kültürünüzü ve tarihinizi öğrenip sahip çıkın. Yaşananlara da sessiz kalmayın. Kurtuluşumuzun tek bir yolu var, o da Atatürk’ün gösterdiği hedefe, durmadan yürümektir. Nasıl mı olacak? Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Muhtaç olduğumuz kudretin nerede olduğunu da yine Atatürk bize göstermiştir.

Türk kadın, esen kalın.

 

Kaynaklar

1. GÜNERGÜN, Feza. Cumhuriyet Devrimimizin Bilim Üretimine Katkıları. https://www.klimik.org.tr/wp-content/uploads/2013/03/FezaGunergun1.pdf

2. İstanbul Flash (2020, Mart 22). BOZKIRIN ORTASINA KURULAN REFİK SAYDAM HIFZISIHHA ENSTİTÜSÜ. https://www.istanbulflash.com/bozkirin-ortasina-kurulan-refik-saydam-hifzisihha-enstitusu/4162/

3. DÜNDAR, Uğur. Türkiye, Koronavirüs aşısını üretebilirdi, ama!..(19 Mart 2020) https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/ugur-dundar/turkiye-koronavirus-asisini-uretebilirdi-ama-5687539/

ÖZDİL, Yılmaz. Mustafa Kemal. 2018. İStanbul. Kırmızı Kedi Yayınevi.

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt-1, Sayfa 570)

Son Değişiklik: 01/06/2022 - 13:22