Bugün bir paylaşım gördüm 1, Cemil İPEKÇİ, Azra AKIN’ın giysisini anlatıyor. Kanal D’de yayınlanan 2. Sayfa programında bu açıklamayı yapmış ve açıklamanın bir bölümü şöyle 2:

Azra bana geldi, çok güzel bir kızdı. ‘Bana ne dikeceksiniz?’ dedi. Ama o kadar saygılı düzgün bir kız ki anlatamam. ‘Pazen dikeceğim sana’ dedim. Dünya Güzeli seçildiği gece giydiği kostümdeki işlemeleri tek tek elimle yaptım. Elbisenin üzerinde plastikler var, onları tek tek kestim. Bir de çizme yaptım, kostümüyle aynı tarz.

O gece 100 jüri vardı, 100’ü de çizmeye tam not vermiş. Elbise ile Azra çok bütünleşti. Azra’nın elbisesini 3 haftada hazırladım. Beni dikişten çok kulağındaki takı oyaladı. Çünkü onu tek tek kestim, o zaman 1.5 liraya almıştım o plastikleri.

Bu elbisenin maliyeti 12.5 lira kumaş desek, boncukları, plastikleri falan hepsi 20 lira tutmuştu. Bu kostüm ‘en iyi kostüm’ ve ‘en iyi tasarım’ ödülünü aldı.

Azra da bana gıkını bile çıkarmadı. Çok önemli bir gece sonuçta. Ben o pazeni diktikçe Azra mutlu oldu ve hak ettiği birinciliği aldı. O kostüm Azra’da şu an, saklıyor.

Peki Azra AKIN’ın güzelliği ve zarafeti dışında Cemil İPEKÇİ’nin başarısı var elbette ancak Cemil İPEKÇİ’nin buradaki millî ve temeli Atatürk’e dayanan tasarımını biliyor musunuz?

 

İlgili videosu:

**

Önce görselleri ve videoyu verdim ki, alttaki yazıları biraz daha doğru şekilde anlayalım. Londra’da yapılan yarışmada, çizmeler 100 jüriden de tam puan almış ve Azra AKIN’ın videoda bahsettiği üzere, güzellik yarışmasında ilk kez bir çizme giyilmiş.

Azra AKIN’ın bu giysisi, Sümerbank basmasından. Anadolu kültürünü yansıtıyor. Türk kültüründe kırmızının önemi bilmek gerekiyor ki burada kırmızı kurdele ile ilgili özellikle feministlere: gelinliğe takılan kırmızı kurdelenin anlamı Şaman adetlerinden gelir başlıklı yazımda ise alkarısı, Türk kültürünü yoğun şekilde yaşayan Alevilerdeki kırmızı kullanımı, kına vs gibi olaylardaki kırmızı tülbent, lohusa kadının kırmızı eşarp bağlaması; yeni doğan çocuğa takılan altındaki kırmızı kurdele, açılışlardaki kırmızı kurdele gibi nice olayda kırmızının önemini göreceksiniz. Kırmızı, kötü ruhları kovmak ve iyi başlangıçları ifade eder. Nişan, nikâh, düğün, dükkan açılışı, çocuk doğumu… Buralardaki kırmızı kullanımının nedeni budur.

Azra Akın’ın 2002 Dünya Güzeli seçildiği yıl Türkiye’nin en önemli kamu kuruluşlarından olan 66 yıl ürettiği rengârenk, cıvıl cıvıl basmalarla ülkeyi baştanbaşa süsleyen ‘Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın kapısına kilit vurulalı henüz 24 gün olmuştu 3. Tarih,14 Kasım 2002.

Şimdi size Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası nedir, yapısı nedir bunu ve Atatürk’ün dehasını anlatacağım ancak hemen öncesinde Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’nin durumunu anlayabilmemiz gerek!

1923’te Türkiye’nin Durumu

Yılmaz ÖZDİL’in Mustafa Kemal kitabından. Ne yazık ki kendisi kitapta kaynak vermediği için, kaynak olarak direkt kitabı veriyorum.

1923, 29 Ekim’de cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’nin durumu:

Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu.
40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu.
30 bin köyde cami yoktu.
Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı.
Ayçiçeği üretim yoktu, şeker üretimi yoktu.
Ekmeklik un ithaldi, pirinç ithalde.
Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu.
Bit ile başa çıkılamıyordu.
Beş bin köyde sığır vebası vardı.
Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu…
bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu.
Verem, tifüs, tifo salgını vardı.
Bebek ölüm oranı %40’ın üzerindeydi. Dünyaya gelen her iki bebekten birisi ölüyordu.
Anne ölüm oranı ise 18 idi, her beş anneden birisi ölüyordu.
Ortalama ömür 40 idi.
Memlekette sadece 337 doktor vardı.
Sadece 60 eczacı vardı ve sadece sekizi Türk idi.
Sadece dört hemşire vardı, ve sadece 136 ebe vardı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin idi.
Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi.
Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu ancak kiremit bile yoktu!
Limanlar, madenler yabancılara aitti.
Demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi.
Toplam sermayenin sadece %15’i Türk idi.
Osmanlı’dan kala kala ayakta dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri.
Sanayi denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu.
10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı, bunların 250’si yabancıların idi.

Kişi başı milli gelir 45 dolardı.
Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Güya vardı demek daha doğru olur…
Çünkü elektrik üretimi sadece 50 kilovatsaat idi (kıyaslamanız açısından, Ayvalık’a kurulacak 3 rüzgar gülü ile 3 milyon kilovatsaat elektrik alınacak).
Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, 1.490 otomobil vardı.

Kadın insan değildi!
Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadı kullanma hakkı yoktu.
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.
Arkeolojik eserler yurdışına kaçırılmıştı.

Kimisi alaturka saat kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediliyordu. Kimisi zevalli saati kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken gurubi saati esas alıyordu. Kimisi güneşin tamamen battığı ezan saati esas alıyordu.
kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi Rumi. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu.
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uyduruyordu ne de uzunluğumuz. Ölçülerimiz Ortaçağ idi.

600 yıl boyunca Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca-İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorduk.

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2,5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı. Erkeklerin sadece yüzde yeisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkekleirn ezici çoğunluğu subay veya gayrimüslim idi.

Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci vardı.
Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Medreselerde de Türkçe yasaktı.

**

30 Ekim 1923 sabahı, Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye mektup yazdı…

“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.
yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.
Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu.
Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız.
Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız.
bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun”.

Herkes “enkaz devraldık” diyor fakat gördüğünüz üzere en büyük enkazı Atatürk devralmıştır. Yüzlerce yıl 3 kıta 7 iklimde savaştık diyen Osmanlı’nın bilimsel, teknolojik ve eğitim mirası buydu. Ne yazık ki buydu! Fatih Sultan Mehmet Han gibi sanatla, bilimle uğraşan, birçok dil bilen padişahlardan Türk topraklarına kalan miras…

Celal ŞENGÖR’ün tespitlerine çok katılıyorum; Osmanlı, Kanuni ile birlikte, Avrupa’daki ve dünyadaki gelişmeleri yakalayamamış, kendisini kapatmıştır. Dolayısıyla zayıflamış ve git gide çöküşe geçmiştir. 3’üncü Selim, Osmanlı’daki bu süreci görüp, reform yapmaya çalışıyorken, gericilerin isyanı ile şehit edilmiş ancak 2’nci Mahmud (yanlış hatırlamıyorsam Selim’in amcasıydı), tahta çıkarak bütün gericileri bertaraf etmiş, dikkatlice hespalamış ve Osmanlı’da büyük bir reforma girişerek, bugün Atatürk’ün de dahil olduğu asker tayfasının, bu kadar sağlam eğitilmesini sağlayacak kurumları açmıştır.

 

Atatürk’ün Başarısı

Küçük yaşlardan beri zor hayatı vardı ve askerdi. Trablusgarb (Libya), Suriye, Bulgaristan, Yunanistan… Osmanlı topraklarının bir çoğunu gezdi, buralarda savaştı. Süper güçlere karşı savaştı. Silah sayısı, asker sayısı, devlet güçlerine güvenen dönemin süper güçleri İngiltere, Fransa, İtalya ile bunların kuklaları Ermenistan, Yunanistan, gerici ve bölücü hareketler ve Osmanlı Hükumetine karşı mücadele edip imkânsızı başardı.

Türk tarihinin en başarılı diplomatik antlaşması diyebileceğimiz Lozan’ı imzalattı. Söylediği gibi geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kalmıştı ve şimdi vatanı kalkındırması gerekiyordu.

  • Trablusgarb’da 8 bin şehit, 10 bin misilleme ve ölü ile 5300 yaralı.
  • 1’nci Balkan Savaşı’nda 50 bin şehit, 100 bin yaralı, 75 hastalık nedeniyle şehit,
  • 2’nci Balkan Savaşı’nda 4 bin kişi hastalıktan şehit,
  • 1’nci Dünya Savaşı’nda 500 bin Osmanlı şehit oldu,

Şehitlerin yanında ayaklanmalar:

  • 1909 – 31 Mart Vakası (isyan, bastırıldı)
  • 1909-1910 – Dürzi isyanı
  • 1910 – Arnavut isyanı
  • 1911-1912 – İtalya ile Trablusgarp Savaşı
  • 1912-1913 – 1’nci Balkan Savaşı (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ)
  • 1913 – Bab-ı âli baskını
  • 1913 – 2’nci Balkan Savaşı (Bulgaristan)
  • 1913-1918 – 1’nci Dünya Savaşı (yukarıda görselde verdiğim devletler ile)
  • ve Millî Mücadele 1919-1923, Türklerin keskin zaferi! Sadece askeri değil; Lozan ve Montrö ile, Türk tarihinin en önemli diplomatik zaferleri de elde edildi.

Devrimler:

  • Salnatın kaldırılması,
  • Cumhuriyetin ilânı,
  • Hilâfetin kaldırılması,
  • Kadınlara seçme ve seçilme hakkı,
  • Laiklik
  • Şapka ve kıyafet devrimi
  • Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması (Mason teşkilarları vb kapatılmış sonra Amerikan lisesi mezunu Mendere tarafından açılmıştır, sadece Mevlevihaneye dokunulmadı)
  • Takvim, saat, ölçü birimleri ve yeni rakamların değişikliği
  • Soyadı kanunu
  • Millet Mektepleri
  • Öğretimin birleştirilmesi
  • Medreselerin kapatılması
  • Harf Devrimi
  • Güzel sanatlar
  • Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması
  • Üniversite reformu
  • İzmir iktisat kongresi
  • Örnek çiftliklerin kurulması
  • Tarım Kredi Kooperatifleri’nin kurulması
  • Sanayi teşvik kanunu
  • Toprak reformu
  • 1’nci ve 2’nci kalkınma planları (bknz: 5 yıllık Kalkınma Plânında benzine bağımlılığı azaltmak için biyoyakıt üretimi)
  • Yüksek Ziraat Enstitüsünün kurulması
  • Ticaret ve Sanayi Odalarının kurulması
  • Şer’iyye Mahkemelerinin kapatılması
  • Yeni Anayasasının kabulü
  • Türk Ceza Kanunu

Bitmedi. Sırada üretim var…

1-Ankara Fişek Fabrikası (1924)
2-Gölcük Tersanesi (1924)
3- Şakir Zümre Fabrikası (1925)
4-Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925)
5-Alpullu Şeker Fabrikası (1926)
7-Uşak Şeker Fabrikası(1926)
8-Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926)
9-Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)
10-Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927)
11-Kırıkkale Elektrik Santrali Ve Çelik Fabrikası (1928)
12- Ankara Çimento Fabrikası (1928)
13-Ankara Havagazı Fabrikası (1929)
14-İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)
15-Kayaş Kapsül Fabrikası (1930)
16-Nuri Killigil Tabanca, Havan Ve Mühimmat Fabrikası (1930)
17-Kırıkkale Elektrik Santrali Ve Çelik Fabrikası (1931- Genişletildi)
18-Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)
19-Turhal Şeker Fabrikaları (1934)
20-Konya Ereğli Bez Fabrikası(1934)
21-Bakırköy Bez Fabrikası (1934)
22-Bursa Süt Fabrikası (1934)
23-İzmit Paşabahçe Şişe Ve Cam Fabrikası (1934 Temel Atma)
24-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934 Temel Atma)
25-Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934)
26-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934)
27-Isparta Gülyağı Fabrikası (1934)
28-Ankara, Konya, Eskişehir Ve Sivas Buğday Siloları (1934)
29-Paşabahçe Şişe Ve Cam Fabrikası (1935 – Tamamlandı)
30-Kayseri Bez Fabrikası (1934 Temel Atma)
31-Nazilli Basma Fabrikası (1935- Temel Atma)
32-Bursa Merinos Fabrikası (1935 Temel Atma)
33-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935 Temel Atma)
34-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1935)
35- Ankara Çubuk Barajı (1936)
36-Zonguldak Taş Kömür Fabrikası (1935)
37-Barut, Tüfek Ve Top Fabrikası (1936)
38-Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936- İlk Türk Uçağı Nud-36 Üretildi)
39-Malatya Sigara Fabrikası (1936)
40-Bitlis Sigara Fabrikası (1936)
41-Malatya Bez Fabrikası (1937 Temel Atma- Bu Fabrika Hariç Bütün Bez Ve Dokuma Fabrikaları Atatürk’ün Sağlığında Açılmıştır.)
42-İzmit Kağıt Ve Karton Fabrikası (1934- Temel Atma)
43-Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937- Temel Atma)
44-Divriği Demir Ocakları (1938)
45-İzmir Klor Fabrikası (1938- Temel Atma)
46-Sivas Çimento Fabrikası (1938-Temel Atma)

 

Nazilli Basma Fabrikası

Yukarıda bunca fabrika nasıl kuruluyor?

Millî Mücadele sırasında en büyük yardımı SSCB’den aldık! Azerbaycan’dan muazzam yardımlar geldi, Hintli Müslümanlardan (Pakistan değil) yardım geldi. Fransızları iknâ eden Atatürk, “silahları getirmekle uğraşmayın, biz satın alalım” diyerek SSCB’den aldığı altının bir bölümüyle bu silahları satın aldı. Bir bölümünü bıraktı ve İtalyanlar para yardımı yaptı.

Yılmaz ÖZDİL’in Dikili Ağaç 4 yazısından:

Mustafa Kemal’in 1937’de bizzat açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda 2 bin 500 kişi çalışıyordu.
Tee 1937’de, işçilere kadınlı-erkekli balo düzenleniyordu, danslar ediliyordu.
700 kişilik sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı, haftada altı gün film gösteriliyordu.
İşçilerin tiyatro kulübü vardı, müzik grubu vardı, korosu vardı, fabrikanın radyosu vardı, fabrikada piyano vardı, piyano… Resim-heykel sergileri açılıyordu, bahçesinde havuz, havuzun içinde bronz kadın heykeli vardı.
Spor kulübü vardı, Sümerspor… Türkiye’nin ilk alttan ızgaralı futbol sahası oradaydı, basketbol-voleybol sahası vardı, güreş minderi, boks ringi, tenis kortu vardı, paten pisti vardı, bisiklet parkuru vardı.

Ameliyathaneli, laboratuvarlı, 40 yataklı hastanesi vardı, eczanesi vardı.
İlkokulu vardı, kadın işçilerin bebişleri için kreş vardı, 1937’den bahsediyoruz.
Giyecek kooperatifi vardı, fırını vardı, işçileri şehirden fabrikaya getirip götürmesi için Gıdı Gıdı adı verilen mini treni vardı, kendi enerjisini kendi üretiyordu, santrali vardı, Nazilli’ye elektrik veriyordu.

Özetle… Cumhuriyet mucizesiydi. Mustafa Kemal açılışa geldi, Nazilli halkı teşekkür için 22 ayar altından anahtar yaptırmıştı, sembolik kapı o anahtarla açılacaktı. Mustafa Kemal “memlekete hayırlı olsun” dedi, açtı. Bugünkülerin yaptığı gibi hatıra ayaklarıyla anahtarı cebine atmadı, “altın milletin hazinesine aittir” dedi, Celal Bayar’a verdi, Celal Bayar emaneti aldı, Ankara’ya gider gitmez hazine’ye kaydetti. Zeka’yla akıl’la kurulmuştu… Makineleri Rusya’dan satın alındı ama devletin kasasından, milletin kesesinden tek kuruş para ödenmedi, her şey narenciyeyle, portakalla mandalinayla ödendi. Türk tekstilinin temeliydi. Fabrika bünyesinde, Nazilli halkına, özellikle genç kızların meslek edinmesi için ücretsiz kurslar düzenleniyordu, okuma yazma kursu veriliyordu. Civar köylere sağlık personeli gönderiliyordu, hastalar tedavi ediliyor, ücretsiz ilaç veriliyordu, bölgedeki sıtma salgını, fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutuldu. İşçilerin 264 dairelik, bin kişilik lojmanı vardı. Hamam vardı, sadece işçilere değil, Nazilli halkına da açıktı. Altı ayda bir yöre halkına ücretsiz basma dağıtılıyordu.

*
Sonra bu arkadaşlar geldi.

**

Bu fotoğrafları daha önce görmüşsünüz. Peki Nazilli Basma Fabrikası ve bunlarla ne ilgisi var?

Atatürk Bir Deha idi!

Mersinde çekilen bu portakalların bir önemi var.

Tıpkı ülkede doktor, ebe, traktör, fabrika, eğitim kurumu, cami, banka vb olmaması veya eksik olması gibi; Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da eksiklik vardı. Atatürk bunlarla ilgili araştırmalar başlatarak, benzer iklimleri ve buralarda yetişen ürünler araştırıldı.

Çay

Ercan DOLAPÇI’nın Rize’ye çayı Atatürk getirdi 5 başlıklı makalesinden. Çok önemli olduğu için bazı bölümlerini direkt veriyorum:

Çay üretmek için ilk girişim 1888 yılında, zamanın Ticaret Nazırı Esbaki İsmail Paşa tarafından yapıldı. Çin’den getirilen çay tohumları Bursa’da ekilmiş, ancak sonuç alınamamıştı.

1917 yılında bölgenin kalkınması için İttihatçı yönetim, Batum ve çevresinde incelemeler yapmak üzere, bölgeye aralarında Halkalı Ziraat Mektebi Alisi Müdür Vekili Ali Rıza Erten’in de yer aldığı bir heyeti gönderir. Yapılan inceleme sonucu hazırlanan raporda, Batum ile benzer ekolojiye sahip Doğu Karadeniz bölgesinde çay ve narenciye bitkilerinin yetiştirilebileceği belirtilir. Denemeler yapılır. Ancak halkın benimsememesi üzerine üzerinde durulmaz.

Cumhuriyet yönetimi ise bu konuda kararlıydı. Bölgenin kalkınması ve göçün önlenmesi için bölgeye uygun tarım ürünleri için harekete geçti. 1923 yılında ilk çalışmalar başladı. Bu işin Sovyetler Birliği’nin Gürcistan Cumhuriyeti’nin güzel kıyı şehri Batum’da çok iyi yapıldığı öğrenildi. İklim de benziyordu… Muğlalı Ziraat Mühendisi Zihni Derin ve heyeti inceleme gezisine gönderilir. Zihni Bey, gelirken bolca çay ve narenciye tohumuyla gelir. Rize’de deneme ekimi yapar. Sonuç alır. Ardından Batum’dan büyük miktarda tolumluk çay getirilir. 500 bin tohum, fidan haline getirilir. Halka dağıtılır. Ancak yeterince üzerinde durulmayınca iş tutmaz.

Zihni Bey işin peşini bırakmaz ve işi resmileştirmek için kolları sıvar. Konuya hal çaresi bulmak için bir kanun teklifi hazırlar, bakanlık kanalıyla Meclis’e sunar. Bu tasarı, o dönemin Rize Milletvekillerinin de desteğiyle 6 Şubat 1924 tarih ve 407 sayıyla kanunlaşır ve “Rize Vilayeti ile Borçka Kazasında; Fındık, Portakal, Limon, Mandalina, Çay Yetiştirilmesi Hakkındaki Kanun” adıyla yürürlüğe girer. Bu sırada Zihni Bey başka illere atanır. Bir süre öğretmenlik de yapar. Ama aklı fikri Rize’de başlattığı işi bitirmektir. 1938 yılında Rize ve çevresinde kurulacak Zirai teşkilat’ın koordinatörlüğüne getirilir.

1937 yılında ikinci hamleyi yapar ve Rusya’dan binlerce ton tohum getirtilerek, Araklı’dan Sovyet sınırına kadar olan bölgede 30 bin dekarlık bir alan çay tarımı için ayrılır, üreticiye Ziraat Bankası’ndan 5 yıl süreyle faizsiz kredi verilir. Fidanlar tutar. İlk yaş çay yaprağı hasadı ve kuru çay üretimi 1938 yılında gerçekleştirilir. Ceplere para girmeye başlar. Halk da benimser ve hızla bölgeye yayılır. Bu sefer olmuştur artık. Halkın da yüzü gülmeye başlar.

Atatürk dönemindeki çalışmaları İsmet Paşa devralır… 1940 yılında çıkarılan ‘3788 Sayılı Çay Kanunu’ ile iş güvence altına alınır ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu getirilir. Bu yasal gelişmenin ardından çay tarım alanları giderek genişler ve üretim miktarı hızla yükselir. İlk çay fabrikası, 1947 yılında, 60 ton/gün kapasiteli, Rize Fener Mahallesi’nde, Merkez Çay Fabrikası adı altında işletmeye açılır. 1973 yılında, kurulan yaş çay işleme fabrika sayısı 32´ye, 1985 yılında ise 45´e ulaşır. 1963 yılına kadar ithalat ile karşılanan iç tüketim talebi, 1963 yılından sonra yurt içi üretim ile karşılanmaya başlanır. İhracat bile yapılır. 1971 yılında Çaykur kurulur. 1984 yılında özel üretimin yolu açılır. Daha sonraki yıllarda yapılan özelleştirmeyle de çay’da tekrar ithalatın kapısı açılır.

 

SSCB’ye Ödeme Yolu: Narenciye

Tarım Kütüphanesi’ne baktığımızda 6,

Valencia (portakal), doğal mutasyon sonucu oluşmuş ispanya kökenli bir portakal çeşididir. Türkiye’ye ilk defa 1936 yılında İtalya’dan getirilmiştir.

Klemantine (mandarin), Cezayir’de doğal mutasyon veya melezleme sonucunda elde edilmiş bir çeşittir. Ülkemizde 1936 yılında İtalya’dan getirilmiş olup, yetiştiriciliği daha çok Akdeniz bölgesinde yaygınlık kazanmıştır.

yazmaktadır. Milletimizi bildiğim için başta yazayım, mandalina ve portakalların çeşitli cinsleri vardır. Bazı araştırma ve makalelere baktığınızda (akademik), Türkiye üzerinden taşındıklarını görürsünüz. Buradaki sorun, Türkiye’de bugün anladığımız anlamda bir yetiştiriciliğin olmamasıydı. Çay ve narenciyede bu başladı.

Sadece sosyal, ekonomik ve kültürel yatırım değil toprağa da yatırım yaptı. Üstelik antlaşmalarla da Türk ürününü ve üreticisini, Türk emeğini korudu 7 : 16 Mart 1931 tarihli antlaşmayla; SSCB’ye, Türkiye’ye ihraç ettiği ürün değeri kadar Türkiye’den Türk menşeli ya da Türkiye’deki tüccarların ya da zanaatkârların üretimine en az %50 katkı sağladığı ürünlerden alma zorunluluğu getirdi.

SSCB ile antlaşmalar imzalandı, fabrikalar kuruldu, makine ve teçhizat alındı, mühendisler gelip bizimkileri eğitti ve bunların karşılığı ise İtalya’dan gelen narenciyeler ile ödenmiş 8.

Yılmaz ÖZDİL’in Domates Portakal 9 yazısından:

İskenderun demir çelik kuruldu.
Domatesle ödedik.
Seydişehir alüminyum kuruldu.
Patlıcanla ödedik.
Aliağa rafinerisi kuruldu.
Biberle ödedik.
Oymapınar barajı kuruldu.
Portakalla ödedik.
Bandırma sülfirik asit fabrikası kuruldu.
Kabakla ödedik.
Artvin lif levha fabrikası kuruldu.
Mandalinayla ödedik.
Çayırova cam fabrikası kuruldu.
Zeytinle ödedik.

Türk sanayisinin omurgasını oluşturan bu hayati tesisler sayesinde, hem onbinlerce insanımız iş buldu, hem de milyarlarca dolarlık ithalattan kurtulduk, dışarıya bağımlılığımız azaltıldı.

Hem milletin cebinden tek kuruş harcamadan memleket kalkındırılmıştı, hem de Allah’ın bu topraklara bahşettiği tarım zenginliğimiz takas aracı olarak kullanılarak, çiftçimiz ihya edilmişti.

Mart 1967’de Türkiye’yle Rusya arasında anlaşma imzalandı, Haziran 1967’de Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Sovyetler Birliği tarafından, Türkiye’de bir demir çelik fabrikası, bir alüminyum fabrikası, bir hidroelektrik santrali, bir petrol rafinerisi, bir sülfirik asit fabrikası, bir lif levha fabrikası, bir cam fabrikası “anahtar teslimi” kurulacaktı. Parasını, teçhizatını, malzemesini Ruslar verecekti, Türk personeli Ruslar eğitecekti.
Hibe değildi.
Peki, geri ödeme nasıl yapılacaktı?
Sebze, meyve, narenciyeyle!

Anlaşmanın dokuzuncu maddesinde aynen şöyle yazıyordu: İş bu anlaşma çerçevesinde, Sovyet teşekküllerince sağlanacak kredi, teçhizat, malzeme, teknik hizmetler ve Türk personelin mesleki eğitim bedeli, narenciye, yaş sebze meyve, kuru üzüm, zeytin ve fındıkla ödenecektir. Geri ödeme bedeli olarak Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne ihraç edilecek malların fiyatları, dünya fiyatları esas alınarak tespit edilecektir.

(…)

Bakmasını bilirsen…
Domatesle fabrika, baraj, rafineri, hidroelektrik santrali yaparsın.
Görmesini bilmezsen…
Salça bile yapamazsın!

Deha değilse nedir?

 

Başarı Yolu

Atatürk bunları nasıl başardı? Millî Mücadele’yi anlamak için 100’üncü yıla özen (1919’dan 2023’e), Millî Mücadele ile ilgili kitaplar okumaya başladım. Moğollar ve Türk kültüründen başlayarak bu süreçleri anlamak, Batıdaki devrimler (Karl Popper’in Bilimsel Araştırmanın Mantığı), Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve Atatürk’ün yakınlarının anıları ile ilgili bir sürü kitap…. Okumaya da devam ediyorum.

Atatürk’ün şu sözlerini mutlaka duymuşsunuzdur:

  • Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.
  • Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.
  • Bir milletin sanat yeteneği güzel sanatlara verdiği değerle ölçülür.
  • Uygarlık doruğunun merdiveni sanattır.
  • Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız

Peki yeterince anlayabildik mi? Evet sanat önemli, fakat neden? Ben, 30 yaşından sonra anlamaya başladım. Atatürk ve Yılmaz Büyükerşen ile ilgili 1-2 olay anlatmaya başlıyorum. Böylece Atatürk dehasına neden bilimsel düşünce ve sanat ile ulaşabileceğimizi anlayacaksınız.

Sorun Çözmek

Yılmaz Büyükerşen çok önemli bir insan. Yılmaz Büyükerşen, Niyazi ve Meral Kurtsal (bknz: bir Otacı’nın öyküsü) gibi insanların hayatına baktıkça, tanışıp konuştukça, Atatürk’ü daha iyi anlıyorsunuz. Tıpkı Atatürk gibi, Yılmaz BÜYÜKERŞEN ve Kurtsan çiftinin hayatına baktığınızda imkânsızlıklar ve zorluklardan gelen başarılar göreceksiniz. Bu da Atatürk’ü anlamak için benim açımdan çok önemli.

Yılmaz Büyükerşen ve Balmumu

Yılmaz Büyükerşen, Anadolu Üniversitesi’nin bir anlamda kurucusu ve rektörü, Açık Öğretim’i kuran ve Eskişehir’de efsanevi işler yapan kişidir. Maliyeci olduğu kadar, gazetecidir ve tam bir sanatçıdır. Madam Tussaud müzesinde Atatürk’ün rezil bir heykelini görünce üzülüyorlar ve Mustafa Koç ve bir kaç önemli kişi devreye girip Yılmaz Hocaya soruyorlar. Çünkü Yılmaz Büyükerşen, şehirde bazı bölümlere bizzat heykeller yapmış insan. Madam Tussaud ile anlaşıyorlar, para verilecek ve bu parayı Koç grubu 70 bin pound ödeyecek, yaptırılacak heykel buraya konulacak. İyi de Türkiye’de bu işi yapan yok!

İş başa düşüyor, fakat diğer bir şart ise müzenin başheykeltraşı ise bu sürece eşlik edecek. Fakat bizimkiler de şart sunuyor: müzenin heykeltraşı Lord Kinross’un Atatürk biyografisini okuyacak ve Anıtkabir’i görecek; sonra işleme başlayacaklar 10.

70’lı yaşlarında şehri yönetirken bir de Balmumu dersleri alarak yeni bir serüvene başlıyor Yılmaz hoca. Atatürk vefaat ettiğinde yüz maskı alınıyor. Buralardan gerçekçi hali yaptırılıyor. Yollanıyor. Anıtkabir ve Fenerbahçe müzesine de alınıyor. Ardından hoca durur mu, öğrenci yetiştirmeye başlıyor. Türkiye’nin ilk ve tek balmumu müzesi böyle açılıyor.

 

Yılmaz Büyükerşen ve Yapay Deniz

2014 yerel seçimlerde, dönem arası tatilde 2 hafta Yılmaz hocanın medya ekibiyle seçimlerdeydim. Köyleri falan geziyordu ve bir kahvede şunu anlatmıştı:

Eskişehir’de köyleri dolaşırken bir köye gittik ve çocuklar beni karşıladı fakat bir baktım çocukların bacakları çarpık. Sonra yaşlıları da gördüm, onlar da öyle. Eskişehir’e gidince doktorlara söyledim, gidip araştırdılar ve D vitamini eksikliğinden kaynaklı bir hastalık. Güneş göremiyorlar.

(Aynen söylediği şöyleydi)

Bizim Anadolu insanı yoksuldur, sürekli tatile gidemez. Ege ve Akdeniz’dekiler gibi kumsalda güneşlenme şansları da azdır. Bu nedenle Eskişehir’de yapay deniz yaptık. Kumsaldan özel kum getirttik, temizliyoruz ve yeniliyoruz. Yaşlılarımız geliyor, bacaklarını gömüyor ve çocuklar burada oynarken güneşleniyor.

**

Bir çok şehirde parklar, bahçeler vardır ancak bunlar 1. sorun çözmüyor, 2. sanatçı ruha sahip kişiler tarafından yapılmıyor. Atatürk ve Yılmaz Büyükerşen gibi, “sanatsal ruhu olan” insanlar büyük işler başarabiliyor. Peki neden?

 

Atatürk ve Sanat

2 örnek vereceğim.

Sunay AKIN’ın Youtube’daki “Aslanlı Yol – Anıtkabir ve Kültür Köklerimiz” videosunda dikkatini çektiği bir konu var 11. Şöyle diyor:

Sakarya’da işgal ordusunu durdurmak için direndiğimiz günler… Savaşı kaybedersek Ankara düşebilir. Meclis, bu olasılığı da düşünerek içerilere, Kayseri tarafına çekilme kararını almış bile.

Öte yandan Mustafa Kemal Paşa’nın orduyu bizzat kumanda etme kararı da verilmiş. Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı Ankara Garı’nın içindeki direksiyon binasından yürütmektedir. Burası onun hem lojamnı hem de makam odasının bulunduğu yerdir. Gara girip çıkan kara trenlerin sesi ve peronu kaplayan buharlar arasında ülkesinin geleceğini kurtarmak için bir yol bulma çabasındadır.

Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Cephesi’ne hareket etmeden önce gece yarısı, özel kalem müdürünü çalışma odasına çağırır. Gece geç vakit olduğu için kapıdan içeri telaşla giren adamı Gazi şu sözlerle karşılar: “kararname hazır mı? Hemen getirin, Sakarya’ya gitmeden hemen imzalayayım”. Öyle ya Sakarya bir cephedir, kimin döneceği belli olmayan bir savaştır gidilen. Cepheye gitmeden önce imzaladığı kararnamede ne yazmaktadır?

“Ankara’ya bir Etnografya Müzesi kurulması ve eski Ankara evlerinin koruma altına alması hakkında kararname”.

**

Yine çok güzel bir yazıdır, tamamını okumanızı öneririm. Altan Deliorman anlatıyor, Bulgar Operası ve Mustafa Kemal başlıklı yazı 12:

Şakir, kim ne derse desin, şimdi Balkan Savaşı’nda mağlup olmamızın sebebini daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Halbuki, baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatkârları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş. Opera binası dahi yapmışlar.

Ah, dedi, bizim memleketimiz de acaba operaya kavuşacağı günleri görecek mi? O seviyeye bir gün çıkabilecek miyiz?

Bilimsel Düşünce ve Sanatın Önemi

Ben insanların salt iyi ve salt kötü olduğunu düşünmüyorum. Peki yaptıkları şeylerin sonuçlarının iyi ya da kötü olmasını ne etkiliyor? Görgüleri, bilgileri, eğitimleri, kültürleri, düşünceleri, IQ’ları…

Bunu anlatabilmek için “karanlık odadaki fili” bilmek gerekiyor. İngilizlerin odadaki fil deyimi (görmezden gelmek) değil. Karanlık odadaki fil, Mevlana’ya dayanıyormuş 13, hem sevindim hem şaşırdım.

Karanlık odadaki fil

Hintliler halka göstermek üzere bir fil getirip karanlık bir ahıra koydular.
Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı.
Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde, file ellerini sürmeğe başladılar.
Birisi eline hortumunu geçirdi, “Fil bir oluğa benziyor” dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti, “Fil bir yelpazeye benziyor” dedi.
Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benziyor.”
Bir başkası da sırtını ellemişti, “Fil bir taht gibidir” dedi.
Herkes, neresi eline geldiyse, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.
Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif.
(…)

**

Ben birazcık daha değiştiriyorum. Hepimiz hayata bilgisizce geliyoruz. Ailemiz, arkadaşlarımız, okuduğumuz okullar, yaptığımız sanatsal çalışmalar ve spor, gezdiğimiz ülkeler, gördüğümüz farklı kültürler… Kısaca deneyimlerimiz sayesinde bir şeyler öğreniyoruz. Bir konuda sosyal medyada, kahve masasında, rakı sofrasında, aile meclisinde çeşitli tartışmalar yapılıyor. Fakat karanlıktayız.

Hayata ve olaylara bakış açımızda çeşitli dokunuşlar var. Ailemiz, bunun temeli. Filin gövdesine dokunuyoruz. Sanatla uğraşınca hortumuna, spor yapınca dişine. Üniversite okuduğumuzda bacaklarına, bilimsel düşünceyi ve sorgulamayı öğrendiğimizde kuyruğuna…

Yani bir olayı tam olarak kavrayabilmek için, farklı kavramları öğrenmemiz gerekiyor. Hayatı ve olayları bunlarla yorumluyoruz. Burada sadece bir bakış açımız varsa, filin gövdesine dokunan ile diğer bölgelerine dokunanlar “fil kuyruktur, fil kulaktır, fil gövdedir” gibi tartışmalara giriyor. Veya bir çok bakış açısı kazansak bile tasvirlerimiz değişiyor ve kuyruğa dal ya da elif diyoruz.

IQ

Bakın hakaret değil ancak sorunları çözmek için bazı gerçekleri iyi kavramamız gerek. Milletimizin IQ ortalaması 86 ile 90 arasında değişen veriler var ama biz iyimser olarak 90’ı alalım 14. Normal bir zekanın en altı 90’dır. Ortalama 90 ise, kabaca yarısı 90 altı zekâya sahip. IQ nedir? Sorun çözme becerisidir, öğrenme becerisidir, farkındalıktır. Yüksek duygusal zekâ ile birlikte farkındalıktır. Jordan Peterson’ın hangi tür işler IQ’nuza uygun sunumunda; üniversite için gereken IQ seviyesinden, yöneticiliğe kadar bir çok bilgi verilmiş ve 85 IQ altının düzgün bir iş yapamayacağını söylemiş. O işi kötü yapar, yapamaz.

Demek ki Türkiye’de IQ yükseltmek için bir şeyler yapmamız gerekir. Bizde 90 iken Moğolistan’da 101. Hong kong ve Singapur 108, Güney Kore 106, Japonya ve Çin 105, Tayvan 104, İtalya 102. Bunlar tesadüf mü? Değil. IQ’yu yükseltmek için öncelikle iyi bir beslenme gerekiyor. 1988 yılında Galler’de yapılan bir çalışmada, 12-13 yaşındaki çocukların zekâları ölçülüp 2’ye bölünmüş ve yeterli beslenen ve takviye alan çocuklarla almayanlar arasında 8 ay sonunda 16 puanlık fark çıkmış.

Genetikten çok yeterli beslenme ilk aşama. Çocukken, oyunlarda başlayan soru çözme becerisi (üçgen, kare, yuvarlar gibi oyunlar) yine IQ’yu geliştiriyor. Bunlarla oynamayan insanların trafikte ve günlük hayatta sıkıntılarını siz de görüyorsunuzdur.

Anne adaylarına (sonuçta ebeveynliği sonradan öğreniyoruz), gerekirse düzenli eğitimler verilecek. Buradan başlayarak çocukların sorun çözme becerileri gelişecek. Spor, sanat, resim ile uğraşılacak yani bizim “fasa-fiso” dediğimiz dersler! Çoğu böyle görüyor ama çok önemli. El becerileri geliştirilecek. Çocukların kendi işini kendi görmesi sağlanacak… Bizde tatile gidilirse baba yemeği alır, abi/abla içeceğini, annesi yedirir, anneanesi ağzını siler ama 7 yaşında Alman çocuk gidip istediğini istediği kadar alır. Sonra bakıyorsun çocuk 16-17 yaşında 2-3 arkadaşıyla Avrupa’yı geziyor. Bizde ise 16 yaşında çocuk bakkala gidemiyor.

 

Bilimsel Düşünce

Bilimsel düşünce nedir? Bilim, gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla önce evrene ilişkin olguları açıklama, sonra bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır 15. Dolayısıyla bilimsel düşünce; bilim temeline dayanan özgür eleştirici, araştırıcı ve bağımsız düşünceye denir.

12 Kasım 2017’de yayınlanan Teke Tek Özel programında, Atatürk’ün bilimsel düşünce metotlarını anlatan Celal Şengör 16, Kurtuluş Savaşı’nda geriye çekilmesinden, Türk Tarih Tezi hakkındaki süreci işleyerek; Atatürk’ün bilimsel düşünceyi hayatında nasıl uygulamaya çalıştığını anlatmıştır.

Bilimsel düşünce, yanlışlanarak gidilir ve bilimsel düşünceye sahip insanlarda ego ve kompleks olmaz. Doğru veriler ve kaynaklarla gelindiğinde, bilimsel düşünceye sahip insanlar bunu kabul eder. Koskoca bilim teorileri yanlışlanmış ve bilim adamları, onlarca yıl yaptıkları çalışmalar yanlışlandığında doğrusunu kabul ederek devam etmiştir.

Bilimsel düşüncenin en önemli yanı budur.

İyi sanatçılarda da bilimsel düşünce vardır. Celal ŞENGÖR anlatıyor 17:

Büyük kitabında Ekrem bey (Akurgal) diyor ki, Mısır medeniyeti diyoruz, değil bir kültür; Mısır’da resimlere bak, (sabit bir duruş yapıyor) ulan 2 bin sene bu, başka bir şey yok (sabitlikten bahsediyor). Bütün sahne oyunları monolog. Dialog yok. Yunan’a bir geçiyor bunlar, 1 nesil içerisinde disk atan adam, atlet. Anatomik olarak her tarafı doğru. Ölen İskit savaşçısı, herifin yarası bile doğru. Gözlem vardır orada.

Doğan Kuban bir gün bana dedi ki, resim ve heykel yapmayan toplum, bilim üretemez. Çünkü tenkidi olarak bakmayı öğrenemiyorsun. Şimdi ben Ali hocanın portresini yapacağım. E kardeşim, Ali hocaya çok iyi bakmam lazım.

**

Bakın koldaki serçe parmak açılınca harekete geçen kası dahi eserine ekleyebilen Mikelanjelo (Michelangelo) ve Mısır heykellerini karşılaştırın.

Sanatsal Kişiliğinin Önemi

Sürekli klasik müzik dinleyen birisi değilim. İlber Ortaylı, “klasik müzik sevmeseniz bile bilmek zorundasınız” diyor. Sevdiğim eserler var. Fakat ailemden kaynaklı olarak müzikle büyüdüm. Dayım 6 yaşında müzik aleti çalmaya başladı, konservatuvar mezunu. Annem üniversitede koroda eser seslendiriyordu, babam ve amcam da yine müzik aleti çalıyorlardı. Müzik konusunda yüksek bilgimin olmadığını düşünürdüm, askerliği yaparken yanlış düşündüğümü ve sanatsal bakış açısının önemini anladım.

Sanat, sadece garip ve anlam veremediğiniz tablolar ve klasik müzik değil. Yukarıdaki heykellerde görünen “eleştirel bakış açısı” ve Cemil İPEKÇİ’nin “sağlam temellere dayanan” sanat eseridir.

Bakın sanatçı tarafınız olmazsa neler oluyor:

 

Salt İyi ve Salt Kötü Yok

İyi bir insan, iyi bir niyetle bir şeylere başlayıp, sonunda rezil işler yapabilir. Yaptığımız işlerin başarısı ve sonuçları; görgümüz, kültürümüz, deneyimlerimiz, aklımız, sanatsal ruhumuz ve yazı boyunca saydığım değerler ile birlikte ortaya çıkar. Bu nedenle her sanatçı, eserlerinde kendinden parça bırakır.

İktidara gelenler veya şirket yönetimine gelenler, mükemmel işler yapmak isteyebilir. Fakat “iyi” gördükleri kişiler, amaçlar ve olaylar; tarih bilgisindeki yoksunluklar, bilimsel düşünceye sahip olmamaları, sorun çözme becerilerinin gelişememesi, sanatsal kişiliklerinin olmaması, egoları ve kompleksleri gibi çeşitli nedenlerden dolayı rezil bir halde olabilir. En kötüsü de destekçilerinin ve kendilerinin bunu görmemesidir.

4 işlem öğrendiği için matematiği 4 işlem olarak gören insana integrali anlatamazsınız. Siz integral ve nicesini bildiğiniz için matematikte uzman olmadığınızı düşünürken, sadece 4 işlem bilenler; matematiğin dehası olduğunu düşünecektir.

Bu nedenle hayatta en sevdiğim an; kendimle ilgili bir yanlışı, hayatımla ilgili bir sorunu fark ettiğim andır. Onlarca yıl fark etmediğim b ir sorunu fark etmekle ilk adım atılmış oluyor. Gerisi gelir. Ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı biliyorsanız gerisi gelecektir. İlerlemek, ancak sorunları fark etmek ile mümkün..

 

Sonuç

Atatürk’ün müthiş dehasını gördünüz. Atatürk’ün dehasının bilimsel düşünce, sanatsal bakış açısı, farklı kültürleri görmesi (ve Balkan kültürüne sahip olması) gibi çeşitli yetilerle ortaya çıktığını size anlatmak istedim.

Türkiye’yi aldığında insan gücü, para, üretim ve hatta doğru düzgün tarım ve hayvancılık yoktu. Doktor, öğretmen, okul yok. Oradan bu günlere geldik. Türkiye kendi kendine yeten ülke idi. Petrole bağımlılığı azaltmak için biyoyakıta yönelmişti. Şimdi, buğday ve enerjide dışa bağımlıyız.

Bu milletin köklü tarihi ve kültürü var. Tarihte büyük başarıları var, önemli liderlere de sahip. Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk’e baktığımızda, bir yol göreceksiniz. O yol ise tamamen boş bir milliyetçilik değil de; kendi kültürümüze, tarihimize, dilimize sahip çıkarak, evrensel değerler, Atatürk’ün dediği gibi ilim (bilim) ve fen (matematik, kimya, biyoloji, fizik), sanat ve spor gibi önemli kavramlarla pekiştirerek ilerlemektir. Milletimiz bunu başaracak düzeydedir. Fakat bugün, Doğu Ekspresini getirdikleri hâli görüyoruz. Gençlerin, kendi ülkesinde dolaşmasını istemeyen bir zihniyetle ileriye doğru bir adım atmak mümkün değildir.

Tekrar başaracağız. Başarının anahtarı da Atatürkçülükten geçiyor.

 

Kaynaklar

1. Kaynak Tarih (kaynaktarih) (2022, Mart 15). Atatürk’ün, “Her fabrika bir kaledir” diyerek 9 Ekim 1937’de açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası ve 2002’de Azra Akın’ın dünya güzeli seçildiğinde giydiği elbise… (tweet). Twitter. https://twitter.com/kaynaktarih/status/1503829995961077769?s=20&t=vdNScSRSq_GOraFb4bLKUg

2. Bursa Hayat (2019, Şubat 12). Yıllar sonra itiraf etti! Azra bana geldi…. https://www.bursahayat.com.tr/magazin/yillar-sonra-itiraf-etti-azra-bana-geldi-208704

3. Sümeyra DUĞAN (2020, Mayıs 18). Nazilli’den Dünya’ya Bir ‘Basma-Fistan’ Hikâyesi… Kent Yaşam Gazetesi. https://www.yasamgazetesi.com.tr/ozel-haber/nazilli-den-dunyaya-bir-basma-fistan-hikyesi-h214016.html

4. Yılmaz ÖZDİL (2017, Mart 17). Dikili ağaç. https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/dikili-agac-1739383/

5. Ercan DOLAPÇI (2015, Eylül 28). Rize’ye çayı Atatürk getirdi. https://www.aydinpost.com/rizeye-cayi-ataturk-getirdi-makale,816.html

6. Tarım Kütüphanesi. Turunçgil çeşitleri. http://www.tarimkutuphanesi.com/turuncgil_cesitleri_00642.html

7. Atatürk Ansiklopedisi. Atatürk Döneminde İmzalanan Türk-Sovyet Ticaret Anlaşmaları. https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ataturk-doneminde-imzalanan-turk-sovyet-ticaret-anlasmalari/

8. Ayşe HÜR (2016, Şubat 21). Bir asırlık dostlar: Türkiye-SSCB/Rusya. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/bir-asirlik-dostlar-turkiye-sscb-rusya-1514670/

9. Yılmaz ÖZDİL (2015, Aralık 9). Domates portakal. Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/domates-portakal-1004562/

10. Yılmaz ÖZDİL (2016, Ocak 23). İki Mustafa… Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/iki-mustafa-1054142/

11. Sunay AKIN (2018, Kasım 9), Aslanlı Yol – Anıtkabir ve Kültür Köklerimiz (video). Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=BrJrfBqnjHM

12. Mustafa Kemalim. Bulgar Operası ve Mustafa Kemal. https://mustafakemalim.com/bulgar-operasi-ve-mustafa-kemal/

13. Konya Belediyesi. Mesnevi’den Örnekler. https://www.konya.bel.tr/bldfoto/m/mevlana/eserleri/mesnevi_ornekler.html

14. Countries by IQ – Average IQ by Country 2022. https://brainstats.com/en/average-iq

15. Dr. Erdem BEKAROĞLU. Bilimsel Düşünce ve Özellikleri. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü, COG 129 Bilimsel Araştırma Yöntemleri. https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/88146/mod_resource/content/1/COG129.Hafta%203.Bilimsel%20Dusunce%20ve%20Ozellikleri.pdf

16. Haber Türk (2017, Kasım 13). Teke Tek Özel – 12 Kasım 2017 (Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Celal Şengör) (video). Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=nWR_VVk9waw

17. BilimNeDiyor (2021, Aralık 22). Doğu ve Batı Medeniyetleri – Doğu Neden Geri Kaldı – Celal Şengör Anlatıyor #bilim #sanat (video). Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=qTzMmG4XS4w

Son Değişiklik: 17/03/2022 - 16:57