Ortalama okuma süresi: 9 dakika

Andıç: video en alttadır

Yarın 19 Mayıs. Kurtuluş Savaşı ve milli mücadelerinin başlangıcının 100. yılı. Fakat neden Çanakkale’den başladım? Kurtuluş Savaşı’na geleceğim ama önce Çanakkale’yi anlatmam gerek.

Maalesef ülkemizdeki her politik kesim, tarihi bölüp parçalayıp, sahiplenmekte. Tıpkı sömürgeci kuvvetlerin yani İngiliz, Fransız ve İtalyanlar başta olmak üzere diğerlerinin; işgal süresinde ülkemizde, Hatay’da, Kıbrıs’ta ve diğer sömürgelerinde yaptıkları ve hâlâ yapmaya çalıştıkları gibi, milletin ortak tarihini parçalamakta ve milli mücadele kahramanlarını aşağılamakta.

Muhafazakâr kesim Çanakkale’ye kadar olan tarihi alıyor, maalesef bazı Atatürkçüler ise Kurtuluş Savaşı’ndan sonrasını alıyor. Oysa tarihimiz birdir. Fatih Sultan Mehmet’in aldığı İstanbul’u, Atatürk tekrar işgalden kurtarmıştır en basitinden.

Bu şekilde tarihe bakarsak; yani tarihi olayları bölmek yerine, bir bütün halinde ve “bilim dalı” olduğunu unutmadan incelersek karşımıza çok ilginç şeyler çıkacak.

Sunay Akın’ın kanalından (kanal çok güzel, takip edin):

 

Tarih, 28 Mayıs 1915. Çanakkale Boğazı’ndaki mayınların arasından geçerek Marmara denizine çıkmayı başaran İngiliz E-11 denizaltısının periskopundan görünen bir Türk vapurudur. Kaptan Nasmith’in gördüğü vapur, suyun altındaki tehlikeden habersiz; Silivri açıklarında seyretmektedir. İngiliz komutan kararlıdır. Vapurun gitmek istediği limana varmasına engel olacak, torpilleyerek batıracaktır. Denizaltı, takip ettiği vapura sessizce yaklaşır. Atış sahasına girdiğinde, Yüzbaşı Nasmith atış emrini verir. Vapurun güvertesindekiler yaklaşmakta olan torpidoyu gördüklerinde artık çok geçtir. Vurulan vapur ağır ağır sulara gömülür. Çanakkale’ye yardım götüren o vapur, battığı yerden çıkartılarak Haliç’e taşınır ve tamir edilir. Vapurun adı, “BANDIRMA”dır. Ve 16 Mayıs 1919’da Bandırma, Kız Kulesinin açıklarında, bir milleti batmaktan kurtaracak olan yolcularını beklemektedir (devamı videoda)…

**

Gördüğünüz üzere Türkiye Cumhuriyeti ve temelleri; Osmanlı İmparatorluğundan bağımsız, apayrı bir şey değildir. Olmaz, olamaz. Millet, aynı millettir. Rejim modernleşmiştir. Atatürk ise halkına “Türk” olduğunu tekrar hatırlatmıştır. Videoda eklediğim üzere Bayram Er’in dediği gibi, “Çanakkale, Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözüdür”.

 

Çanakkale’nin Değeri

2015 yılının Aralık ayında, “Atatürk ve biyoyakıt(biyodizel)” başlıklı konu yazmış ve Atatürkçü Düşünce Kulübü’nün (DAÜ) seminerinde Metin Erdoğan’ın geldiğini; Yalova’daki “Yürüyen Köşk” (ağaç dalı kesilmesin diye kaydırılan köşk) için çalışmalar yaptığını kısaca söylemiştim. Aynı seminerde, Cumhuriyet’in ilk 5 yıllık kalkınma planında, “petrole olan bağımlılığı azaltmak için” biyoyakıt (ayçiçeği vb bitkilerden) uğraşı olduğunu ve Atatürk Orman Çiftliği’nde, Atatürk’ün üzerinde poz verdiği traktörün ve bir çok askeri aracın “biyoyakıt” ile çalıştığını anlatmıştım.

Buradaki “Yürüyen Köşek” sanıyorum 1997 yılına kadar (tam hatırlamamakla birlikte 1990’lı yılların sonuna kadar) unutulmuş. Bakılmamış, bakımsız kalmış. 1929’da tamamlanan köşkü umursamamışız! Taaa 1990’lı yılların sonuna kadar.

 

Ecnebi Baskısı

Sevr Antlaşması imzalandığında, sömürgeci güçler vatanı işgal ettiğinde; Çanakkale bölgesine özel ilgi göstermişler. O dönemde yapılan mezar ve anıtlar hâlâ kalmakla birlikte, kılıcın sapı gibi olan anıtları da o bölgeye dikmişler.

**

İngilizler ilginç bir millet. Böyle çok medeni falan görünürler. Saygılı, “İngiliz beyefendisi” gibi görünürler; fakat sömürdükleri ülkelerin neredeyse tamamında sorun vardır (Kıbrıs’tan Hindistan’a, Filistin’den Irak’a…). Gerçi medeniyetin Türkçe’sini söyleysek, ÇAĞDAŞLIK olur. Çağdaş, yani çağın gerekliliklerini kullanabilen. Günümüzde uluslararası alanda nasıl güç sağlayacaksın? Diplomasi, uluslararası hukuk, teknoloji… Bunlar ve dahasında iyi olmak zorundasın. İngilizler bunu başarmış. Bunları kullanarak, sömürmüşler. Gelip, Türkiye’ye bu anıtları dikmişler örneğin.

Biz ise biraz duygusal milletiz. Kanun, kural, diplomasi, nezaket falan biraz umursamayız. Bu anıtları gördüğünde, turdaki bazı insanlar “yıksak şimdi savaş çıkar” falan diyordu. Evet toprağa saplanmış kılıç şeklinde bir yapısı var ve “lest we foget” , tam çevirisini açıklamak zor ama şehitlerimizi ve savaşı unutma veya daha güzel çevirisiyle “eğer unutursak” gibi bir anlamı var.

İngilizlerin çadırlarımızı bombalaması, savaş kurallarını hiçe sayarak uçaktan askerlerimizin ayağına batacak özel çivileri atması ve nicesi zaten İngilizlerin yüzünü göstermektedir. Bugün Amerika’nın dışişleri politikası, büyük ölçüde İngiltere’nin kontrolündedir. Daha önce defalarca yazdım; uluslararası davalarda ve antlaşmalarda İNGİLTERE’DEN PROFESÖR GETİRİYORUZ! Hani hem uluslararası hukuk eğitimini, hem uluslararası politikada durumumuzu hem de İngiltere’nin konumunu anlayabilirsiniz.

 

Atatürk’ün Emri: Çanakkale Abidesi

Atatürk, bölgeyi gezerken halkın Fransız ve İngiliz anıtlarından rahatsızlığını dile getirmesi üzerine; bir anıt tasarlar. Fakat ömrü ne temelini görmeye ne de bitişini görmeye yetmez. İsmet İnönü, çalışma ve plan/projeyi başlatır. 1954’te yapımına başlanır, 1960’ta biter. 42 metrelik bir anıttır.

Anıtın orjinal planı biraz daha farklıdır :

 

Unutulan Çanakkale

Çanakkale bölgesi sivile kapalıydı. 1950’lerin başında, NATO’ya da girdikten sonra, Çanakkale’deki toplar; İngilizlerin de baskısıyla İtalyanlara satılmıştır. Daha önce de boğaz trafiğine engel teşkil ettikleri için batan gemilerin çıkartılması ile ilgili ihaleler 1928 yılında İtalyan şirketlere verilmiş fakat İtalyan şirketin batması ve çeşitli durumlar nedeniyle ertelenmiş fakat 1953-54’ten sonra bırakın batık gemileri, İngilizlerin baskısıyla Seyit Onbaşı’nın da olduğu tabyalardaki toplar dahi hurda niyetine satılmış, yıllar sonra tekrar bulunup, getirilip birleştirilmiştir.

TARİH BİLİNCİMİZ BU KADAR!

**

4 yıldır bu blog üzerinden Türkiye’nin sömürge olduğunu; tarihine, diline, kültürüne sahip çıkmayan bir milletin sömürgeleşeceğini ve ecnebilerin sömürgelerine zorla yaptıkları şeyleri, bizim gönüllü olarak yaptığımızı anlatıyordum. İşte “aksiyon alırken, meetingleri set ederken”; İslam adı altında Araplaşıp, çağdaşlık ve batılılık adı altında yozlaşırken başımıza bunlar gelir.

O Çanakkale ne haldeymiş, ne olmuş biraz daha bakalım:

 

Uğur Dündar’ın Çanakkale Çabası

Küçüklüğü Çanakkale’de geçen Uğur Dündar, Arena programını Çanakkale’de yaparken, isyan ediyor. İngiliz, Fransız, Anzak, Avusturalyalı askerlerin mezarları bakımlı; çiçek var, taşları var… Bizimkilerde ise doğru düzgün tahta bile yok! Şöyle anlatıyor Uğur Dündar [1]:

Evet belki şaşıracaksınız ama, biz oradayken henüz ne bir şehitlik yapılmış, ne de kahramanların anısına bir anıt dikilmişti!

Zaferi biz kazanmıştık ama bu destanın şanına yaraşır bir anıtı oraya dikememiştik!

Oysa Çanakkale Şehitleri Abidesi için 1944 yılında bir proje yarışması düzenlenmiş, Mimar Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Mühendis Ertuğrul Barla’nın imzalarını taşıyan eser birinciliği kazanmıştı.

Temeli yarışmadan 10 yıl sonra, 1954 yılında atılabilen projenin, Çanakkale’den ayrıldığımız 1957’ye kadar sadece inşaat iskelesi kurulabilmişti!

Abidenin beton dört ayağı ve çatısı, Milliyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni, basın şehidi Abdi İpekçi’nin açtığı kampanyada toplanan paralarla 1960 yılında tamamlandı.

Ve ne yazık ki, o tarihten sonra kaderiyle baş başa bırakıldı!

Taa 1995 yılına kadar

***

Çanakkale’de yayımlanan Olay Gazetesi’nin sahibi Aynur Narler’in, Abide’nin hazin durumunu haber vermesi üzerine, o yıl mart ayında, projenin müelliflerinden Prof. Doğan Erginbaş’la birlikte Çanakkale’nin yolunu tutuk.

Beton ayaklar ve su sızıntılarının derin çatlaklar oluşturduğu çatıdan ibaret Abide’yi görünce, yüreğim sızladı.

İhmal öylesine boyutlara ulaşmıştı ki, bu anıtın niçin dikildiğini anlatan bir tabelanın konulması bile unutulmuştu! Projenin yüzde 90’ı eksikti! Abide acilen el atılmayı bekliyordu.

Savaşın üzerinden 80 yıl geçmiş olmasına karşın, destanı yazan kahramanların anısına 3-4 trilyon (bugünün parasıyla milyon) lirayı harcamayı çok gören yönetimlerin eseri olan bu acıklı resmi, ARENA’da ekrana getirdik…

* * *

Yayından sonra, dönemin Kültür Bakanlığı Müsteşarı, değerli bilim adamı Prof. Dr. Emre Kongar, Abide rölyeflerinin bakanlıkça yapılacağı ve bu amaçla bir yarışma açılacağı müjdesini verdi.

Prof. Haluk Şahin, Arena ekibini temsilen yarışma jürisinde yer aldı.

Ancak araya Refahyol iktidarı girince proje Kültür Bakanı İsmail Kahraman tarafından askıya alındı.

Refahyol sonrasında oluşan koalisyon hükümetinin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın desteği ve İstanbul Borsası Başkanı Osman Birsen’in maddi katkılarıyla Heykeltıraş Prof. Ferit Özşen, bugün ziyaretçilerin hayranlıkla seyrettiği ayaklardaki savaş sahnelerini yansıtan granit kabartmaları yaptı.

* * *

Abide AKP iktidarında tamamlanarak 18 Mart 2005’de Başbakan Erdoğan tarafından görkemli bir törenle açıldı.

Ancak büyük eksikliklerle…

Örneğin projeye göre; ayakların sağında durması gereken Mehmetçik anıtı yoktu! Ayrıca Abide güzergahındaki gül bahçesinin sağında Çanakkale Savaşları’nı, sol tarafında da Kurtuluş Savaşı’nı sembolize eden rölyefler yapılmamıştı! Yürüyüş yolunun başındaki sağlı sollu iki arslan rölyefi de unutulanlar arasındaydı. En hazini ise projede yer almasına karşın Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun geceyi ve denizi resmettiği pano da tavanda yer almıyordu!.. Hazin diyorum, zira merhum Eyüboğlu’nun dünya çapında saygın ödüller kazanan o muhteşem eseri, Abide’nin kaderiyle baş başa bırakıldığı yıllarda, İstanbul Şişli‘deki İETT garajının kafeteryasının duvarına yapıştırılmış, oraya AVM inşa edilirken de yıkıntılar arasında yok olup gitmişti!

Heykellerin çoğu granit, mermer veya bronz yerine, plastik malzemeyle üretilmişti!

Abide’nin altındaki Çanakkale Savaşları Müzesi ise, izolasyon sorununun çözülememesi nedeniyle hâlâ yapılabilmiş değil. Çanakkale’den gelen haberlere göre; bir ara müze yerine mescid yapılması da düşünülmüş, ancak eser sahibi Doğan Erginbaş’ın karşı çıkması üzerine vazgeçilmiş!

**

Savaşı kazanıyoruz, büyük bir destan yazıyoruz. Sonrasında becayiş, Balkan göçmenlerini Atatürk getirip bu bölgeye yerleştiriyor. Şimdiki gibi ağaçlık, yeşil falan değil. Balkan insanı çalışkandır, eker, biçer, yeşertir diyor. Gelen göçmenler hemen durumu söylüyor; “burada tarım imkansız, toprağın altı 5-6 santim metal”. Nasıl metal olabilir? Metrekareye 6 bin mermi düşen bir yerden bahsediyoruz. Mermilerin havada çarpıştığı bir yer (hayır bir iki tane olay değil, böylesi yüzlerce, binlerce mermi var).

Atatürk, anıt projesini yapıyor. Bunca işin gücün arasında bunlarla uğraşıyor, önem veriyor. Fakat nasıl ki biyoyakıt Atatürk’ten sonra bitirildi, nasıl ki Atatürk’ün hayali olan “Etimesgut uçak fabrikası” yapıldı, 200 uçak üretildi, yurt dışına satıldı ama bitirildi; Çanakkale’de de birileri, “fişi çekti”. 1995 yılına kadar Çanakkale tıpkı diğer değerini bilmediğimiz tarihi yerlerimiz gibi yıprandı, rezil halde bırakıldı.

1995 yılından sonra bazı şeyler ivme kazandı, 2000’li yılların başından sonra, özellikle son dönemde AKP’nin ağırlığı mevcut. Tabi bazı sorunlar olsa da, AKP’nin o bölgede yaptığı şeyleri görüyorum. 3. kez gittim, bundan önce abidenin olduğu yerde AKP otobüslerle gelip, partililere mangal yapmış; altında kimse olmasa da mezar olarak görülen yerlerin üzerinde çocuklar tepiniyor, mangallar yanıyordu. Böyle sıkıntılar da var. Buna rağmen, orada bir şeyler yapılmaya başlandı. Uğur Dündar, dönemin bakanları, sonraki dönemde gelenler sayesinde.

Bir Türk genci olarak vicdanım sızladı tabi ki…

Kurtuluş Savaşı konusunda, o bölgelerin bir bölümünü gezdim, yine yeterince çalışma yok. Sahip çıkamıyoruz tarihimize. Bu kadar kötü, bu kadar bilinçsiz bir toplum olamaz. Bizim tarihimizin 100’de 1’i tarihi olmayan milletlere ağzımız sulanarak bakıyoruz. Kendi kültürümüz, dilimiz, tarihimiz yerine; onların kısıtlı ama propaganda ile tekrarladıkları tarihlerini, kültürlerini, dillerini benimsiyoruz. Bu, büyük bir ayıptır!

 

Kurtuluş Savaşı

Çanakkale, Çanakkale Savaşı, tarihe bakış açımız böyleyken; tabi ki bazı deli raporlu manyaklar tarihi çarpıtacak. Tabi ki tarihimizi unutturmak, değiştirmek isteyenler olacak. Tabi ki “Yunan galip gelseydi” diyenler, dönemin “İngiliz severler cemiyetine” katılan tiplerin, bugün devam eden zihniyeti; Türk tarihini değiştirmek, Türk tarihi kahramanlarını küçümseyip, hakaret etmek istiyor. Fakat hayat ilginçtir; Atatürk’e, silah arkadaşlarına hain diyenler, başarılarını küçümseyenler, çok yakında Türk tarihinin en büyük haini olarak anılacak. Çünkü artık söyledikleri ve yaptıkları her şey internette! Yüzyıllar geçse dahi, bu şeref yoksunu zihniyeti izleyen yeni nesil Türk gençleri; Atatürk’ün değerini anlarken, Atatürk’e saldıranların; özünde Türk düşmanı olduğu ve Türk düşmanı günümüz sömürgeci güçleri tarafından desteklendiğini de görecek!

Tarihimiz, kültürümüz, dilimiz, bayrağımız bir. Ülkemiz bir. Bölünmesine, parçalanmasına, küçümsenmesine, hakaret edilmesine İZİN VERMEYECEĞİZ!

**

Blog üzerinden hep 2030’da yeni ve gleecek yüzyıllara örnek olacak bir hareketle, yeni bir parti kuracağımı söylüyorum. Bunu istiyorum. Türkiye’yi birleştirmek, bütünleştirmek; model ülke haline getirip, yüzyıllar boyunca yıkılmadan kalmasını ve başkalarına da örnek olmasını istiyorum. Bu sayede dünyanın en sorunlu bölgeleri olan Orta Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika gibi çevre bölgelere de istikrar getirebiliriz. Fakat insanlar umutsuz idi. Ben bir olay ile umutlanacak ve bir olay, bir söz, bir insan ile umutsuzluğa düşecekte değilim. Benim umudum tam idi. Şimdi İmamoğlu ile bir çoğunuz umutlandı. Bir söz, bir insan, bir olay sizi umutlandırmaya ve umutsuzluğa itmeye yetebiliyor. Fakat benim umudum her zaman var. Nutuk’u okuyunuz, ATatürk’ün fikirleri, düşünceleri, yapmak istedikleri ve yaptıklarını iyi analiz ediniz. Büyük liderlerin ve büyük insanların biyografilerini okuyunuz. Fakat hepsinden öte, Türk tarihini ve Türk kültürünü iyi araştırın, iyi öğrenin. Bu sayede her zaman umutlu kalacaksınız.

 

19 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ve Atatürk’ün Arkadaşları

Bandırma Vapuru’nda Atatürk ile birlikte 48 kişi var deniyor. Sizce bu 48 kişiden kaç tanesi Atatürk’ün başaracağına inanıyordu? Atatürk, tüm fikirlerini anlatmadı tabi ki. Saltanatın kalkacağı, halifeliğin kaldırılacağı, Cumhuriyetin getirileceği, laikliğin uygulanacağı, yeni alfabe… Bunları anlatamazdı. Öyle ki, 1920’de Millet Meclisi açılmasına rağmen, ilan 1923’te, ancak 3 yıl sonra olmuştur. 1- savaşın bitişi, 2- daha da önemlisi halkın meclis ve milli iradeye alışabilmesi…

Diyeceksiniz ki, “hadi canım, Atatürk’e güvenenler olacak, inanalar olacak, yoksa nasıl kurtulacaktı?”. Tabi ki Atatürk’e güvendiler, inandılar. Atatürk’te deha idi. Fakat bunları yaparken her şeyi söylemedi, çünkü henüz hazır değildiler. Kurtuluş ve Cumhuriyet dizilerini izleyiniz (6’şar bölümlük, Turgut Özakman’ın ve bir çok önemli ismin imzasının bulunduğu müthiş şaheserler).

Mazhar Müfit’in anısıyla yazıyı bitirmek istiyorum. Belki ne dediğim daha anlaşılır olacaktır:

Mazhar Müfit Kansu anlattığı bir hikaye, Atatürk’ün vizyonunu ve Cumhuriyetin ilanı öncesi günleri çok iyi anlatıyor…

Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:

“Mazhar not defterin yanında mı?”
“Hayır paşam.”
“Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.”

Mazhar Müfit Kansu’nun aşağıya gidip elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra: “Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Kalem Mahsus Müdürü Süreyya bileceksiniz, şartım bu…”

Paşa’nın şartı kabul edildi.

Atatürk “Öyleyse tarih koy” dedi.

28 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.

“Pekâlâ, yaz” diyerek devam etti. “Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır… Bu bir.
İki Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.
Üç Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bu anda kalem Kansu’nun elinden düşüverdi. Mustafa Kemal’in yüzüne baktı. O da onun yüzüne bakıyordu.
Bu, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı.
Kansu, Gazi Paşa ile zaman zaman senli benli konuşurdu. “Neden duraksadın?” dedi. “Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” diye cevapladı Kansu.

Atatürk güldü…

“Bunu zaman gösterir, sen yaz” dedi. “dört Latin harflerini kabul etmek.” “Paşam yeter, yeter…” dedi Mazhar Bey. Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile: “Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter” dedi…

Daha sonrasını Kansu’nun cümleleriyle dinleyelim…

Defterimi kapattım. “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşça kalın” dedim. Yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. O anda olayların beni nasıl aldattığını ve Mustafa Kemal’i doğruladığını ve Mustafa Kemal’in beni nasıl bir cümle ile yıllar sonra susturduğunu tarih önünde açıklamalıyım…

Aradan yıllar geçmişti…

Çankaya’da akşam yemeklerinde birkaç defa: “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum’da şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders daha verdi.

Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’ndan dönüyordu. Ankara’ya geldiği zaman da otomobille eski meclis binası önünden geçiyordu. Ben de kapı önünde bulunuyordum.. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:

“Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?”

 

 

Biz Ülkü ve İnanç Dolu Kafa Götürüyoruz

19 MAYIS 1919’DA BANDIRMA, BOĞAZDAN ÇIKMADAN İŞGAL ASKERLERİNCE DURDURULUR. VAPURA ÇIKAN ASKERLER SİLAH, CEPHANE ARARKEN; MUSTAFA KEMAL, YANINDAKİ ASKERLERE ŞÖYLE SÖYLER:

“BUNLAR BÖYLEDİR İŞTE!
YALNIZ DEMİR, ÇELİK, SİLAHA DAYANIRLAR.
BİZ, SİLAH VE CEPHANE DEĞİL; ÜLKÜ VE İNANÇ DOLU BİR KAFA GÖTÜRÜYORUZ.”

 

 

 

Kaynaklar:

[1] Dündar, Uğur. Uğur Dündar, Çanakkale Şehitleri Abidesi’nin hazin öyküsünü yazdı (23 Nisan 2015). Odatv. Erişim tarihi: 19 Mayıs 2019, https://odatv.com/o-abdidenin-aci-oykusu-2304151200.html

Tarihi ayıbı Arena sona erdirdi. İnternet haber. Erişim tarihi: 19 Mayıs 2019, https://www.internethaber.com/tarihi-ayibi-arena-sona-erdirdi-1063274h.htm

Son Değişiklik: 25/10/2019 - 14:11